Hangi ağrı: Allah ağrısı mı Allah'ın Ağrı'sı mı?

Annemle ben ikinci gün ta sabahın köründe otogara geliyoruz.
Annemle ben ikinci gün ta sabahın köründe otogara geliyoruz.

Bütün trenleri kaçıranlar bunlar. Hiç bir otobüse yetişemeyenler. Sürekli geç kalarak kaderinden kaçtığını sananlar. Kovgunlar. Kovgun ne demek bilir misin diye soruyor Cüneyd. Kovgunlar kendinden ailesinden aşkından inancından vatanından aklına ne gelirse işte kovulmuş olanlar. Kovgun kovgun olarak kalırsa kork! Dönerse evine aşkına inancına kendine işte o zaman her şey bir anda müthiş bir ışımayla başlayacak. Ve bitecek! Haydi, başlayalım önce ortasından sonra başından.

Bu Orhan. Bak işte bu Orhan. Yani Orhan’ın tabutu. Tabuta omuz koyanlardan en öndeki en hayırsız arkadaşı. Orhan yani Nevakar Orhan. İnce Orhan. İnce hastalıklara tutulasın denilen Orhan. Aklımı götürüp bir daha getirmeyen Orhan… O hayırsız da hani tabutu ucundan tutan da sazcı Necdet. Org da çalıyormuş ama bir kalem geçiver gitsin. Ellerinin yeteneğini berberlikte harcıyormuş. Yani hep ‘si’den başlayıp da yeteneği yetmeyenlerden. Berber bile değil berbel Necdet. Geçiver bir kalem.

İşin mi yoktu Orhan abim bak gelmişiz Allah’ın Ağrı’sından. Senin ne işin olur Akdeniz’in cilveli güneşi ile. Seni yakar eritir. Senin esmerliğin buzul esmerliği…

Bu Orhan abim var ya bu Orhan abim ne ince ne hatırnaz ne derin acıların pusulasız yakışıklısı idi bilir misin diyor Aygül kıkırdayan şen uçarı sesiyle genç kızlığının bütün pembesiyle. Erkal ağabey diyor bir gelelim dedik aldım ablamı yanıma. İşte geldik diyor içinden yanmalı gülümseyişiyle… Ablası Dilhun... Kaknem. Allah’tan Nahid Sırrı devrinde yaşamamış da bir roman karakteri olmaktan dönem itibarı ile kurtulmuş izlenimi veriyor. Burada yakalanmış olsa da şu sinek (roman) kâğıdına.

Bu Orhan hep fa’dan başladı hayata. Ortadan ve keyfini çıkarmak istedi taa başa ulaşmanın. İşin mi yoktu Orhan abim bak gelmişiz Allah’ın Ağrı’sından. Senin ne işin olur Akdeniz’in cilveli güneşi ile. Seni yakar eritir. Senin esmerliğin buzul esmerliği… Sen erirsin Antalya’nın sarı beyaz mavi siyah ateşinde. Böyle diyor ya Erkal ağabey hiçbir şey anlamıyorum. Sarının açığı beyazdır Orhan abin zaten beyazdı ne diye eğleşti durdu Akdeniz’in sıcak sarı kadınıyla. İşte öldü abin Orhan. Bıraktı ananı acının en kavrulmuş çifte yürek yakanıyla. Babanı boş ver. Baban tohumun organizmasını izleyemedi yakalanırken azgınlığı ile izbe barınaklarda. Aman açma diyor Aygül. Ah Orhan Ah! Yaktın ki nasıl anlatabilsem. Ya da susabilsem içimde hiç bir ses kalmayasıya… Merak etme Aygül diyor bir gün usulünce söylerim her şeyi. Bilirsin ben sesimi karşılarım.

Saruköy yakın hemen beş dakika. Orada Yunus Emre’nin kabri var.
Saruköy yakın hemen beş dakika. Orada Yunus Emre’nin kabri var.

Benim Orhan abim çok güzel ama çok güzel okur bir dinleyiversen “enginde yavaş yavaş günün minesi soldu”yu. Sanırsın bir Zeki Müren var bir de abim Orhan. Geçen Halk Eğitim'de bir konser verdi bütün salon ayakta ve her daim abimi alkışlamadalar. Müzisyenler Kahvesi’nde ne işin vardı, sen sırf sestin Orhan. Yoktu hayatta kullandığın enstrümanın. Hayat bir enstrümandır Orhan, sen hayatı kaybettin ölümü kazandın. Baştan beri hep içindeymiş ölüm kimseye belli etmedin.

***

  • “Ümidini kırdım ‘Zeynep’lerin
  • Düşman kesildi bana ‘Fatma’lar da”

Mahmudiye geçti, Çifteler geçti, Kulaksız Zeki geçti. Kaldım ben burada. Nasıl ağlıyor... İçini çeke çeke ağlıyor. Gülüyor Kadriye. Geçmiş karşısına gülüyor. Kaldın ya kaldın ya. Şeytan diyor al şu taşı patlat kafasına. Köydeyiz. Bayramın ikinci günleri geliriz. Üçüncü günü gideriz. Her bayram böyle bu... Susa boyunda otobüsü beklemek benim görevim. Ben Hasancık... Bu cık ekine de sinir oluyorum ya. Neyse. Bu sene beşteyim. Eskişehir’de.

Annemle ben ikinci gün ta sabahın köründe otogara geliyoruz. Bütün otogar tanıyor sanki beni. Diyorlar ki bak bu Emrulla’nın oğlu. Emrullahda... h harfini yutuyorlar boğazlarında. Babam şofördü... Karaoğlan. Genelde Kulaksız Zeki’nin arabasıyla gidiyoruz köye. Ya da Tatar Necati ile. Babamın arkadaşları. Ya da Ziya. Bir de has arkadaşı var. Hacıömerhacının Ömer. Bu ismin hikâyesi kendisi kadar uzundur herhal. Ben Ömerleri -herhalde bundandır-hep çok severim. Haa evet. Şehir simitlerini almayı unutmayalım. Hani on simiti bir araya getirip bir iple bağlarlar ya. İşte onlardan. Kulaksız Zeki’nin arabası geldi. Biniyoruz. Annem... Daha otuzuna gelmedi ama yorgun. Bir de nane şekeri alıyoruz otobüsün koridorlarında gezen çocuktan. Otobüs Magirus. Bizimkinin yanında sözü olmaz ya... Bizim otobüs de kalmadı ya neyse.

Taa Iğdır’a mı gitmişti babam yoksa Ardahan’a mı bizim Magirus’u almak için.
Taa Iğdır’a mı gitmişti babam yoksa Ardahan’a mı bizim Magirus’u almak için.

Taa Iğdır’a mı gitmişti babam yoksa Ardahan’a mı bizim Magirus’u almak için. Gelin gibiydi ceylan gibiydi. İki mavi şerit ile süslenmiş bir yanında “Emrullah” yazıyordu diğer yanında “Emreli”. Mihalıççık’taydık ya biz o zaman. Saruköy yakın hemen beş dakika. Orada Yunus Emre’nin kabri var. Sanırdım ondan Emreli. Değilmiş. Binerdin otobüse hemen o yazı. Ömür biter yol bitmez. Nasıl uçardık Mihalıççık’ın, Kayı’nın, Alpu Bozan ve Beylikahır’ın yollarında. Sonra bir gün... “Ömür bitermiş” sözü dökülmüştü amcamın ağzından babamın öteye geçen kulaklarına. Kulaksız motoru çalıştırıyor. Nasılsın yenge? Nasılsın kerata? Gülümsüyor. Haydi, gidiyoruz ama duruyor gibiyiz. Aa! evet. Yandaki araba da hareket etmiş ondan öyle... Sınıfta da ondan mı geçemiyorum ben Zeynep’i. Zeynep bana âşık. Kesin yüzde bir milyon.

Bütün trenleri kaçıranlar bunlar. Hiçbir otobüse yetişemeyenler. Sürekli geç kalarak kaderinden kaçtığını sananlar. Kovgunlar. Kovgun ne demek bilir misin diye soruyor Cüneyd. Kovgunlar kendinden ailesinden aşkından inancından vatanından aklına ne gelirse işte kovulmuş olanlar. Kovgun kovgun olarak kalırsa kork! Dönerse evine aşkına inancına kendine işte o zaman her şey bir anda müthiş bir ışımayla başlayacak. Ve bitecek! Haydi, başlayalım önce ortasından sonra başından. Vira Bismillah!