Mana ilmiyle bildim kendimi

İnsan dünyaya geldiği andan itibaren yaşamak ve keşfetmek için öğrenmeye başlar.
İnsan dünyaya geldiği andan itibaren yaşamak ve keşfetmek için öğrenmeye başlar.

İnsan kâinat denilen deryanın küçük bir timsalidir; zira ona mertebe-i câmia yani insan-ı kâmil mertebesi bahşedilmiştir. Bu mertebe vesilesi ile insan kâinatta bulunan her zerreden nasibini alır, her bir detaydan bir örnek barındırır kendinde. Öyleyse bir derya olarak insanın kendini bilmesi, ona bir istikamet yolu sunar, yolunu kaybetmek istemeyen herkes için elzem bir husus hâline gelir. Kendine bilmek, insanı "ben" zannettiği sahte benliğin kabuğundan sıyırıp iç âlemin tatlı huzuruna kavuşturur.

Biz bizi bilmez idik bizi kendinden eyledi

Eşkere kıldı bizi, kendin pinhân eyledi.

Yunus Emre

İnsan, fıtratı gereği "bilme isteği" ile dünyaya gelir. Öyle ki bu istek vesilesi ile hayatı keşfetme ve sürdürme imkânına sahip olur.

Merak eder, soru sorar, yanıtlar arar kendine ve nihayetinde kâinatta var olanı bilmek için çabalar. İnsanın doğasında yer edinmiş olan bu temel içgüdü, yüzyıllardır birçok filozof için bir merak unsuru olmuştur. Aristoteles'ten Spinoza'ya, Kant'tan Nietzsche'ye birçok düşünür bu konu üzerine sorular sormuş, bilme isteğinin kaynağını açıklamak adına hipotezler üretmiştir. En çok öne sürülenlerden biri de bilmenin bir arzudan kaynaklandığı ve bu bilme arzusunun hazza ulaşmanın bir yolu olduğu hipotezidir. Hazza ilave olarak, bilmenin mutluluğa götüren yollardan biri olduğu da tartışılan diğer bir husustur.

İnsan dünyaya geldiği andan itibaren yaşamak ve keşfetmek için öğrenmeye başlar, öğrendikçe bilgisi artar, bilgisi arttıkça olgunlaşır ve hayatını idame ettirecek bir birey hâline gelir.

Metafiziksel yahut ontolojik açıdan incelendiğinde ise bilme isteğinin en temel fonksiyonunun insanın kendini bilmesi yani "kendilik bilinci" olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. J.J. Rousseau en faydalı ve aynı zamanda en az sahip olunan bilginin kendini bilme olduğunu söyler. Aynı zamanda birçok dinde de insanın kendini yani özünü tanımasının önemli olduğu vurgulanır; zira kendini tanıma yolunda gayret sarf eden insan, yaşamının manasını idrak etmeye çalışacak ve yaratıcısı ile derin bir bağ kurmuş olacaktır. Psikoloji literatürü incelendiğinde ise yine insanın kendini bilmesi ve tanımasının her zaman önemli olduğu görülecektir. Psiko-dinamik ya da davranışçı, hangi ekolü benimsediğine bakılmaksızın birçok uzman, insanın anlam sorgulamasını ve bu anlamın yeniden inşası için kendini tanımanın zorunluluğunu dile getirir. Bu şekilde insan, hayatı yaşamaya değer bulur ve ruhsal anlamda bir iyi oluş hâli sergiler.

O hâlde nedir bu "kendini bilme" hadisesinin ehemmiyeti, insana gerçekten faydalı mıdır?
O hâlde nedir bu "kendini bilme" hadisesinin ehemmiyeti, insana gerçekten faydalı mıdır?

O hâlde nedir bu "kendini bilme" hadisesinin ehemmiyeti, insana gerçekten faydalı mıdır? Kendimde neyi bilirsem işime yarar yahut kendi hakkımda bildiğimi zannettiklerim şimdiye dek ne kadar şifa oldu bana? İnsan kâinat denilen deryanın küçük bir timsalidir; zira ona mertebe-i câmia yani insan-ı kâmil mertebesi bahşedilmiştir. Bu mertebe vesilesi ile insan kâinatta bulunan her zerreden nasibini alır, her bir detaydan bir örnek barındırır kendinde. Öyleyse bir derya olarak insanın kendini bilmesi, ona bir istikamet yolu sunar, yolunu kaybetmek istemeyen herkes için elzem bir husus hâline gelir. Kendine bilmek, insanı "ben" zannettiği sahte benliğin kabuğundan sıyırıp iç âlemin tatlı huzuruna kavuşturur. İlahi tüm isim ve sıfatları barındıran insan için, dünyevi ilim ve beceriler adına çabalayıp kendisi ile ilgili olmayan her şeyi biliyorken kendilik bilgisinden bîhaber olmak özünden mahrum kalmayı beraberinde getirecektir.

  • Hz. Mevlâna bu mahremiyete sitemini şöyle aktarır: "O zâlim bilgin, bilginlerden yüzbinlerce üstünlük elde etmiş, bir hayli bilgi sahibi olmuş da, kendi rûhunun, kendinde bulunanın hakîkatını bilmiyor." Peki, ne oluyor da insan bilmek için yaşıyorken, içindeki en temel güdü bu iken "zâlim bilgin" oluveriyor?

İnsan dünyaya geldiği andan itibaren yaşamak ve keşfetmek için öğrenmeye başlar, öğrendikçe bilgisi artar, bilgisi arttıkça olgunlaşır ve hayatını idame ettirecek bir birey hâline gelir. Lakin modernite etkisiyle öğrenilen her şeyin dünyada bir işlevi olması gerekiyordu, böylece "faydalı bilgiye" ulaşılıyordu. İnsan, sahip olduğu bu faydalı bilgi ile toplumsal statü, unvan ya da teknolojiye erişim imkânı buluyordu. Bu da birçok filozofu haklı çıkarıyordu belki de. Heybemize doldurduğumuz her bir bilgiden haz alıyorduk böylece.

Bilgi, varoluşsal huşû sunmak yerine niceliksel değeri ile kıymet bilen bir kavram hâline geliyordu.

İnsan için böylesine kazanım sağlayacak bir bilgiyi kenara bırakmak, bu bilginin ruhuna faydasının olmadığını kabul etmek, inşa ettiği sahte benlik kostümlerini çıkarmak öyle ağır bir hâl alıyordu ki insan kendini usulca bir yabancılaşma çukuruna götürüyor ve kendi eliyle, kendi benliğine en büyük zalimliği yapmış oluyordu.

Oysaki saf benliğin, varoluşun farkına varabilmek, iç gerçekliğin peşine düşmek, insanı halis bilgiye ulaştırıp şuurlu birer bilgine dönüştürecektir. Şeyh Galib'in "Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen Merdum-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen" mısralarında dediği gibi hayat serencamında, şahsımıza hürmet ile yaklaşıp mutlak ve sonsuz bilgiye erişmek hazinemizin hep en kıymetli parçası olacaktır.

Kaynakça

İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bulmak, Papersense, 2018 Michel Faucault, Bilme İstenci Üzerine Dersler, çev.: Kerem Eksen, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2016