Düştümse sana bakarken düştüm Çünkü aşktan gayrısı kıramazdı kalbimi

cins
cins

Kufe halkısın sen böylece. Susuzluktan kavrulmuş dudaklarımla son bir hücum için gücümü toplamaya çabalıyorum bense. Sırtımda çapraz asılı bir teber, göğsümde Hindistan cevizinden oyulma bir keşkül… Kaşım yok, bıyığım, saçım ve sakalım da.

‘Senin bana dönmeni nasıl beklediysem o gece memleketi de öylece bekledim’ cümlesini ögelerine ayırınca elimde sadece sen kalıyorsun. Evin duvarlarındaki şampanya sarısı boyanın çatlaklarına dalıp dalıp gidiyorsam bundandır böylece.

Hayır. Senden sonra aslında her sabah o kalafat yerine çekilerek yaşıyorum, yaşayabiliyorum ben. Kalın bıyıklı, kalın sesli, kalın bedenli tersane işçileri ellerindeki eskimiş bezlerle hayata karşı dayanıklı hale getiriyorlar beni her sabah.

Her sabah ‘belki o gün bugündür’ diyerek uyanmanın nasıl bir şey olduğunu sana hiç anlatamadım. Bugün hiç o gün olmadı böylece. Kuzeyli, yenik, üzgün bir kral gibi… Tatar Çölü’nün Drago’su gibi… Çölün ortasında öylece, kendisine verilmiş sözün tutulmasını bekleyen Hüseyin gibi.

Kufe halkısın sen böylece. Susuzluktan kavrulmuş dudaklarımla son bir hücum için gücümü toplamaya çabalıyorum bense. Sırtımda çapraz asılı bir teber, göğsümde Hindistan cevizinden oyulma bir keşkül… Kaşım yok, bıyığım, saçım ve sakalım da. Sokaklarda öylece, bana uzatılan şey neyse ona razı olarak…

Bakışlarını uzatsana. Bir saniyeden fazla sürsün, bir dakikadan, bir saatten, bir günden, bir aydan. Uzat bakışlarını.

‘Senin bana dönmeni nasıl beklediysem o gece memleketi de öylece bekledim’ cümlesini ne yapacağımı bilemiyorum. Askerler sokağa inince ne yapacağımı biliyorum. Tüfek tarrakaları başlayınca ne yapacağımı da... Sensiz o sonsuz ıssızlıkta ne yapacağımı, hayatta nasıl kalacağımı bilmiyorum ama. Oraya çalışmamışım. Beklemediğim yerden çıkmış tüm sorular.

Geceler boyu okuduğum şiirlerden sormamışsın bana. Furuğ’dan, Ezra’dan, İsmet’ten, Turgut’tan, Galip Dede’den sormamışsın. Sorsan sana şöyle derdim: ‘Mecnun ile bir mekteb-i aşk içre okurduk / Ben mushafı hatmettim, o ve’l-Leyli’de kaldı.’

Geceyi anlatırdım sana. Saçının karangusunu anlatırdım. ‘Karangu şirk, saçın kafir, yanakların puthanedir’ derdim. Yahut mushafın kaldığım yerinden okurdum sana: ‘Örttüğü zaman geceye, açıldığı zaman gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki gerçekten sizin işiniz başka başkadır.’

‘Kitabın tamamından sorumlusunuz’ diyen zalim bir öğretmensin böylece. Kalemini evde unutmuş bir fukara öğrenciyim bense. O ucuz kumaş yüzünden neredeyse parıldayan siyah önlüğüm ve terlemiş ellerimle haşlanmış yumurta kokan sınıfın en arkasında ‘biri beni hatırlasa ve unutsa herkes beni’ diye zikrediyorum kendi kendime.

Her şeye rağmen bir derviş olamadım madem, bari müntehir bir şair olaydım. İntihar etmesem de olurdu. Hiç olmazsa şair olaydım. Şair olmasam da olurdu. Hiç olmazsa ellerini bir an ellerime alaydım.

‘Senin bana dönmeni nasıl beklediysem o gece memleketi de öylece bekledim’ cümlesini unutmak, unutmak, unutmak istiyorum. Çünkü unutmayı yaratmasaydı Allah, hepimiz çıldırırdık. Ya da doğrusu şöyle olacak: ‘Çıldırmadıysak Allah var ve bizi görüyor diyedir.

’Şampanya sarısı duvara elimdeki kömür parçasıyla Cahit babadan yazıyorum: ‘Düştümse eğer sana bakarken düştüm.’ Sonrası, nedenini bilmediğim şekilde, kendiliğinden geliyor: ‘Çünkü aşktan başkası kıramazdı kalbimizi.’

Susayım ben en iyisi. Konuşarak sadece kendimi kırmış olacağım zira.