Musibet isabetten gelir

Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz.
Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz.

Hz. Ömer'in (r.a) tavrı musibeti içinde barındıran kader hususunda bize bilgi sunmaktadır. Kaderden her halükârda kaçma imkânımız gözükmemektedir. Kader bizi topyekûn kuşatmıştır. "Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Hud/56." Selim olan, elbette gördüğü musibetlere karşı tedbirini alır. Elinden gelen iyi sebeplere sarılır.

Musibet, "isabet"ten gelir. Kendisine musibet gelenler aslında isabete uğramış olanlardır. Bunlar, kendisine bir şekilde erişilenler, bir şekilde kendilerine dokunulanlardır. Kubbealtı lügati "musibet" için "İnsanın başına ansızın gelen belâ, felâket, dert, sıkıntı" tanımlamasını yapmaktadır. İnsanın ansızın başına gelen belâ, felâket, dert ve sıkıntıda, o saklı el elbette Allah'ın elidir. Bunu biraz daha açıklamaya çalışalım: Musibet, isabetten geliyorsa, isabet eden bir şey, diyelim ki "gizli bir ok"un, "görünmeyen bir ok"un, sizi ya da başka birilerini bulma durumu söz konusudur. "Atan" ve "kendisine atılan", bir de "atma eylemi" bir bütünlük hâlinde ele alınmalıdır. Musibeti oluşturan yani oku atan, musibete uğrayan yani oku yiyen kişi arasında her daim bir illiyet söz konusudur. Musibeti gerçekleştiren yani isabet ettiren biri olduğu bilinse, insanın musibetten kaçamayacağı da akla gelir.

İnsan kendisine isabet edecek musibetten, yani bir nevi musibetle süslü kaçınılmaz kaderinden kaçabilir mi? Kaçamaz. İslam tarihi muhtemel musibetlerden kaçmamızı söylese de, kadere mütevekkil kişilerin musibetlerden kaçan insanları hor gördükleri de görülmüştür. Hz. Ömer'in (r.a) Şam'a doğru yola çıkarken Serg denilen bir yerde kendisini karşılayan Ebu Ubeyde b. Cerrah ile komuta kademesindeki arkadaşlarının ona Şam'da bir veba salgını olduğunu söylemeleri üzerine Hz. Ömer'in (r.a) tavrı bizlere güzel bir ders vermektedir.

  • Çoğu İslam âlimleri ve ulemasıyla meşveret ettikten sonra Şam'a gitmemeyi, dönüş hazırlığına başlamayı uygun görmesi üzerine Ebu Ubeyde bin Cerrah'ın Hz. Ömer'e (r.a):
  • "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diye sorması üzerine Hz. Ömer (r.a):
  • "Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz." demiştir.

Kaderden her halükârda kaçma imkânımız gözükmemektedir.
Kaderden her halükârda kaçma imkânımız gözükmemektedir.

Hz. Ömer'in (r.a) tavrı musibeti içinde barındıran kader hususunda bize bilgi sunmaktadır. Kaderden her halükârda kaçma imkânımız gözükmemektedir. Kader bizi topyekûn kuşatmıştır. "Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Hud/56." Selim olan, elbette gördüğü musibetlere karşı tedbirini alır. Elinden gelen iyi sebeplere sarılır. Allah başka bir şey dileyip kulun tedbirini delerse, başka bir şey dileyip insan önüne koyarsa buna rıza göstermek ve razı olmaktan başka elde bir şey gelmez. İnsan bir şey yapmayı ilkin şetm eder, sonra onu fehmeyler, sonra ona niyet ve ona kast eyler. Allah elbette bunun her aşamasında olup bitenden haberdardır. Olup biteni kuşatır. Ama insanın şetmi de fehmi de niyeti de sanki cüzi iradede fokurdayıp durmasına rağmen henüz bir kast gerçekleşmediğinden insan iradesi henüz kast olmadığı için tecelli bulmuş sayılmaz.

Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Hud/56.

Ancak tüm bu hususlarla kast devreye girerse Allah da eylemin gerçekleşmesine, iradenin o minvalde tecellisine karışmaz. Yoksa cüzi iradenin külli iradeden ayrılmasının bir anlamı olmalıdır. Cüzi iradeye bir şeyleri yapabilme, bir şeyleri irade edebilme hakkı tanınmalıdır. "Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı. Allah bunu, inananları güzel bir imtihana tabi tutmak için yapmıştı. Doğrusu O işitir ve bilir." (Enfal/17) Akankal'dan çıkan Kureyş ordusu Peygamber Efendimizin (s.a.v.) "İşte Kureyş, gurur ve iftihar ile geldi, Allah'ım bunlar senin Resul'ünü inkâr ediyorlar. Bana verdiğin vaadi senden istiyorum ya Rabbi!" duası üzerine gökyüzü orduları devreye girer. Cebrail Resul'e (s.a.v.) "Bir avuç toprak al, onlara doğru at." der. Savaş başladığında Resulullah'ın (s.a.v.) "Yüzleri kurusun!" bedduası ile elindeki bir avuç çakılı düşman tarafına doğru savurduğu söylenir.

Bir avuç çakıl düşman ordusunun gözlerine doluşmuş ve düşman gözlerini temizlemekten, bir şey görememekten şikâyetçi bir şekilde ne yapacağını bilememektedir. Elbette dağılırlar ve bu savaştan müminler galebeyle ayrılırlar. Savaştan sonra düşmanları öldüren ya da esir alan Müslümanların bu durumdan övünmelerine bu ayet iner. Müslümanlar savaşı kendilerinin kazandıklarını zannetmektedirler. Durumu kendi kılıçlarının gücüne, kendi kahramanlıklarına yormaktadırlar. Oysa iftihar etmeleri övünmeleri boşunadır, çünkü düşmanı kendi güçleriyle yenmemiş, Allah'ın ve meleklerinin yardımını almışlardır. İsabet ettirenin insan olmadığı, eldeki bir avuç çakılı düşman gözlerine taşıyanın Allah olduğu, görünüş itibarıyla onlar atmış olsa da isabeti tutturanın Allah olduğu; sonucu ve etkisini Allah'ın tanzim ettiği söylenir o ayette. Elmalılı'nın da dediği gibi "Görünüşte yer alan fiillerimizin yaratılışı, görünüşteki etkilerinin ötesinde ve üstünde olan gizli ve hakiki etkinin ispatı ve gerçek etken Allah'ın gücü ve kuvvetidir." Ve amenna.