Çopur Oğlan'ın madalyası

Kâzım Paşa bu meseleden o kadar etkileniyor ve seviniyor ki bizim o korkak, işe yaramaz arkadaşı harp madalyasıyla ödüllendiriyor.
Kâzım Paşa bu meseleden o kadar etkileniyor ve seviniyor ki bizim o korkak, işe yaramaz arkadaşı harp madalyasıyla ödüllendiriyor.

Ben ümitli değildim ama bizim çopur oğlan bu değerli teklifi o an kabul edip hemen el bombalarını kuşandı. Bizim siperden çıkıp sürünerek aradaki ölülerin arasına bir karışması vardı ki görecektiniz. Arada bir mermilerden sakınarak kafasını kaldırıp düşman hattına sabırla ilerledi ve üstünde ne kadar bomba varsa hepsini de büyük isabetle fırlatıp yine aynı şekilde bizim sipere döndü.

“İki sene öncesiydi işte. Ahmet Nuri Paşa’nın 42. alayındayız. Çanakkale’ye yollandık. Demişler ki İngiliz gâvuru bastı geliyor, bütün neferimizi iki yanı deniz olan o dağlara yolladılar. Kerevizderesi dedikleri bir mıntıkayı tuttuk ki taşa pençelerini geçirmiş yırtıcı kuşlar gibiyiz alimallah. Bizi oradan söküp atacak top henüz gâvurun levazım listesine kaydolunmamış. Necdet Hafız ve ben Nuri Paşa’nın çadırı önünde iki üç günde bir mutlaka nöbet tutuyoruz, güvenilir adamlarız. Olan bitenden ilk evvel bizim haberimiz oluyor hâliyle. Nuri Paşa, Allah selamet versin, çok büyük kumandan. Bunca muharebeler gördüm onun kadar askerine güven veren az adam tanıdım. Ne diyordum? Evet, o sıra yukardan bir emir geldi ki hem okumaya haya etmekten hem bunu nasıl uygulayacağını düşünmekten iki gün uyku uyumadı bizim kumandan.

Malum, herkes anasından kahraman doğmuyor, insan zamanla çelikleşiyor ama bazısı da hepten tabansız çıkıyor canım. Misal bizim erattan son zamanlarda kendi tüfengiyle eline ayağına nişan alıp tetiği çekmekle kendini vuruldu göstererek cepheden yakayı kurtarıp rahat bölgelere gönderilmeyi tercih edenler türemeye başlamıştı. Bazılarına göz yumulsa da bunların sayısı artmaya başlayınca hepimizin maneviyatında bir bozulma hâsıl oldu. Neticenin bir felakete dönüşeceği malum olunduğundan kat’i bir emirle idam cezası uygulanması bildirilmişti kumandanlığa. Ahmet Nuri dediğimiz adam her ne kadar savaş meydanında bir korkusuz arslan olsa da kendi askerine karşı yufka yürekli idi. Bu emri uygulamayı bir türlü kendine yediremiyor ama mevcut durumun da daha kötüye gitmesine bir çare bulmak için çırpınıyordu.

Günün birinde çopur bir yeni yetmeyi kumandan çadırının kapısına getirdiler. İçeriye girip paşayı uyandırdım, hazırlanmasını bekledim dışarıda. Kısa zamanda anladık ki bu gariban da kendini elinin ayasından vurmuş, meğer revirdeki tabip efendinin de tersine gelmiş ki aleyhinde rapor düzenleyip cezalandırılmak üzere Nuri Paşanın huzuruna yollatmış. Kumandan ha dese, idamı icap ediyor neferin, şakası yok bu işin. Kederli gözlerini kısarak baktı, biraz düşündü ve bu askere nasihat etmeye karar verdi paşa. Ona, eğer iki siperin arasındaki ceset yığılı alanı vurulmadan geçip üzerindeki el bombalarını düşman tarafına fırlatmayı başarır ve gerisin geri bu tarafa dönerse affedeceğini söyledi. Hem böylece kardeş kurşunuyla vurulmak utancından kurtulacağını ve en azından düşman tarafından vurulup şeref kazanacağını telkin etti.

Ben ümitli değildim ama bizim çopur oğlan bu değerli teklifi o an kabul edip hemen el bombalarını kuşandı. Bizim siperden çıkıp sürünerek aradaki ölülerin arasına bir karışması vardı ki görecektiniz. Arada bir mermilerden sakınarak kafasını kaldırıp düşman hattına sabırla ilerledi ve üstünde ne kadar bomba varsa hepsini de büyük isabetle fırlatıp yine aynı şekilde bizim sipere döndü ki sevinçten ortalığı yıktı nefer. Büyük heyecana sebep olan bu vaka kısa zamanda tüm birliklere anlatılır olmuş sonraki günlerde. Tabi bizim korkak kahramanı daha zapt etmek ne mümkün, hemen her akşam karşı siperlere taarruz ediyor tek başına. Bu sayede kendini yaralayanların da büyük ölçüde önü alındı desem yeridir. Neyse, lafı çok uzattım kısa keseyim. Bizim Nuri Paşa meğer bu meseleyi daha da yukarılara iletip kardeşin kardeşe kurşun sıktırmasının önünü almak için bir yol düşünmüş.

Bir gün yanına birkaç adam alarak Kâzım Karabekir Paşa’ya varıp durumu anlatması bundandır. Kâzım Paşa da bu meseleden o kadar etkileniyor ve seviniyor ki bizim o korkak, işe yaramaz arkadaşı harp madalyasıyla ödüllendiriyor aynı gün. Böylesi birçok ufak hadise üst üste gelip öyle bir yekûn tuttu ve gurban olduğum Mevla da nasip kapısını ardına kadar Türk’e açtı da biz o rüzgârlı Çanakkale’yi düşmana bırakmadık. Kim ne derse desin ben ermeyen aklımla tam da böyle iman ettim…”