Kafayı suya sokup da bağır

Bazen kendinizi çaresiz, hâlsiz, kızgın, kırgın, terkedilmiş, yalnız bırakılmış hissedersiniz.
Bazen kendinizi çaresiz, hâlsiz, kızgın, kırgın, terkedilmiş, yalnız bırakılmış hissedersiniz.

Renkleri, kokuları, nerede ne güzellik varsa onları hissedemezsiniz. Tebesümler sizin için anlamsızdır artık. Kendinizi evde, sokakta, mahallede, şehirde ve şu kadar milyar insanın yaşadığı dünyada yapayalnız hissedersiniz. İşte o zaman su dolu bir kovaya başınızı sokup bağırasınız gelir.

Bir filmde görmüştüm, nasıl da garip gelmişti bana. Adamın biri bir konuya sinirleniyor ve konuşacağı, derdini anlatabileceği, anlatsa bile kendini anlayacak birini bulamadığı ve kızgınlığı dolayısıyla kimseye de zarar vermemek için kafasını su dolu küvete sokuyor ve suya bağırıyordu. O adamın su içinden çekilmiş görüntüsündeki gözlerinin açıklığını ve ağzından çıkan baloncukları hiç unutamam. “Ulan” demiştim, kendi kendime “İnsan şu altı küsür milyar insanın yaşadığı dünyada derdini anlatacak bir kişi bile bulamaz mı ya?” Öyle ya; anne var, baba var, abla, ağabey, kardeş, kardeşten yakın arkadaş, akrabadan yakın komşu, hiç olmadı yoldan geçen biri var. O da olmadı; polis var, savcı var, kanun var. Hadi onlar da mı olmadı televizyon var, radyo var. Hadi diyelim ki oralardan da ters yüz edildin, a be kardeşim kâğıt var, kalem var, diye düşünürdüm.

Demek ki ben dertsizmişim o zamanlar. Bir yandan böyle düşünüyor ama bir yandan da hayatı, çevremi, çevremdeki insanları gözlemliyordum. Nuriye teyzem gözüme ilk takılanlardandı. Rahmetli teyzem, kocası Ahmet Bey eniştem hakiki âleme göçtükten sonra bir başka hâle bürünmüştü. Eskinin o şakacı, cevval ve hazır cevap Nuriye Hanım’ı gitmiş, yerine tebessüm eden, kendi hâlinde bir insan ortaya çıkmıştı. Teyzemdeki en büyük değişiklik evindeki çiçekleri ile olan ilişkisi idi. Teyzemin üç yüzden fazla saksı çiçeği vardı. Kuşkonmaz, gül, limon, karanfil, sıklamen, orkide, deve tabanı, zambak... Daha neler neler... Her birini ayrı severdi teyzem. Her biriyle ayrı konuşurdu. Kimine dokunur, kimine dokunmaz, kimine her gün su verir, kimine haftada bir... Kimini balkona koyardı, kimini sıcak bir odaya, kimini güneşe yakın, kimini gölgeye...

Çiçekleri teyzemin dert ortağıydı.
Çiçekleri teyzemin dert ortağıydı.

Teyzem çiçeklerine dertlerini anlatırdı. Hatta bazılarının dertleri sevmediğini, onlara hep güzel şeyler söylemek gerektiğini ifade ederdi. Çiçekleri teyzemin dert ortağıydı. Kimseye söyleyemediği şeyleri onlara anlatırdı. Kimsenin yanında ağlayamazdı da onların yanında ağlardı. Bir de Lalezar ablam vardı. Hani şair Şükrü Erbaş var ya, onun annesi... Benim de dayımın kızı. Lalezar ablam tombul sevimli, konuşkan, iki yana sallana sallana yürüyen, dilinden muhabbet ve sıcaklık eksik olmayan bir hanımdı. Erkeklerin koca olmayı karılarına yüksek gölgeleri ve sesleri ile hükmetmek sandıkları zamanda Lalezar ablamın dert ortağı, ineği Naciye idi. İkisi arasında herkesi kıskandıracak bir dostluk vardı.

  • Naciye kendi hâlince, Lalezar ablam da kendi dilince ve yüreğince her şeyleri konuşurlardı. O seneki ekinden, çocukların hâlinden, bahçedeki çamurdan, komşunun ineklerinden, evdeki kocadan...

İlk gençlik yıllarımda bir insanın insanlar dışında dert ortağı edindiği bir hikâye de şair Necip Fazıl Kısakürek’e ait’di. Onun “At’a Senfoni” isimli kitabını okumuş ve bir kötü alışkanlıktan kurtulmak gayesine matuf olarak başlayan insan-at dostluğunun girdaplarına o kitapla girmiş ve büyük şairin at ile hemhâl olmasını, atların her hâlini anlamlandırmasını hayretle okumuştum. İşte şimdi bu insanları ve daha fazlalarını anlayabildiğimi sanıyorum. Aslında biraz gözümüzü, gönlümüzü açık tutarsak anlayabileceğimiz o kadar çok çaresizlik girdabında kalmış insan var ki. Siz de hissetmişsinizdir. Bazen kendinizi çaresiz, hâlsiz, kızgın, kırgın, terkedilmiş, yalnız bırakılmış hissedersiniz.

Kendinizi evde, sokakta, mahallede, şehirde ve şu kadar milyar insanın yaşadığı dünyada yapayalnız hissedersiniz.
Kendinizi evde, sokakta, mahallede, şehirde ve şu kadar milyar insanın yaşadığı dünyada yapayalnız hissedersiniz.

Sanırsınız ki hiç kimse size değer vermiyor. O ruh hâlinde iken kanunları size karşı, kuralları size karşı, herkesi ve her şeyi size karşı hissedersiniz. Duvarlar üstünüze gelir, çığlıklar boğazınızda düğümlenir kalır. Renkleri, kokuları, nerede ne güzellik varsa onları hissedemezsiniz. Tebessümler sizin için anlamsızdır artık. Kendinizi evde, sokakta, mahallede, şehirde ve şu kadar milyar insanın yaşadığı dünyada yapayalnız hissedersiniz. İşte o zaman su dolu bir kovaya başınızı sokup bağırasınız gelir. Böyle durumlarda insan şöyle iki üç dakika durup düşünebilse, şöyle bir etrafına bakabilse bu ruh hâlinden kendini kurtarabileceği o kadar çok örnek bulur ki... Aslında bu durumda ilk akla gelmesi gereken ilahi bir emir ve aslında bir vaad var.

Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez.

Rabb’imiz Bakara suresinde buyuruyor ki: “Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez.” Bir kere buna iman etmek lazım. Ümitsizlik yok. Çaresiz bir dert yok. Yine hemen Allah’ın vaadine onun kerim kitabındaki duaya sığınmak lazım “Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin musibetler gibi, bize, ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Güç yetiremiyeceğimiz şeyi bize yükletme”. Sonra etrafımıza bakmaya başlayalım. Bak, şu annesinin elinden tutmuş yürümeye çalışan ve belki de hayatını hep böyle geçirecek olan güzeller güzeli çocukdan daha mı kötüsün? Evine bomba düşmüş, akşam nerde kalacağını bilmeyen, ailesinin başını sokacak bir çatısı olmayan babadan daha mı umutsuzsun? Hayata gözlerini kavga ve gürültünün eksik olmadığı bir evde açan ve yıllarını kavga ve gürültü ile geçirmiş, “yuva” denilen kavramdan uzak kalmış genç adam ne durumda düşündün mü?

Bu bir, “hâlin ve durumun ne ise ona razı ol ve öylece kal” çağrısı değil. Evet kız, kırıl, üzül, belki de ağla ama ümitsiz olma. Unutma ki binlerce yıldır ne kötü durumlardan ne güzellikler ortaya çıktı. Pes etmek yok.