Dilim dilim dil

​Dilim dilim dil
​Dilim dilim dil

Canımı yakan ne biliyor musunuz; TDK internet sayfasındaki “sürekli olarak İngilizcenin baskısı altında tutulan Türkçe’nin” ifadesi. Devletin iki kallavi kurumu -ikisi de kültür ve dil ile alâkadar- böyle bir cümle kurmayı gerektirecek bir tehlike ve tespitte bulunuyor ama İngilizce dili bu ülkenin çocuklarına anne sütünü destekleyecek bir ek gıda niyetine, kreşlerde bebek yaşlarda verilmeye başlanıyor.

  • Peygamberimiz (sav): S.A kardeşim nasılsın, A.S ahi iyiyim, görüşürüz abi AEO. Ne bu rezalet ve kepazelik. Sallallahu aleyhi ve sellem, Selamun Aleyküm, Aleyküm Selam, Allaha Emanet Olunuz diye yazamıyor musunuz? Eliniz mi kırıldı? Parmaklarınız mı tutmuyor? Müslümanlığımızın bizi taşıdığı yer burası mı yahu?
TDK, internet sayfasında meseleyi şöyle izah etmiş. “2017 yılının Türk Dili Yılı olarak ilan edilmesiyle birlikte, Türkçenin doğru kullanılması, ülke sathında iş yeri ve mekân adlarında görülen yaygın kirliliğin önüne geçilmesi, Türkçesi varken gereksiz yere kullanılan kimi kelimelerin daha fazla yaygınlaşmasının engellenmesi, sosyal medyada kullanılan özensiz Türkçenin ortaya çıkardığı bir takım olumsuzlukların giderilmesi, sürekli olarak İngilizcenin baskısı altında tutulan Türkçenin yurt içinde ve yurt dışında bilim dili olarak kullanımının yaygınlaştırılması, kamuoyunda köklü bir dil bilincinin ve duyarlılığının oluşturulması ve yerleştirilmesi için, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile Türk Dil Kurumunun öncülüğünde, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yıl boyunca gerçekleştirilecek kültür, sanat ve bilim etkinliklerini bütün yurt sathına yaymak suretiyle, toplumun her kesiminin, özellikle de gençlerin ve basın yayın organlarının, Türk dilinin yerinde, doğru, güzel ve kurallarına uygun şekilde kullanımının önemi konusunda bilinçlendirilmesi amaçlanmaktadır.”

(Kullandığım kelime işlemci program, yukarıdaki iktibas için “çok uzun tümce” uyarısı veriyor. TDK adına yazanlardan daha iyi bilecek hâli yok ya!)

Bir devlet faaliyetinden bahsediliyor. Peki, bundan ne anlamamız gerekir. Ona aklım ermez işte. Herkes kendi payına düşeni anlasın. Ben, belediye otobüslerinin camında o ilan ile karşılaştıktan sonra başıma gelenleri anlatayım istiyorum.

1- Arabaya bindiğinde telefonu elindeydi. Otobüse binişlerde kullanılan kartı makineye okutmak için çantasını açması gerekti. Telefonu başı ile omzu arasına sıkıştırıp hem konuşmaya devam edebildi hem de kart okutma işini halletti. Tutunabildiği bir yerde karar kıldığında ise konuşmasına jest ve mimiklerini de dâhil ederek devam etti. On dakikanın sonunda bu sene üniversite sınavına yeniden girdiğini, Hacettepe’ye kayıt yaptırdığını, henüz yurt çıkmadığı için kamu misafirhanesinde kaldığını, misafirhane okula uzak olduğu için intihar etmeyi düşündüğünü, (tabi ki gülerek) henüz ne kadar para ile idare edebileceğinin belli olmadığını öğrenmiş olduk. Konuştuğu arkadaşının adı “kanka”ydı. Her nedense konuşurken kurduğu cümlelerin başında ve sonunda arkadaşının adını söylüyordu. “Kanka var ya, görsen ölürsün yaaa kanka. Sen burada olacaktın şimdi kanka var ya yakmıştık buraları alttan yukarı…” Her bir telefon konuşmasını, bir başka arayan arkadaşı için kapattı ve yeni arayan üç arkadaşı da ilk arayanla adaştı.

Okula gitmeye başladığımız andan itibaren mesai verdiğimiz ilk dersleri hatırlayalım lütfen; Atatürkçülük ve İnkılâp Tarihi, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ile Türkçe ve güzel okuma yazma bilgisi… İlk ikisi ailenin dünya görüşüne göre çocukların ebeveynleri tarafından da desteklenmekteyse de Türkçe hem devlet hem ana tarafından çifte kavrulmuş olması gerekir. Hadi şimdi kendi aile efradımızdan başlamak üzere bu derslerin müfredatından ilhamla içerisinde var olduğumuz toplumumuza bir nazar eyleyelim. Temaşanızın neticesinden memnun ve mutmain iseniz bu yazının devamını çöpe atın. Benim size söyleyecek sözüm olmadığı gibi sizin de benim sözlerime itibar etmenizi gerektirecek bir durum yok demektir. Ayrı dünyaların insanıyız.

2- Terziden içeri girdiğimde 37 ekran tüplü televizyondan tüyleri diken diken eden: “… İnşaattan residence: Lansmana özel fiyatlarla” sesi yükseliyordu. Ne terzinin, ne yardımcısının ne de içerideki müşterilerin dikkatini çekmeyi başaramamıştı reklam çok şükür. Zaten inşaatçı abilerin “hedef kitleleri” günde on defa ekranda dönse de, bizim terzi Belma’ya da yardımcı olamazlardı.

Residence kelimesi için TDK, kelimenin Fransızca isim olduğunu yazıyor onun haricindeki bütün sözlüklerde İngilizce olduğunu. Fransızca isim; yüksek devlet görevlileri, elçiler vb.nin oturmalarına ayrılan konut, saray. Reklamlardaki o evlerin, kelime manası olarak da residence ile alâkası yok. Çağrışımları, yan anlamları üzerinden bir pazarlama. Ama ortak bir şey var, residence denildiğinde asla bir ev veya mesken kastedilmiyor. Orada ikamet etmeniz halinde satın aldığınız ya da alacağınız hizmet üzerinde zımni bir anlaşma var sanki. Sattığınız şey ile ona verdiğiniz isim birbirine denk değil ki. İsim bu kardeşim, isim. İnsanın yaratılışıyla alâkalı ilk bilgilerden biri, ona isimlerin öğretilmiş olmasıyla ilgili değil mi? Soğan cücüğü büyüklüğünde kafaları olan nesiller mi yetiştirilmek isteniyor, nedir?

Kendini başka bir kültüre, millete ait hissedenleri bir tarafa bırakıyorum, bu millete mensubiyet iddiasında bulunup bunun ekmeğini yiyenlere bir çift sözüm var. Yediğiniz ekmeğin hakkını vermek adına içerisinde Türkçeye ait olmayan kelimelerin kullanıldığı reklamları yayınlamaktan kaçınsanız ve sizin yayınınız için Türkçe dilini kullanmalarını isteseniz hatta mecbur kılsanız olmaz mı?

3- Ankara’da yaşıyor ve metroyu kullanıyorsanız, her bindiğinizde aynı işkenceye maruz kalmanızın kaçınılmaz olduğunu da biliyorsunuzdur muhakkak.

İşkence, yola revan olduğunuzda başlıyor: “Next Station is ……” Aramızdaki İngiliz arkadaşlara bakıyorum, göremiyorum. Görebildiğim herkes bizden. Zaten Türkçeye Fransız kalıp İngilizce bilenler için kayan yazı var kapılarda. Bu “anons” nedir yahu! Kimin için bu sesli duyurular; art niyetim varsa namerdim, gerçekten kimin için bu duyuru merak ediyorum. Kaç kişi bunlar? İlk hareket noktasından itibaren geldiğimiz ve geleceğimiz durakları bilmek isteyen bu İngilizler veya sadece İngilizce bilenler kim? Hâlâ öğrenmediler mi inecekleri durakların adını?

Büyükşehir Belediyesinde yüksek mevkilerde çalışanları tanıyan arkadaşlarım var. Onlara söylemiştim bir vakit, zannettim ki akşama bitirirler bu işi. Yıllardır devam eden bir işkence. Sadece ben söylemiyorum işkence olduğunu. İnternette bir arama yapınız bakın kaç tane sonuç çıktığına. Bir belediye böyle bir meseleye nasıl alâkasız kalabilir.

Bir dil okulunun ilanından İngilizce sesli duyuru yapanlara kapak olması niyetiyle iktibas: “Fransa’da halk başka bir dil bilse bile İngilizceyi ya da başka herhangi bir dili konuşmayı reddetmektedir ya da çok mecburi durumlarda konuşmaktadırlar. Ancak bu kesinlikle engel olarak değil Fransızcayı öğrenebilmek için müthiş bir fırsat olarak görülmelidir. Dolayısıyla bu da Fransa’yı dil eğitimi için cazip kılan etkenlerden biridir.”

4. Peygamberimiz: (sav.), S.A kardeşim nasılsın, A.S ahi iyiyim, görüşürüz abi AEO. Ne bu rezalet ve kepazelik. Sallallahu aleyhi ve sellem, Selamun Aleyküm, Aleyküm Selam, Allaha Emanet Olunuz diye yazamıyor musunuz? Eliniz mi kırıldı? Parmaklarınız mı tutmuyor? Müslümanlığımızın bizi taşıdığı yer burası mı yahu? Cihada mı geç kalıyorsunuz, milyon liralık iş anlaşmanızın imzası mı gecikti, ileri gelen devlet başkanlarıyla dünyadaki Müslümanlara ve mazlumlara yapılan eziyetleri görüşeceğiniz toplantıya mı yetişmeye çalışıyorsunuz? Hayırdır; sizi güzel ve bereketli olan bir kelimeyi telaffuz etmekten alıkoyan ne!

Hayırlı bir işe giderken attığımız adımların sayısınca sevap kazanırız. Kısaltmalarla dua veya zikretmek diye bir şey yok bu dinde. Her harfince sevap kazandığımız dualar zikirler vardır. Bunlardan vazgeçerek neye kavuşmak umut ediliyor anlamadım. Meselenin uygunluk tarafını boş verin, bir Müslüman olarak Selamun aleyküm yerine SA demeyi kendinize yakıştırıyorsanız, Allah’a (Azze ve Celle) emanet ol yerine AEO yazmaya eliniz varıyorsa size söyleyecek bir sözüm yok. Ninelerimizin, bütün ikazlarına rağmen yaptıklarından gına geldiğinde etrafındakilere söylediği gibi “Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın sizi.”

Canımı yakan ne biliyor musunuz; TDK internet sayfasındaki “sürekli olarak İngilizcenin baskısı altında tutulan Türkçe’nin” ifadesi. Devletin iki kallavi kurumu -ikisi de kültür ve dil ile alâkadar- böyle bir cümle kurmayı gerektirecek bir tehlike ve tespitte bulunuyor ama İngilizce dili bu ülkenin çocuklarına anne sütünü destekleyecek bir ek gıda niyetine, kreşlerde bebek yaşlarda verilmeye başlanıyor.

Bu ülkenin bir Milli Eğitim Bakanlığı ve her durumda “milliyetçi” “muhafazakâr” bir halkı vardı değil mi?