İman ve kaygı: Allah’a yakınlığın anlamı üzerine

Müslüman’ın kaygısı nedir?
Müslüman’ın kaygısı nedir?

Kaygının Allah olması ve insanın bütün benliği ve fiilleriyle kendisini Allah’a teslim ederek değerini Allah’tan türetmesi İslam dininin ta kendisidir. Allah’a yakınlığın anlamı da budur. Nitekim Gazzâlî’nin kalpte Allah lafzının silinip Allah anlamı kalmasıyla kastettiği şey, Allah’a ilişkin fiziksel varlığın ötesine geçen ve onu önceleyen metafizik bir idraktir.

Ünlü âlim İbn Hazm Ahlâk ve Davranış Tarzları başlığıyla Türkçeye çevrilen eserinde der ki “İstisnasız bütün insanların peşinden koştuğu tek hedefin ne olduğunu araştırdım ve bunun tek bir şey olduğunu gördüm: Kaygıdan kurtulmak.”[1] İbn Hazm bu hükmü doğrulamak için çeşitli gözlemlerini aktarır ve peygamberler gibi insanlığın yüksek şahsiyetlerinden bütün hayatını süfli amaçlar uğrunda tüketen sefih kişiliklere varıncaya dek çeşitli yaratılış, arzu, eğilim ve uğraşlarına rağmen bütün insanların bir kaygıdan kurtulma noktasında birleştiğini söyler. Kiminin kaygısı maddi zenginlikten mahrum kalmak, kiminin kaygısı şehvetini tatminden geri kalmak, kiminin kaygısı iktidardan mahrum kalmak, kiminin kaygısı ahirette kötü sonla karşılaşmaktır. Bu tespiti şu soruyu sormak için aktardım: Müslüman’ın kaygısı nedir? Müslüman kimliğine sahip insanlar olarak fiilen hayatımızı kuşatan şeyler sayısınca kaygılarımızın çeşitlendiği açıktır. Mal, mülk, aile, kadın, çocuk, iktidar, refah ve daha sayamayacağımız kadar çok sayıda kaygıyla çevrilmiş durumdayız. Dolayısıyla soruyu şöyle değiştirmekte yarar var: Müslümanın kaygısı ne olmalıdır? Öncelikle soruyu iyice açıklığa kavuşturayım: Belirli bir dönemde yahut belirli şartlar altında bir Müslüman ne hususta kaygılanması gerekir demek istemiyorum. Meseleyi tarihselleştirmeden yahut şartların oluşturduğu sisli ortamda kaybetmeden, dolayısıyla sorunun içerdiği kelimelerin ötesine taşımadan sormak istiyorum: Dönemi, şartları, dili, mesleği, toplumsal konumu vs. ne olursa olsun salt Müslüman olmak bir insanı hangi hususta kaygıya iter?

Kuşkusuz bu soruya çeşitli kavramlardan hareketle cevap vermek mümkün olmakla birlikte bizzat insanın yaratılışından söz eden ayetler, bize iki kavram sunar: Hilafet ve şeytan. Bilindiği üzere Kurân’da insanın yaratılış kıssası, Allah’a halife olmak ile şeytana uymak arasındaki gerilim üzerine kurulur. Allah Âdem’i halife yaparak ona bütün isimleri öğretmiş ve şeytana uymamasını emretmiştir. Halife kelimesi birinin ardından gelmeyi ifade ederken şeytan kelimesi uzaklık anlamını ifade eder. Buna göre insan Allah’ın ardında olmak ile O’ndan uzaklaşmak arasındaki gerilimle yoğrulmuş bir varlıktır. İnsana bahşedilen ilahî isimler de aslına bakılırsa bir yönüyle Allah’ın ardında olmaya diğer yönüyle de O’ndan uzaklaşmaya imkân verir. Zira ilahî zâtın özel ismi olan “Allah” lafza-i celâli dışındaki bütün isimler, doğrudan doğruya bir anlama ve dolaylı olarak da ilâhî zâta delalet eder. Dahası bizzat insanın ilahî isimlerin tamamıyla nitelenmesi, bir ismin Allah’a delalet cihetini kavramayı zorlaştırır. Mesela “veli” ismi hem dostluğu hem de dostluğu taşıyan belirsiz bir zâtı yani belirsiz bir öznenin dostluk anlamıyla nitelenmesini ifade eder. Bu belirsiz özne, insan hayatında bizzat yüce Allah olabileceği gibi dostlukla nitelenmeye elverişli başka herhangi biri de olabilir. İnsanın etrafını çevreleyen bütün ilişkiler ağı, onu Allah’ın dostluğundan perdeleyebilir. İşte insan, Hakk’a delaleti dolaylı olan bu isimler içinde Hakk’ın ardında olmak ve Hakk’ın kendisini bulmakla sınanma ayrıcalığına sahiptir. Bu, talihsiz bir ayrıcalık da değildir. Zira insan, bütün isimlerin nihai sahibi olan Allah’a ilişkin marifetin yüksek ifadesi olan vahiyle desteklenmiştir. Yani insan idraki, nitelendiğimiz isim ve sıfatların, zihnimizdeki anlamları ve hayatımızdaki somut karşılıklarının gizlediği gerçek Zât’ı hatırlatan (zikr) ayetlerle süslenmiştir. Müslüman olmanın insana yüklediği kaygı tam da bu noktada gösterir kendini: Hakk’ın hemen ardında olarak isimlerin yüceliğine ulaşma kabiliyetine sahip olan insanın, O’ndan uzaklaşarak bu kabiliyetini heder etmesi.

Aslına bakılırsa Kurân bize bu durumun, Müslümanı değil, insanı nitelediğini öğretir. Çünkü Kurân’da pek çok yerde anlatılan Âdem kıssası insan üzerine bir anlatıdır ve halifelik kabiliyetini insana atfeder. Dolayısıyla insanı gerçek anlamda insan yapan şey, aynı zamanda onun halife olmasını sağlayan şeydir. Dilciler “insan” kelimesinin kök anlamının, ünsiyet yahut unutmak olduğunu söylerler. İnsan neye ünsiyet peyda etmişse onun ardında ve ona yakındır. Fakat bir şeye ünsiyet başka şeyleri unutmaya sebep olur. Bu bağlamda insan ünsiyet kazanmadığı şeyden yüz çevirir, uzaklaşır ve nihayet onu unutur. Nitekim bir ayette “Allah’ı unutan, bu sebeple de Allah’ın onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın” (Haşr 59/19) denilmiştir. Peki, Allah’a ünsiyet kurmak veya Allah’a yaklaşmak insana neyi unutturur? Sorunun cevabı açıktır: İnsanın ilahlaştırdığı yahut Allah yerine koyduğu sahte tanrıları. Yani Allah’a yaklaşmanın unutturduğu şey, yine Allah’a ait olan isim ve sıfatlar değildir, tam tersine insanın herhangi bir gerçekliği olmayan vehim ve kuruntularıdır. Kulluk (ubudiyet) kelimesinin hiçbir şeye sahip olmamak anlamını ifade etmesinin bir nedeni de budur. Şu halde salt Müslüman olmanın insanda oluşturması gereken kaygı, Allah’tan uzaklaşma veya tersinden ifadesiyle Allah’a yaklaşma kaygısıdır.

Kurân bize Allah dışındaki her şeyin Allah’a ulaşmak için bir edat olduğunu öğütler. Aslında ulaşılması gereken bir şey vardır da ona ulaşılıyor değildir. Sadece bizi çevreleyen her şeyin varlık ve anlam bakımından Allah’tan, Allah ile Allah’a doğru ve Allah’ta olduğunu idrak etmemiz ve bu idrak doğrultusunda eylememiz talep edilmektedir. Yani Müslüman olmak demek, Allah’ın hakiki ve yakın fâil olduğunu idrak etmek demektir. Bu durum, Allah anlamının bütün aklı ve kalbi kuşatması ve kişinin Allah’a ilişkin idrakinin başlangıçta, ortada ve sonda hem kendisi hem de başka şeylerin varlığını ve eylemlerini öncelemesi demektir. Dolayısıyla İslam Allah anlamı kaldırıldığında her şeyin anlamsız kalacağı ve varlığını yitireceği bir idrak ve ahlâk talep eder. Sanırım bunun en özlü ifadelerinden biri, İmâm Gazzâlî’nin Mizânu’l-amel adlı eserinde anlattığı şu hikâyedir:

“Bu yola girmeye azmettiğim sıralarda sufilerden kendisine tabi olunan ve öncü konumda bulunan biriyle istişare ettim. Bana şöyle dedi: Dünyadan bütünüyle ilgilerini keseceksin. Öyle ki kalbin aile, çocuk, mal, yurt, ilim ve veliliğe yönelmeyecek. Aksine senin için bunların varlığı ve yokluğu eşit olacak. Sonra kendinle baş başa kalacaksın, yalnızca farz ve nafile ibadetlerle meşgul olacaksın, kalbini bütün tasalardan boşaltarak oturacaksın ve yüce Allah’ı zikretmeye başlayacaksın. Bu işin başında şöyle olur: Dilinle yüce Allah’ı zikretmeye devam edersin. Dilin ve kalbin paralel bir şekilde Allah Allah demeyi sürdürürsün. Öyle bir hale varırsın ki dilini oynatmayı bıraksan adeta Allah kelimesinin dilinde aktığını görürsün. Sonra dilin etkisi silininceye dek buna devam edersin. Nefsin ve kalbin dilin hareketi olmaksızın bu zikre devam etmekte birleşir. Sonra kalbinde yalnızca Allah anlamı kalıncaya dek zikre devam edersin. Bu noktaya kadar senin iraden vardı. Bundan sonra engel teşkil edecek vesveseleri gidermek için zikre devam etmekten başka hiçbir iraden kalmaz. Sonra iraden de kesilir ve yalnızca sana gelecek fetihleri beklemek kalır.”[2]

Gazzâlî bu hikâyeyi sûfilerin Allah’a ulaşmada izlediği yöntemi açıklamak için aktarır. Fakat Allah’ın müminin kalbini kuşatması ve bütün eylemlerini önceler hale gelmesi tasavvufa mahsus bir durum değildir. Dahası, her ne kadar sûfîler zikir telkini yoluyla bu amaca ulaşmayı bir yöntem haline getirmişlerse de ne Allah’ı zikrin ne de Allah’ı bilmenin adı tasavvuftur. Kaygının Allah olması ve insanın bütün benliği ve fiilleriyle kendisini Allah’a teslim ederek değerini Allah’tan türetmesi İslam dininin ta kendisidir. Nitekim Gazzâlî’nin kalpte Allah lafzının silinip Allah anlamı kalmasıyla kastettiği şey, Allah’a ilişkin fiziksel varlığın ötesine geçen ve onu önceleyen metafizik bir idraktir. Zira İslam adı üstünde Allah’a teslim olmaktır ve ancak böylesi bir idrak Allah’a teslimiyeti bütün mecazlardan kurtarabilir. Diğer deyişle Allah’a teslim olmak kişinin arzu ve heveslerinin Allah oluşuyla değil, Allah’ın kişinin arzu ve hevesleri olmasıyla gerçekleşir. Bu amaç, Müslüman olmanın insana kattığı en asil değerdir ve bir Müslümanın bütün hayatını kuşatması gereken dert ve kaygıdır. İşte kişinin sadece Müslüman olmasında değil, aynı zamanda insan olmasında içerilen bu kaygı, farksızlığa, umarsızlığa ve boş umuda yabancıdır, sürekli bir farkındalık, teyakkuz ve yöneliş halini gerektirir. Kişi bir şeye bağlandığı ve teslim olduğunda o şeyin bağımsızlığı ölçüsünce onun dışındaki her şeyden bağımsızlaşır. İslam insanın âlemlerin rabbine teslim olduğunda bütün mahlukattan bağımsızlaşacağını taahhüt eder ki Allah’a yakınlığın anlamı da budur.

[1] İbn Hazm, Ahlâk ve Davranış Tarzları, çev. MustafaÇağrıcı, Ankara: TDV Yayınları, 2015, s. 5.

[2] Gazzâlî, Mizânu’l-amel, nşr. SüleymanDünya, Dârul’l-Maârif: Kahire, 1964, s. 222-223.