Sanatçının genç bir narsist olarak portresi

cins
cins

Narsist mesela iddia üzerine üç haftada Dorian Gray’in Portresi’ni yazıp matbaaya verir. Daha Yeşilçam’da rol kesemezken gidip Hollywood filminde oynar. Ya da kalbini yakanlara şiir püskürtür. Yüzbaşısı bile olamadığı ordunun başkomutanı olur. Kendini vekil seçmeyen partinin liderliğine yükselir.

“Sanatçı” dediğime bakmayın; James Joyce’un kitabına nazire olsun diye o. Yoksa narsistin sanatçısı siyasetçisi cemaatçisi olmaz. Kelimenin karizmatik tınısını da bir tarafa bırakın lütfen. Narsizm, tedavi edilmesi gereken lanet bir kişilik bozukluğu; narsist de bozuk kişilikli marazlı bir herif.

Herif diyorum, çünkü şu mendebur narsist milletinin yüzde sekseni erkekmiş. “Yapılan bilimsel araştırmalara göre” demeyi unutmuşum, pardon. İşte bu bilimsel araştırmalarda bir şeyi daha fark etmişler: Narsizmin nedeni, annenin ya da anne yerine geçen kimsenin çocuğun kendini benzersiz ve harikulade hissetme arzusunu aşırı doyurması veya çocuğu hiç tınmaması.

Yani çocuk annenin projesi olabilir. Ya da tam tersine onu görmezlikten gelmiş de olabilir. “Şahane bir çocukluğum oldu,” diye konuşan koca ağızlı adamlara ayrıntı sorun derim. Nasıl şahane yani? Yoksa rezil bir çocukluk geçirdin de bizi mi yiyorsun?

“Proje çocuk” lafı kafanıza takılmış olabilir. İlk duyduğumda benim kafama takıldı. Bir insanın hayatını daha bebekliğinde çalmanın en güzel yolu onu hayatta elde etmek istediğimiz ama edemediğimiz ihtişamın içine yerleştirmek. Ben okuyup doktor mühendis avukat olamadım, sen olacaksın; çünkü sen muhteşemsin, aslanım koçum benim, yürü kim tutar seni!

Tutarlar ama. Projelendirilip sokağa salınan çocuk gerçeğin sopasını mutlaka yiyecektir. Bunu kaldıracak kudrete malik olmadığı için de sahte bir ihtişam uydurur kendine. Muhayyel tahtında oturan bir prenstir o artık.

Mozart gelsin aklınıza. Dört yaşındaydı ve piyanoyla ilk bestesini yaptı. “Müthiş!” değil mi? Bence değil; çünkü hangi aklı başında anne baba dört yaşındaki çocuğunu dünyanın en çok disiplin gerektiren müzik enstrümanının başına oturtup beste yapmaya zorlar? Bırak koşsun oynasın çocuk. Çok yetenekli ve arzuluysa şarkılar söylesin; eline geçen nesneyi saz yapıp çalsın. Su akar yatağını bulur. Yok; senin derdin kendi narsistik ihtiyaçlarını çocukta tatmin etmek. Ama o proje gerçekleşmez, akim kalır.

Hayat acımasız çünkü. Sen istediğin kadar annenin babanın projesi ol, bir işte mükemmeliyete var; önünde sonunda biri karşına çıkıp “Lan mal mısın, önüne baksana!” diyecektir.

Benim dikkatimi bilhassa çeken narsist tipi bu değil, öte yandan. Proje çocukların çok sıkıcı olmak dışında bir özellikleri varsa empati kuramamaları, gerçek hislerle donatılmamış olmaları. Mozart’ın besteleri gibi yani: Muhteşem, harikulade, mükemmel; ama ne hissederiz, hiçbir şey.

Daha ilginç olan narsistler rezil, aşağılanmış, pislik yerine konmuş çocukluklarını tersine çevirmek için bir ömür oradan oraya savrulan ikbal avcıları. Edebiyatımızda da var bunlardan, medyamızda da; siyasetimiz de bu tip narsistlerin uğrak yeri, dinî ve kültürel hayatımız da.

“Sıfırdan” milyarder olan işadamlarının böyle bir çılgınlığı niye yaptığını hiç düşündünüz mü? “Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı”daki gencin narsistik intikam tutkusunu kendinize yakıştırabilir misiniz? Yürür gidersin; mağlup olduysan önündeki maçlara bakarsın. İnsanlar böyle yapar. Ama bir narsist bunu asla hazmedemez.

Narsist mesela iddia üzerine üç haftada Dorian Gray’in Portresi’ni yazıp matbaaya verir. Daha Yeşilçam’da rol kesemezken gidip Hollywood filminde oynar. Ya da kalbini yakanlara şiir püskürtür. Yüzbaşısı bile olamadığı ordunun başkomutanı olur. Kendini vekil seçmeyen partinin liderliğine yükselir.

Nedeni hep incinmişlik duygusu. Narsistler bu incinmişlik duygusunu tamir etmek için gerçeği çarpıtırlar. Gerçeği de kavrayamazlar zaten. Hem manipülasyon yaparlar hem de kendilerini inandırırlar. Bunun için de onlara inanan çok olur.

Ben bu yazıyı yazdığım günlerde verdiği bir röportajda “On yıl sonra ülkemi kurtaran kahraman olmak istiyorum,” diyen Beşşar Esed’in mahva sürüklediği ülkesi hakkındaki meseleyi herhangi bir yönden kavrayabildiğini kim söyleyebilir?

Bütün diktatörler gibi Beşşar Esed de narsist. O muhteşem çünkü ve muhalifler onun içindeki çocuğun kalbini kırdı. Dalga geçtiğimi düşünebilirsiniz. Ne yazık ki dalga geçmiyorum. Bir narsist için kendi

kırık kalbinin yanında yüz binlerce insanın canının, malının, ırzının lafı bile olmaz.

Beşşar Esed’in sadakati Suriye’ye değil Baas Partisi’ne. Yani gerçek insanlara değil bir ideale, bir külte, bir hayale. Çünkü Suriye onun kendi ihtişamını yaşamasına izin vermedi. Baas Partisi’nde ise Beşşar çocukluğundan beri bir yıldız. Ki Esed ailesinin ihtişamı kaynağını baba Hafız Esed’in ezik, yoksul, itilmiş çocukluğunda bulur. Esedler bir anlamda o ezikliğin bedelini on yıllardır bütün Suriye’ye ödetiyorlar.

Şimdi bazı adamların “Türkiye” dediğine de fazla kanmamak lazım. Onlar yaşadığımız ve daha iyisini, daha güzelini, özetle daha Müslümancasını arzu ettiğimiz bir Türkiye’den asla bahsetmiyorlar. Bir mistik Türkiye’den bahsediyorlar. Kafdağı’nın ardındaki bir

Türkiye’den. Asla senin benim gibi ölümlülerin erişemeyeceği, ancak onun gibi muhteşem bir varlığın layık olduğu bir Türkiye’den. “Türkiye”yi kaldır yerine İslam’ı koy. Aklınıza “gerçek İslam” tartışması gelmiş olmalı. Tam üstüne bastınız. Gerçek İslam bu değil, gerçek İslam şu değil. Bana gelin, ben size gerçek İslam’ı anlatayım; çünkü onu sadece ben bilebilirim. İşte bir narsistin içine yuvalanacağı süper bir konu, “gerçek İslam” konusu.

Bazısı da durup oturup sizi över bu narsistlerin. Maksat kendi harikuladeliğini ortaya çıkarmaktır, ama sinik bir şekilde. Bunlar gizli narsistler. O kadar siniktirler ki tevazuu ele geçirmişlerdir. Yani ölürsünüz karşısında; bu ne kadar nefsinden arınmış bir insan, ne kadar harika bir insan diye diye ağına düşersiniz. Ödemeler ilkin böyle başlar.

Tevazuyla paranın ne gibi bir ilişkisi var, diyeceksiniz. Ha işte onu deyin. Ne ilişkisi var tevazuun parayla? Sen dindarsın diye sana niye para ödüyorum? Karşıma geçmiş bana sahabe muamelesi yapıyorsun. Birazcık narsizme sahip her adam bu muameleyi görünce karşısındakini hiç değilse bir an peygamberliğe yakıştırır. Bakırköy’de ikamet etmesi gereken birçok insanın din büyüğü yerine konmasının nedeni tam olarak bu. Sen beni muhteşem ilan et, ben de seni muhteşem ilan edeyim. Narsist narsist geçinip gidelim.

Olan memlekete olsun, şiire kültüre siyasete olsun. Piyasalar allak bullak olabilir ve sayısız insan evinden, işinden olabilir. Yeter ki üç beş narsist kapitalistin fiyakası bozulmasın.

Epey karanlık bir tablo çizdim. Belki aklınıza Türkiye halkının lider tutkusu da gelmiş olabilir. Maddi manevi liderlere olan tutkumuz bizi de gizli narsist yapar mı? Hayır, pek değil. Türk halkı liderleri sever, doğrudur; ama sonra eline süpürge alıp dükkânın önünü süpürmeye devam eder. Ne Hitler gibi açık ne de Churchill gibi gizli narsistlere katlanamazdık biz. Bizim kafamızı bulandıran narsistler daha çok, “Kendim için istiyorsam namerdim!” diyenlerdir. Onlardan yakayı bir türlü kurtaramadık.