Sağlam bir hikayemiz yoksa inşa edilen hiçbir metin güçlü olamaz

En çok insanları merak ediyorum.
En çok insanları merak ediyorum.

Bizi etkileyen felsefe, nasıl önceden kazanılmış bilgiler üzerine eleştirel düşünme biçimiyse, öykülemek de bunu işin içine duygu ve sezgileri katarak yapar. Yavaşlamamızı, yaşananları kurgulayıp yeniden bakmamızı, hayatı sayısız aynadan ve öteki bilinçlerden geçirmemizi, sınamamızı sağlar.

Yazar Yıldız Ramazanoğlu ile hayatının öne çıkan kavramlarını, yaşantısına etki eden yolculukları, şehirleri ve son yıllarda yazın dünyasında -özellikle öykü alanında- gözlenen hareketliliği konuştuk…

Mazlumlar, şehirler, ülkeler ve kadınlar… Sizin hayatınızın yoğunluğunda bu dört kavramın öne çıktığını görüyoruz. Nedir bunların hayatınızdaki yeri?

Yıldız Ramazanoğlu, Zilha Günü.
Yıldız Ramazanoğlu, Zilha Günü.

Babam sonucu ne olursa olsun mazlumun yanında olmamızı isterdi. Yolda şiddete uğrayan, kadın ya da erkek, birini görünce hiç düşünmeden kendini ortaya atışına çok şahit olmuşuzdur. Haksızlıklara karşı koyabilsek keşke… Yedi yaşımdayken akranım olan bir Alman kızı bizde kaldı bir sene. Annesi babası Hamburg’a dönerken çok üzüldü, annenin arkasından ağlamanın dini, dili, milliyeti, rengi, yaşı olamayacağından “başka, öteki ve yabancı” fikri yıkıldı zihnimde. Hakkı çiğnemek meselesi çocukken oluşuyor, öğreniliyor çeşitli temsiller yoluyla. Başka dünyalar, başka ülkeler, özelde Avrupa, küçük kız kılığına girip evimize gelmişti öte yandan. Bir yıl sonra gidince krater çukuru gibi bir boşluk oluştu hayatımda. Onun yerini doldurmak, belki de başkalarındaki parçalarımla karşılaşmak için ne bulursam okumaya başladım. Sonra da üniversite biter bitmez Avrupa’yı kuzeyden güneye, doğudan batıya ağabeyimle dolaştık. Angelika’yı ve ailesini ziyaret ettik Hamburg’da. Sonra bir yandan Amerika’ya, bir yandan Doğu’ya çevrildi rota. Kadın zirvelerine katıldım ve ete kemiğe bürünüp “kadın” diye “erkek” diye görünmemizden eşitsizlik şiddet ve tahakküm üretilmesinin zemini üzerine kafa yormaya başladım.

“İçimden geçen şehirler” diyorsunuz. Onca şehir arasında en çok kendinizin hissettiğiniz şehriniz var mı? Nedeniyle açıklar mısınız?

İyi bir okur olmaya çalışıyorum.
İyi bir okur olmaya çalışıyorum.

Ankara, içine doğduğum ve insanoğlunun sıralı ve sırasız başına gelebilecek kimi başlangıçları ve sonları yaşadığım küçük sahici ve gerçek bir yer. İstanbul ise 1990’dan beri yaşadığım yer. İmkânların ve eşitsizliğin şahikası, poz vermenin mekânı, büyük adamların, büyük yazarların, büyük konuşanların, büyük tüccarların göz kamaştırdığı, ufakların ise un ufak edildiği gayya kuyusu. Maraş deseniz ata yurdum. Bu üç acayip şehri saymazsak Türkiye’nin gittiğim çoğu şehrine hayran kalır, bir sene de olsa, burada yaşasam derim. Fakat anayurt ruhunun devamı olarak kelime anlamı “süt” olan Halep’te de uzun süre kalmak isterdim.

Çok gittim belki ondan, belki Hz. İbrahim’in beslediği koyunların sütünü yoksullara dağıttığı şehir oluşundan… 2010’da bir ara birkaç arkadaş ev tutmayı düşünmüştük, sırayla kalalım, çocuklarımız gelsin buralardan başlayıp Orta Doğu’nun ruhuna aşina olsunlar, Arapça öğrensinler diye hayaller kuruyorduk ki savaş patladı. Yaşanır dediğim yerlerden biri de New York. Bir an durunca yerlere düşülen şehirler, henüz çaresi bulunamamış virüslere benziyor. Düşünmek için sonsuz imkânlar bahşediyor bu kıyameti andıran distopik şehir. Tersinden bir Nuh’un gemisi, sanki yeryüzünde olup biten her şeyin özetini barındırıyor. İki şehirde birden yaşama imkânı olsa biri NY olabilir. Neyse ki İstanbul da biraz böyle. Kafası karışık ve dumanlı şehirlerden. Yavaşlayan(cittaslow) şehirlerde yaşamak istiyorum, deriz; ama bu resmi görüşümüzdür çoğu kez.

Sağlam bir hikâyemiz yoksa inşa edilen hiçbir metin güçlü olamaz.
Sağlam bir hikâyemiz yoksa inşa edilen hiçbir metin güçlü olamaz.

Deneme, öykü, roman türünde kitaplarınız var. Bu türler içinde hangisini kendinize en yakın hissediyorsunuz? Bir de kitaplarınız içinde “Beni en iyi bu kitap temsil ediyor.” dediğiniz bir kitabınız var mı?

Hepsinin başı hikâye. Aslında en teorik yazıda bile mutlaka hikâye anlattığım bir bölüm vardır. Sağlam bir hikâyemiz yoksa inşa edilen hiçbir metin güçlü olamaz. Bizi etkileyen felsefe nasıl önceden kazanılmış bilgiler üzerine eleştirel düşünme biçimiyse, öykülemek de bunu işin içine duygu ve sezgileri katarak yapar. Yavaşlamamızı, yaşananları kurgulayıp yeniden bakmamızı, hayatı sayısız aynadan ve öteki bilinçlerden geçirmemizi, sınamamızı sağlar. Yazdıklarım arasında parçalanıp dağıldığımdan tek bir temsilden söz etmek çok zor.

İyi bir okur olmaya çalışıyorum. Mırıldanır gibi yazdığım oluyor, ama ilerletme arzusu yok.

"Yazı aleminde ne var ne yok" diye bakmaya gelenler için, övgülerin aciliyeti var

Son yıllarda öykünün gözle görülür bir yükselişi söz konusu. Özellikle kadın yazarların çalışmaları oldukça göz dolduruyor, dikkat çekiyor. Siz bu yükselişi ve yönelişi neye bağlıyorsunuz?

İlginizi çekebilirİmgeler sûretler

Biz genelde bohem hayatlar yaşamıyoruz. Canlılığı idame ettirmenin ağır sorumluluğu altındayken, hayat hiç kimseye yazmak için izin vermez, istisnalar hariç çoğu kadına iki kere vermez. Fakat imkânlar gelişti, tuhaf bir alan açıldı, kadınların yazması hezeyan gibi görülürken, bu işin itibarı yükseldi hatta küçük bir çevrede de olsa değer atfedildiği günleri idrak etmeye başladık. Bunlar yazmayı hayat memat meselesi olarak görenler için hiç önemli değil elbette. Jane Austen kitaplarına ölünceye kadar imzasını atamamıştı mesela, “by a lady” yazabiliyordu yayınevleri, yazmayı bıraktı mı hayır. Fakat yazmaya hobi olarak girişenler için, bir hevesle “yazı âleminde ne var ne yok” diye bakmaya gelenler için övgülerin âciliyeti var. Kadınların aynaya bakma, “geçenlerde” diye başlayıp üç saat konuşabilen ninelerini sabırla dinleme, lafı dolandırma, ayrıntılara takılma alışkanlığı da birikimin oluşmasını kolaylaştırıyor. Kayda değer bir hikâyemiz olduğunun, kayıt altına almazsak günümüz koşullarında yok sayılacağımızın keşfi de yazmayı tetikledi.

En çok insanları merak ediyorum. Dağılmış parçalarıma denk gelip toparlanmak ve bütünlenmek gibi. Çoğu seyahatten 'artık eskisi gibi olamam' duygusuyla dönüyorum.

Çoğu seyahatten 'artık eskisi gibi olamam' duygusuyla dönüyorum.
Çoğu seyahatten 'artık eskisi gibi olamam' duygusuyla dönüyorum.

Başörtüsü diye bir meselemiz olduğunu ve bu meselesinin devam ettiğini son günlerde yaşanan olayları düşününce daha çok kabul etmek zorunda kalıyoruz. 28 Şubat ve günümüz şartları düşünülünce bugün yaşananlara nasıl değerlendirebiliriz?

İnsanları susturarak arzuları hilafına tanımlamanın, küçük kutucuklara yerleştirmenin, ne yapmaları gerektiğini buyurmanın, en temel haklarını türlü çeşit iddialarla çiğnemenin nasıl bir şiddet olduğunu yaşayarak gördük. Bir daha tekrarlanması mümkün görünmüyor fakat ihtimal dışı değil. Bu acı ve pahalı tecrübeyle gelen insani kazanımlarımızın ise bir yansıması olmalı. Başkalarının acısına daha kolay aşina olmak, birbirimizin hakikatine, taleplerine hakkaniyetle eğilebilmek mesela.

Sizi takip takip etmek, soluk soluğa bir dünya turuna çıkmak gibi bir duygu. Sizi yollara düşüren sevdadan bahseder misiniz?

İnsan büyüsü diyebilirim. En çok insanları merak ediyorum. Dağılmış parçalarıma denk gelip toparlanmak ve bütünlenmek gibi. Çoğu seyahatten “artık eskisi gibi olamam” duygusuyla dönüyorum. Birkaç ay önce Güney Afrika’daydım ve ne oldu şimdi diye anlamak için kağıtlara o kadar çok yazdım ki, sonunda bu yolculuğun her dakikasının, “apartheid” gerçeğiyle en çıplak biçimde karşılaşmanın benim için bir dönüm noktası olduğunu fark ettim.

Anlatımınızda çoğu kez bir şiirin sesi takılıyor kulağımıza. İmgeler, betimlemeler şiire çağırıyor bizi. Edebiyata şiirle başlayan biri olarak bugün şiirle aranız nasıl?

İyi bir okur olmaya çalışıyorum. Mırıldanır gibi yazdığım oluyor, ama ilerletme arzusu yok.

İdeolojilerin bayrağını dalgalandırmak edebiyatın işi değil

Politika ve edebiyat kavramlarının birbiriyle olan münasebeti hakkında neler söylemek istersiniz? Sanatçı günceli yazarken ideoloji ile olan mesafesinin sınırlarını nasıl çizmeli?

Edebiyat da politika gibi hayatın içinden yükselir.
Edebiyat da politika gibi hayatın içinden yükselir.

Politika yüklü bir kavram. Toplumsal talepler arasında dengeler kurmak, güç ve kaynakları âdil biçimde dağıtmak, ortak fikirler yaratmak, uzlaşmak gibi birçok şey var işin içinde. Öte yandan karşıdakini yıpratarak ayakta kalma sanatıyla da ilişkili. İleri geri adımları çağrıştırıyor ve bir arada yaşamanın yöntemlerini bulup çıkarmak zorunda. Edebiyat da politika gibi hayatın içinden yükselir, hayal kurgu ve muhayyilenin içinden geçerken bile var olan gerçeklikleri temel alır. İdeolojilerin bayrağını dalgalandırmak edebiyatın işi değil. Başka hiçbir disiplinde duyamayacağımız seslere, fısıltılara, iniltilere, karanlıkta görünmeyen ama varlığını hissettiğimiz renklere yönelir edebiyat. Anlamların buyurganlığını parçalamak ve kelimeleri yeniden inşa etmek içindir. Her türlü iktidarla vesayetle verili söylemlerle belli bir mesafenin korunması gerek şart. Fakat politikacıların edebiyata ilgi duymaları onları daha âdil, katılımcı ve paylaşımcı yapar, her bir insanın paha biçilmez değerini göz önünde bulundurabilen politikalar üretme yolunda ilham verir.

Edebiyatın sinema ile olan münasebeti hepimizin malumu... Sinema edebiyattan besleniyor desek de abartmış olmayız. Sizin eserlerinizden de birinin beyaz perdeye aktarılma durumu olsa hangi eserinizi tercih ederdiniz?

Hikâyelerim giriş-gelişme-sonuç biçiminde değil, çoğu ortadan başlayıp bitmeden sonlanıyor. Yönetmen gözüyle etkileşime geçebilecek öykülerim var sanırım.