Kurtuluşun ölümü

​Kurtuluşun ölümü
​Kurtuluşun ölümü

Metni ezberlediğime kanaat getirdikten sonra, kâğıdı elimden alıp yırttı. Unutmamanın tek yolu sürekli hatırlamak ve tekrar etmekti. Bir ezginin sözleriydi bunlar. Ama anlamıyordum, insan sehpada niye sarıkla sallansın, sarık ki dedemin başına sardığı beyaz bez, nasıl uzansın Anadolu’nun türlü şehirlerine? O şehirlerde ne olmuştu?

Son günleriydi. Eline kalem kâğıt alıp, alelacele birkaç mısra söz yazdı.

“Teyzecim senin aklın ermez biliyorum. Ama bak, ne güzel sesin. Ben gidene kadar bunları ezberle. İleride, yani sen büyüyünce bu mısralar sana lazım olacak. Anlayacaksın bir gün.”

Anne yarısı bir yana ablam gibiydi. Henüz liseye başlamıştı. Almanya’daki okulları elinin tersiyle iterek peşine düştüğü, Türkiye’de imam hatip okuma hevesi, anasından babasından ayrı kalmayı göze alacak kadar büyüktü. Dört yılını Bursa’da bizimle birlikte geçirdi. Ortaokula kendi kültürünün yabancısı bir genç kız olarak başladı. Önce Almancı Türkçesini düzeltti. İnsan kendi dilini bulunca başlıyor hikâyesi. Kitap listeleri, dergi isimleri, Müslüman düşünürler, doğulu metafizikçiler, nihilist filozoflar, yeni vefat eden İslam kahramanları bir bir önüne geliyordu. Zeminini bulmuş bir neslin misali gibi, pencerelerini sonuna kadar açmış, her yönden esen rüzgârı odasına kabul ediyordu.

Gitmese ne iyi olurdu.

Giderken ardında bıraktığı sessizlik, kırık bağlamayla bir duvarda asılı kalmıştı. Aslında bütün meselem bu. Bitmese ne güzel olurdu. İnsan için mühim olan gelecektir derler. Ben geçmişte takılı kaldım. O günleri biriktiriyorum. İleriye bir yatırım olarak görmüyorum üstelik. Büyük bir özlem, büyük bir yoksunluk hissi bu.

Giderken ardında bıraktığı sessizlik, kırık bağlamayla bir duvarda asılı kalmıştı. Aslında bütün meselem bu. Bitmese ne güzel olurdu. İnsan için mühim olan gelecektir derler. Ben geçmişte takılı kaldım.

İnsan yaşadığı hayatı kutsallaştırmalı. Teyzem ve ben bu sözün hakkı için uğraştık. İslam bir gönül disipliniydi. Yüzünün berraklığını başka neye yorabilirim bilmiyorum. Her düşünürün bir zanaata yönelmesi gerektiğini kabul etmişti. En olmadı bir sanat derdi. Ahşap oymacılığı kas gücü istiyordu, üzerine düşemedi. Neyi sıra arkadaşı üflüyordu, olmazdı. Bağlamayı aldı eline, gidene kadar da bırakmadı. Her şeyin ve herkesin sustuğu yerde, onu kılıfından çıkarıp, söylenmesi gereken sözleri onunla bir söyledi.

Zaten zordu. Almanya’daki dazlaklardan yeni kurtulmuştu. Orada istenmiyordu. Türkiye’ye gelince de karşılaştığı şey farklı olmadı. Hatta daha şiddetli. Kendi toprağında inancı yüzünden yargılanmak ve kısıtlanmak neydi en iyi o görmüştü. 28 Şubat’ın sert tokadından nasibini fazlasıyla aldı. Okulu kapanana kadar giremediği bahçenin kapısında bekledi. Arkadaşlarıyla haftalarca eyleme katıldı. Her sabah üniformasını giyip, bağlamasını sırtına alıp yola düşüyordu. Okula girmeye çalışan öğrencileri başından tutup sokağa atanları, öğretmenlerin sessizliğini, arkadaşlarının gamsızlığını biriktirip geliyordu eve. Sonunda okulu kapandı. Çünkü okulun %90’ı kızdı ve örtülüydü. Dönemin milli eğitim müdürlüğü öğrencisiz okul olmaz deyip mührü vurmuştu.

Bana devrettiği bağlamasını da yaşadığım öğrenci evlerinden birine bıraktım.
Bana devrettiği bağlamasını da yaşadığım öğrenci evlerinden birine bıraktım.

Metni ezberlediğime kanaat getirdikten sonra, kâğıdı elimden alıp yırttı. Unutmamanın tek yolu sürekli hatırlamak ve tekrar etmekti. Bir ezginin sözleriydi bunlar. Ama anlamıyordum, insan sehpada niye sarıkla sallansın, sarık ki dedemin başına sardığı beyaz bez, nasıl uzansın Anadolu’nun türlü şehirlerine? O şehirlerde ne olmuştu?

Annem sabah namazlarına kaldırmaya başlayınca büyüdüm ben. Sehpanın sözlükteki anlamlarını bulunca büyüdüm.

Gitti ama dili bağlı değildi.

Teyzem işin ehliydi. Sıkı hazırlamıştı planını. “bir gün konuşur devleşen bedenimiz / sevdamızla mayaladığımız bu toprak / ahdimize nankörlük etmez” diye bitiyordu ezberim. Hey, Heeyy! Teyzem bana okkalı bir sorumluluk yükleyip dönmüştü baba evine. Geç olsa da anladım. Tüm gayesi dilime ektiği tohumun yüreğimde filizlenmesiymiş meğer.

Ergenliğim ve gençliğim, derslerin ve sınavların dışında büyük-küçük tercihler yapmakla geçti ya da ben öyle hissediyorum. Herkes gibi yani. Çoğu zaman neyi neden yaptığıma dair bir fikrim yoktu. Ama her tercihim bir anlamın bütünü gibi yolun sonunda birleşir oldu. Kör karanlıkta kalsak bile uzaklardan cılız bir ışığın belirmesi yeter bir yönde karar kılmaya. Berrak bir zihne ve tüm yaşananların kayıtlı olduğu bir dokümana hâkim olmasak da aldığımız kararın doğruluğunu hissetmemiz bundandır.

“Suçumuz adımızda saklıdır.”

Her şey apaçık ortadadır yani. Görmek için zaman gerekir. Fitili tükenmiş bir ateşin, kavını bir başka yangına vermiş olması gibidir. Bittiği yerde başlar insanın hikâyesi. Umut sabır ister. Geç anlarsın.

Her şey apaçık ortadadır yani. Görmek için zaman gerekir.
Her şey apaçık ortadadır yani. Görmek için zaman gerekir.

Toplumsal hafıza aşağı yukarı böyle bir seyirden geçiyor insanda. Umutların tükendiği, kaybetmenin kesinleştiği yerden parlıyor ateş. Ve muhakkak bir zafere, bir başarıya sebep oluyor yangınımız.

  • Doğru olan gizlemez demiş miydi biri? Farkında olmadan seviyoruz, üzerine düşünmek gerekmeksizin doğru kararlar veriyoruz. “Önce yap, sonra açıklarsın”da biraz da bu gizli. Bütün müdahalelere, kısıtlamalara ve engellere karşın, üzerine asfalt dökülmüş toprak bir filizi bir aralıktan gönderiveriyor elbet.

Kötülük bir kere gelir, iyilik sürekli tekrar etmeli kendini.

Genç olmanın başlı başına bir sorumluluk olduğunu düşünerek yaşlanıyorum. İmkan ve isyan çağında kolayı reddetmekle vazifeliyiz çünkü. Çünkü sular teyzemin matarasını dolduracak kadar berrak değil artık. Onun geleceğini çalan şeye benim bağışıklığım var. Tarihin zehirli sularını hafızamdan atarsam hastalanırım, biliyorum.

Havalimanındaki giden yolcu tabelası gibi aklıma çakılı mazi. Gitmek zorunda kalanı uğurlamak sana düşüyor. En zoru da bu belki.

Teyzemin kısa bir ezgiye sığdırdığı ahını ve o kayıtsız gerçekliği unutmak mümkün değil. Unutmak hata. Hâlâ ezberimde, hâlâ tekrar ediyorum. Üzerinden çok zaman geçti. Artık annelerin gençlik hikâyeleri o yaşananlar. Unutulmuş birer anı bazıları için, hatta gündem dışı. İnsan geçmişe takılı kalınca kolaylıkla kıyaslayabiliyor yaşananları. Seni dinç tutuyor yaran, acıyı biliyorsun ve tetiktesin.

Bana devrettiği bağlamasını da yaşadığım öğrenci evlerinden birine bıraktım. Hikâyesi tam da oradaydı ve anlatmaya devam etmeliydi.