Çocuk! De ki: Yenileceksiniz ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz

Çocuk! De ki...
Çocuk! De ki...

Ve hikâye şöyle devam edecek: Tarihin görüp görebileceği en büyük soykırım girişiminden sağ salim kurtulmayı başarabilmiş bu dört yaralı yüreğin, bu dört yorgun bedenin dillerinde bundan sonra tek bir ayet olacak: ‘Kul lillezine keferû se tuglebûne ve tuhşerûne ila cehennem.’

Kızın adı Meryem. İki ay sonra 8 yaşına girecek. Babası, ilk ço­cuğunun kız olması için Allah’a yalvarıp bir adak da adamış. ‘Yavrum kız olursa Sana bir koyun borcum olsun Allah’ım’ demiş.

Meryem’in doğduğunun haftasında da yatırıp kesmiş kurbanı. Meryem’in babası, namı meşhur Halep ayakkabıcılarından bi­rinde kalfa olarak çalışıyormuş savaştan önce. Aslında ustalığı dillere destan elbette, lakin kendisini yetiştiren usta mesleği bırakmadan ‘usta’ namıyla anılamayacağı için hala kalfa.

Meryem, Halep’e ilk bombalar düşmeden 3 yıl önce doğmuş. Hayatının ilk üç yılını hatırlamıyor doğal olarak. Ancak hatırlasa babasının onu kucağına alıp Halep kalesine götürdüğünü, ardın­dan Halep çarşısında üzerine dondurma da koyulan o muhteşem kadayıftan yedirdiğini anımsayacak.

Meryem, uçak sesi duyduğunda ne yapması gerektiğini iyice ez­berlemiş. Bombardıman yüzünden harabeye dönmüş evlerinin duvar dibine koşup boylu boyunca yatıyor ve Kelime-i Şehadet getiriyor.

Hatırlasa babasının paraya kıyıp onu ve annesini bir pazar günü Gaziantep’e götürdüğünü de anımsayacak. Oradaki kocaman parklarda salıncaklarda sallandığını, kaydıraklardan kaydığını, bir elini annesinin eline, diğer elini babasının eline verip kendisine ‘uçtuuçtu’ yaptırdığını da anımsayacak. Mutluluktan uçtuğunu yani… Ancak Meryem’in uçmakla ilgili olarak hatırladığı ilk şey, evlerinin üzerinde alçak­tan uçan uçaklar.

Meryem, uçak sesi duyduğunda ne yapması gerektiğini iyice ez­berlemiş. Bombardıman yüzünden harabeye dönmüş evlerinin duvar dibine koşup boylu boyunca yatıyor ve Kelime-i Şehadet getiriyor. Bir de, sokakta yürürken durmadan gökyüzüne bakıyor Meryem. Hayır. Turgut Uyar’ın dizesinden elbette haberi yok. ‘Uçak geliyor mu’, ‘üzerimize bomba yağacak mı’ korkusunun yol açtığı bir fobi yüzünden.

Meryem’in babası aslında defalarca Halep’ten çıkıp Türkiye’ye gelecek fırsatı yakalamış; ancak şehrini bırakmak içine sinme­miş. Abdülkadir Salih’in kurduğu Liva’üt Tevhid’in bir üyesi ol­muş. 2013 yılının kasım ayında, Salih’in şehadetinden 3 gün önce o da vurulup düşmüş. Meryem, annesiyle kalakalmış Halep’te.

Erkek çocuğunun adı Ömer… 3 yaşında. Meryem’in babasının şehit olduğu günden bir hafta önce, Meryemlerin evinin hemen yanındaki evde doğmuş. Babası Halep’te taksicilik yapıyormuş savaştan önce. Ömer’in birinci yaş gününde bir bombardımanda hayatını kaybetmiş o da.

Hal böyle olunca, birer çocuğu olan iki komşu kadın, aynı çatı altında kalmaya, sıkıntılı bir kaderi birlikte yaşamaya başlamışlar.

En önemli sorun bombalar değilmiş iki anne için de. En önemli sorun, çocuklarının o gece tok uyumasıy­mış. İki annenin günde hazırladık­ları tek öğün yemek önce kuru ekmeğe, ardından iki günde bir çimen çorbasına, ardından iki günde bir su çorbasına kadar gerilemiş. Su çorbası ya… Ne sandınız? Elde olan ekmeği su dolu bir tencereye doğrayıp ısıtınca oluyor size su çorbası. Biraz baha­ratınız yahut ununuz ya da salçanız varsa ziyafet var demektir.

Meryem, Halep’e ilk bombalar düşmeden 3 yıl önce doğmuş.
Meryem, Halep’e ilk bombalar düşmeden 3 yıl önce doğmuş.

İki şeyle hayata tutunmuş iki kadın. İlki elbette evlatları… İkincisi ise ya Türkiye’den ya da Halep içindeki direnişçilerden arada bir gelebilen yardımlar.

2016’ının aralık ayında başlayan soykırım girişiminde hayatta kalabilmeleri ise neredeyse küçük bir mucize sayılabilir. Azmış, azıtmış rejim askerlerinden ve azgınlıkta onlara bile rahmet okutacak Şii milislerin elinden kurtulabilmek için 3 gün boyunca yıkılmış bir duvarın bir başka duvarın üzerine devrilerek oluştur­duğu küçücük bir oyukta beklemişler.

  • Aslında yaşamayı değil, öl­meyi beklemişler. Bir bomba, ‘acaba şurada birileri var mı’ diyen meraklı bir asker sonları olurmuş. Ama olmamış. Saklandıkları oyuğa ne bir bomba isabet etmiş ne de bir milis uğramış.

İşte şimdi, bu gördüğünüz fotoğrafın görmediğiniz tarafında iki kadın, yıkıntıların arasından buldukları bir el arabasına doldur­muşlar ellerinde kalan her şeyi. Ellerinde kalan her şey… Birkaç bohça eşya ve Meryem ve Ömer…

Hikâye şöyle devam edecek: İki günlük bekleyişin ardından Mer­yem, Ömer ve anneleri İdlib’e ulaşacak. Ömer, hayatında ilk kez çikolata yiyecek. Meryem’in yeni kıyafetleri olacak. İki anne 3 yıl sonra ilk defa o gece huzurlu bir uyku uyuyacaklar.

Ve hikâye şöyle devam edecek: Tarihin görüp görebileceği en büyük soykırım girişiminden sağ salim kurtulmayı başarabilmiş bu dört yaralı yüreğin, bu dört yorgun bedenin dillerinde bundan sonra tek bir ayet olacak: ‘Kul lillezine keferû se tuglebûne ve tuhşerûne ila cehennem.'