20.356 Takipçi

Birinci sınıf bir kültürün, birinci sınıf bir düşüncenin, birinci sınıf bir duyarlılığın dergisi Cins, hem edebiyat dünyamızın önde gelen isimlerini hem de yeni kalemleri ağırlıyor. Her ay bayilerden ulaşabileceğiniz Cins Dergisi, dijital dünyaya da yeni bir kapı aralıyor. Sayfalara sığdıramadığımız kıymetli yazılar, merak ettiğiniz yazarlar ile ‘Cins’ sohbetler, dergiden ekrana yansıyacak röportajlar ve tabi podcast! Şimdi sizi, Cins’i tüm sosyal medya mecralarından ve GZT.com adresi üzerinden takip etmeye davet ediyoruz.

Kalk gidelim, sigarayı çakmağı yak gidelim

leyla
leyla

Her şey bir anda bitmişti. Mali’ye hep bu hikâyenin bir sonu olacağını söylüyordum. Anlatacak çok şey biriktirdiğimize inandı Mali. Bir süre bir asker arkadaşımın yanında kalıp 30’uma bastığım yıl T. ye gittim ve polise yakalandım.

O yıl Karadeniz’in en sert kışı olduğunu yazıyordu gazeteler. Geceleri kar sanki unutulmuş bir sürü arkadaşın birden sürpriz yaparak ortaya çıkması gibi yağıyordu. 5 gün evden çıkmamış ve rezil hayatımı düşünmüştüm. Bir erkeğin en kritik yaşının 30 olduğunu söylerdi babam. Baba, ben her şeyi 30’umda batırdım. Baba ben düşen bir uçaktım. Kara kutusu uzun zamandır bulunamayan bir uçak. Çok yüksekten gürültüyle düşmüş, etrafındaki her şeyi patlatmış bir uçak enkazı. Oğlunla bir uçak enkazı arasında çok büyük benzerlikler var baba. İnsan birine âşık olunca en az 10 kişi de hayatına dâhil oluyor. Kızın arkadaşları, seninkiler... Bir de evlilik falan devreye girerse sayı büyüyor, sayı mı dedim, yok, benim gibiler için enkaz büyüyor demem lazımdı.

O kış, en yakın arkadaşım Mali ile birlikte şehir şehir geziyor ve bina yalıtım sistemleri pazarlıyorduk. Mali dünyanın en manyak adamlarından biridir. Onun sürdüğü arabaya binmek delik deşik bir paraşütle atlamaya benzerdi. Bazen de arabasını bir gemiye benzetir bir gün çıkacağımız uzun uzak yolculukların hayalini kurarak iç geçirirdi. Hayatında en çok çınar ağaçlarını severdi. Bir tür hastalık gibiydi bu sevgi. Bir yerde bir çınar ağacı görmesin, hemen tırmanır en az üç saatini ağacın üstünde geçirirdi. Bir gün en büyük merakı kendine ağaçtan bir ev yapıp orada yaşamaktı. Eski denizciler gibi her şehirde bir sevgilisi vardı; gittiğimiz yerlerde muhakkak bir bela bizi arar bulurdu sırf bu yüzden. T.’de kaldığımız bir gece Mali’nin eski kırıklarından biri şehrin en iyi canlı müzik yapan mekânına götürdü bizi. Sabiha’yı ilk o akşam gördüm. Sahneye yaralı bir ceylan gibi çıkmış, kendi sırasının bitmesine yakın en yalçın dağ başlarını kendine mesken edinen bir kartal gibi inmişti. Hayatımda hep böyle oluyordu; önce o kritik kararı veriyordum, ardından kara kara düşünüyordum. Önce yapıp, sonra açıklayanlardandım ben de. Ve o akşam Sabiha’nın gözlerinin içinde yalçın bir kaya gördüm. İşte dedim, âşık olacağım kadın tam da bu olmalı. Gözleri, bulutsuz bir gecede Etna dağının üzerindeki alev gibiydi ve o kıvılcım ikimizi de yakacaktı, bunu ona bakar bakmaz anlamıştım. Zaten aşk biraz da, 150 km hızla giden bir arabayla bir felakete doğru ağır ağır toslamak değil miydi?

Bir ağacın sağlıklı büyüyüp gelişebilmesi için zorlu bir kış geçirmesi gerektiğini söylerdi Mali. Böylece etrafında herkesin görebileceği bir büyüme halkası oluşuyormuş. Benim en zor kışım ve büyüme halkam bu muydu? Mali dedim, bana bir şeyler oluyor. Fırladım sahneye. Sabiha, Rolling Stones’dan Angie’yi söylerken yayıldım yanına. Bir şeyler mırıldanıyordum sanırım. Sanki bir klibin içindeydik Sabiha’yla. Ben de o klibin esas oğlanıydım. Yediğim dayak yanıma kâr kaldı tabii. Mali de kafedekilere dalınca gözler mor, kaburgalar çatlak düştük otele. Bir de Mali otelin karşısında gördüğü çınar ağacında sabahlayacağım diye tutturunca aldık başa yeni bela. İtfaiye ve polisler… Sabaha kadar karakolda. Mali bir an bana döndü ve “Sana bazen şaşıyorum, bana deli dersin bir de, neydi oğlum o hareket öyle.” Mick Jagger moruğuna sabaha kadar bela okurken, Sabiha geldi çıktı karşımıza. Güç bela bulmuş bizi. Bizim maceramız da böyle başladı.

  • Gözleri, bulutsuz bir gecede Etna dağının üzerindeki alev gibiydi ve o kıvılcım ikimizi de yakacaktı, bunu ona bakar bakmaz anlamıştım. Zaten aşk biraz da, 150 km hızla giden bir arabayla bir felakete doğru ağır ağır toslamak değil miydi?

Bazı güzel rüyalar ihtiyaç duyulduğunda alınıp verilebilmeli. Buzdan deniz rüyası gibi. Tüm Karadeniz buz tutmuş ve biz denizin üzerinde korkusuzca yürüyoruz. Nasıl derler, mesele buz değil, mesele herhangi bir yerde beraber yürüyor oluşumuz. Bu rüyayı Sabiha’yla kaç defa aynı anda gördük anlatamam. Modern dünyanın öteki delilerindendik biz. Artık şehre onun yanına yerleşmiştim. Mali de işyerine bir şeyler uydurup uğruyordu ara sıra yanımıza. Eski bir tanıdığımın stüdyosunda davul dersleri vererek geçiniyordum. Stüdyoda yatıp kalkıyor, akşamları Sabiha’yı dinlemeye gidiyordum. Ama ne zaman sıra Angie şarkısına gelse kendimi tutamıyordum. O şarkıda bir şeyler vardı ağzıma burnuma yumrukla dalan. Kafe sahibi Sabiha’nın o şarkıyı söylemesini yasaklamıştı. Sabiha da beni kırmamak için Animals’tan House of the rising sun’ı söylüyordu. Bazen de tamamen şekil değiştirip hareketli ama garip bir şekilde hüzünlü o Rumeli türküsüyle bitiriyordu programı: “Oğlan oğlan kalk gidelim / Sigaranı fenerini yak gidelim.” Biz gittikçe derinleşen duyguların denizinde birbirine bağlı iki küçük tekne gibiydik ve aramızdaki halat biz fark etmesek de bir gün kopacaktı elbet. Aşk görünmez bir akıntıyla bizi alıp birleştiriyor, bu akıntının salınımında kendimizden geçmiş olarak yaşamaya devam ediyorduk. Her gece aynı mekânda çıkıyordu Sabiha. Müzik başlamadan önce geliyor, provaları dinliyor, ardından program bittikten sonra Sabiha ile Karadeniz kıyısında uzun yürüyüşlere çıkıyorduk. Güzel insanların yanında kendimizi unuturuz. Ben de Sabiha’nın yanında kendimi unutuyordum sürekli. Sonra her sabah kendimi yeniden bulup onun yanında yitmeye gidiyordum. İlişkimiz tam da bu saat diliminin arasında geçerli idi.

Nasıl derler, olaylar hızla gelişti. Sabiha ile ailelerimizin karşı çıkmasına rağmen evlendik. Uzun dönem çocuklarımız olmadı. Bunu önceleri dert etmiyorduk ama bu durum aramızdaki halatı yavaş yavaş inceltiyordu. Sabiha kendini bir sürü sosyal faaliyete vurmuş, Halkçı partinin kadın kollarına girmişti. Bundan hiç hoşlanmasam da karşı çıkamıyordum bir türlü. Ben de kendime güzel bir stüdyo açmış, zengin çocuklarına ritim dersi vermeye başlamıştım. Hayatın ritmini aksak çalarken, efsunlu hikâyeler de kapımı tıklatmaya devam ediyordu.

Bir gün yine Mali çıkageldi. Aklında her zamanki gibi garip meseleler vardı. Benim standart bir hayat yaşamamı kafasına takmıştı Mali. Eskisi gibi hür olmadığımı, inançlarımı yitirdiğimi, bir kadın uğruna yeteneklerimi bit pazarına çıkarttığımı anlattı durdu. İnandım Mali’ye. Çocuğumuzun olmaması, Sabiha’nın kendini parti işlerine vurması giderek beni de düşündürür olmuştu. Çünkü eskiden çevremdeki herkes birer birer adam olurken, ben, sıraya girmeyerek adam olmayı reddetmiştim hep. Okuduğumuz romanlar, izlediğimiz filmler n’olacaktı. Taşrada iyi koca olarak yaşamaya devam mı edecektim. Kafam bu uyuz sorularla didişirken bir akşam bir konferans ilanı gördüm, daldım içeriye. Kendi kendinin fatihi ol diyordu konuşmacı. Sen de kendini fethet. Mesele büyük şehirleri fethetmek değil, kendi küçük benliğini ele geçirmekti. Sanki bunu tek başımıza yapabilirmişiz gibi. Sanki bunu bize söyleyen kişi benliğini ele geçirmiş bir fatihmiş gibi. Konuşmadan çok etkilenmesem de kendi kendinin fatihi olmak meselesi beni baştan çıkardı, dönüşü yoktu, gidecektim. Mali ile birlikte gizlice denizci kursuna yazılarak kaptık cüzdanı birkaç ayda. Sonra da bir sabah Sabiha’ya mektup yazıp kaçtım T.’den. İstanbul’a gelip ilk bulduğumuz sefere yazıldık. Bir miço olabilirdim, sabahlara kadar gemilerin motor sesini dinleyerek vertigomu azdırabilirdim, önemli değildi, olmayan çocuklarıma anlatacağım bir hikâyem olmalıydı. Gemiden gemiye, ülkeden ülkeye, denizlerden denizlere bir sürü ülke gezdik. Venedik’te Ezra Pound şiirleri ululadık Mali ile. Singapur Limanı’nda “Esme deli rüzgâr esme, alnımı yalayıp gitme” türküsünü çığırıp sabahladık. Güney Louisina’da gemiyi kırıp Route 65’i yapmaya kalktık. Mali korkutucu ağaçların tepesinde bir Kızılderili reisi gibi aşka ve şaraba yaltaklanırken, ben hayatımızı düşünürdüm. Hep çocukken yaptığım gibi, çevremdeki her şeyi uzaktan izliyordum. Sanki o an yaşanan anın içinden çıkmış, elimdeki görünmez makineyle anları kaydediyordum. Birçok kişi farkına varmasa da ben hâlâ her şeyi kendi uzağımdan seyretmeyi severim. Suskunluk, bildiğim ve öğrenebildiğim en iyi lisandır.

Bir gece köhne bir otelde girdiğimiz velvele sonucunda sınır dışı edilip Türkiye’ye teslim edildik. Her şey bir anda bitmişti. Mali’ye hep bu hikâyenin bir sonu olacağını söylüyordum. Anlatacak çok şey biriktirdiğimize inandı Mali. Bir süre bir asker arkadaşımın yanında kalıp 30’uma bastığım yıl T.’ye gittim ve polise yakalandım. Sabiha hakkımda bir sürü dava açmıştı. Kadınlar aldatılınca intikam almazlar, sadece hislerini dengelemek için küçük aldatma planları yaparlar. Hızla boşandık tabii. Hakkımda verilen hükmü de babamın sinsi avukatları sayesinde erteletmeyi başardık. Hikâyenin başladığı yere geri dönmüştüm. Sevdiğim kadını yüz üstü bırakmış, onun okuduğu belaların muhatabı olmuş, düşen bir uçak enkazına dönmüştüm.

Kendimi ehlileştirmek adına yalıdaki denizciler arasına karıştığım gecelerin birinde Yaşar Kaptan’ı tanıdım. Gür sakallı, insana aynı yakınlıktayken bile yukarıdan bakıyor hissi veren, Kazancakis’in Zorba romanından kaçmış bir karakter gibiydi. Anlatacak çok öyküsü vardı. Ama her keresinde yepyeni bir hikâyenin ortasını anlatır, gerisini bekletirdi. Denizcilerin çoğunda fark ettiğim bir özellikti bu, anakaranın bütüncül hikâyelerine karşı koymak adına her hikâyenin ortasını anlatıyorlardı. Kendi küçük öyküsüne karşı benim büyük öyküm ayaklar altında kalmıştı. Yalıdaki barınakta sekiz mülteci çocuğa bakıyor, üstelik yaşlı anasını da sürekli hastaneye götürüp getiriyordu. Denizin çağrısına uyup gitmiştik ama denizin hemen yakınımızdaki bu cevher gibi cevher yüreğin içinde ehlileştiğini görmemiştik. Yaşar Kaptan’ın yanında çalıştım bir müddet. Sonra annem rahmetli olunca babamın yanına döndüm. Annemden miras fındık bahçesine baktık onunla. Sabiha bir doktorla evlenmiş Halkçı partiden. Artık opera söylemeye başlamış. Çocukları olmuş. Adını Levent koymuşlar oğullarının. Sosyal medyada fotoğrafını gördüm Levent’in. İçimdeki buz dağı parçalandı.

Ara sıra mektuplaşıyoruz onunla. Beraber kodeste yatan iki karaşın arkadaş gibi olduk artık. Levent’i anlatıyor bana. Aslında böylece küçük küçük intikamlar alıyor benden. Rüyalarımda hâlâ buzdan denizi görüyorum. El eleyiz hep ve Sabiha Angie’yi söylüyor. Dehşetle uyanıyorum. Mali bahçıvanlığa başladı belediyede. Çevremizdeki büyüme halkasını epey genişletti. Belediyenin ağaçlarını kireçliyor sürekli söverek. Ve ara sıra bizim evin kapısına uzak ülkelerde sigarasız kaldığımızda söylediğimiz Ferdi Tayfur şarkısının sözlerini yazarak kaçıyor: “Haydi kalk, sigaranı unutma burası kapanıyor / Bu saatte bulamayız / Sigarasız da sabah olmuyor.”

İLGİLİ HABERLER