Kocaman bir kırgınlık İçin üç eksik senfoni; İnsan kendinde, Kendine doğru

Gitmek istemek sadece. Safi ve içten.
Gitmek istemek sadece. Safi ve içten.

Çünkü insan bir tek annesini terk edemez. O kordonun ayaklarımıza değil kalbimize dolandığının resmidir bu. Gitmek; kaleyi terk etme cesaretine sahip olmak değil, kalenin hatrını hiçe sayabilmeyi göze alabilmektir.

‘’umur derdik buna artık kalmadı sonra sonra anladım insan ancak güzel bir acıyla kalabilirmiş dünyada bazen gidilirmiş gitmekle ilgili şiirler okunurmuş ya da sonra uyandım başkasının ayaklarıyla devam ettim dünyaya’’ Seyyidhan Kömürcü


Şifası olmayan bir yaradır dünya. Kabukların bağlandığı zamanın içinde, zamana doğru.

16 yaşında falan olmalıyım, günlerin içimden geçtiği, gecelerin bir ülke sayıldığı yıllara ait bir zaman. Ali Şeriati, İsmet Özel, Kazancakis, Tolstoy, Heidegger, Sezai Karakoç falan yok o sıralar.

Gitmek kaderi değiştirmektir, der Cemil Meriç. İnsan kaderinin içinde bir gezgin. İnsan bir kaderden diğerine sürgün, insan kaderinin üstündeki bir kadere teslim.

Müslüm Gürses var, henüz açılamamak var, tarihi romanlar var tabi bir de. Şimdi düşünüyorum da iyi ki İsmet Özel yokmuş. Bir ‘Mazot’ bile rahatlıkla işimizi bitirebilirmiş o sıralar çünkü. Kişisel tarihimizin çok puslu zamanları. Kalbim hafiften tekliyor. Ev, baba imgesinin kalesi. O kaleden kaçma isteği dolmuş nedense içimize. Burcunda sallanan bayrağa yabancılaşmak falan değil hissettiğim duygu. Gitmek istemek sadece. Safi ve içten. Kavafis’in ‘’Bir başka kent bekleme sakın, hep aynı kente varacaksın’’ dizelerinden de henüz haberdar değilim. Hatta bir ceketim bile yok, ceketimi alıp gitmeye çoktan hazırım ama. Gidemedim. Sonrası yok. Eskimiş ve sivrilmişti kalbim. 16 yaşımın üzerinden bir 16 yıl daha geçti sonra. Başka bir dünya ağrısına, başka bir boşluk duygusuna sahibim artık. Aidiyet duygusunun yani vatan’ın bir anneye benzetilmesini hiç yadırgamıyorum. O gün bugündür anladığım şu çünkü insan bir tek annesini terk edemez. O kordonun ayaklarımıza değil kalbimize dolandığının resmidir bu. Gitmek; kaleyi terk etme cesaretine sahip olmak değil, kalenin hatrını hiçe sayabilmeyi göze alabilmektir.

Çünkü insan bir tek annesini terk edemez.

Gitmek kaderi değiştirmektir, der Cemil Meriç. İnsan kaderinin içinde bir gezgin. İnsan bir kaderden diğerine sürgün, insan kaderinin üstündeki bir kadere teslim.

Yol benim için yürümeyi öğrendiğim yerin adıdır, yani ömür.
Yol benim için yürümeyi öğrendiğim yerin adıdır, yani ömür.

Yol yolcunun bahanesi. Yolcu yola nispetle kalbine ağır. İbnü’l-Arabî’nin “Allah’a giden yol çok kısadır, lâkin biz görelim diye uzatılmıştır” sözünde, varılacak menzilin güzelliği kadar, bizatihi hakikat yolculuğunun anlamına atıf vardır. Zaten hakikati, hakikat yolculuğundan ‘ayrı’ düşünmenin bir mümkünü yok.

Müntehir şairlerin ‘bekleme odası’ olarak addettikleri ‘dünya’dan gidişlerini, ait olmadıkları yerden kopma isteği olarak okumanın çok anlamlı olduğu kanısında değilim. Ait olmama duygusunu aşan bir şey bu. Müntehir ve şair kelimelerini ne zaman yana yana görsem, aklıma hemen, itirazlarını gömlek ceplerinde taşıyan adamların hikâyesi geliyor. Kelimelerini yani cephaneliklerini saça saça dünyaya sataşan adamların gömlek cepleri sürekli kanar, bilmem hiç dikkat ettiniz mi buna?

  • Kırılgan itirazlar da değildir bunlar ama sürekli kanar gömlek cepleri. Beyaz güvercinler havalanmaz o ceplerden gökyüzüne doğru. İtirazlarını gömlek ceplerinde taşıyanlar çetesinin bekleme odasındaki ruh halleri de gitmenin en üryan resmidir. En, üryan.

İnsan yaşadığı oda’dan ümidini kestiğinde orayı yalnızca ‘bekleme odası’ olarak görüyor galiba. Buraya bir Hayyam dizesi gelmeli o halde; “öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik.”

Nasıldı o şiirin adı, kocaman bir kırgınlık için üç eksik senfoni; BİR: keşkeleri geride bırakmayı başarabilirsen bunun adı ‘gitmek’ olur ancak, yoksa hep kendine gömülür durursun. İKİ: yalnızca gitmediği yerlerde beklenenler iyi bilirler, denize paralel uzanmak bile iyi gelmez dağlara. ÜÇ: hoşçakal makamında sallanan bir elin ardında ‘kalanlar’ önemlidir. İnsan o aralığa bir ömür gizleyebilir bazen.

Bazen de bir ömre o aralığı sığdırmaya çalışırsın.

Yol benim için yürümeyi öğrendiğim yerin adıdır, yani ömür. Bir misafirliğin telaşı, yürüyememe kaygısı, koşmak istemenin sancısı ve yorgunluğun manasıdır. Yol, zihnimde bir metafor olarak da, sözlük anlamıyla da daimi olarak hakikatle temas halindedir. Benim çok kişisel yol hikâyem de bu sızının açtığı yaralara aittir biraz da. Yolda olmak iyidir’e inandığım -gönül indirdiğim- günden beri yoldayım. Bu benim için bir suskunluk biçimi de değil üstelik. Yol’a çıkmak yolun kendisinden bağımsız bir eylem türü değildir. Yolda olmanın ruhun ıstıraplarını bastıran sessizliği de hiçbir zaman sükûttan öte bir anlam taşımaz. Özlemenin en çok kondüktörlere yakıştığını anladığım gün, tren uykularına emanet edilmiş tek başına bir çocuktum ben, bu kısmı böylece buraya bırakıyorum. Yol hikâyem bundan ibarettir. Sonra hep tren düdüklerinde kaldı aklım zaten.

Dücane Cündioğlu’nun söylediğidir; “İnsan öyle bir yere gelir ki orada sadece yol ile yoldaş arasında değil, yol ile yolcu arasında bile bir fark kalmaz. Yolcu da, yoldaş da, yol da hep bir manada toplanıverir. İnsan kendinde, kendine doğru, kendince yürüdüğünü fark eder.