Şehirler arası şehir: Yol

Yol
Yol

Şehirleri birbirine bağlayan bu gizli şehir, seyyahların özel haritasında ve belleklerinde birleşir birleşir; dünyanın en esrarlı en büyük, en göz alıcı şehrini oluştururlar. Ara Şehir, Şehirler Arası, Araf… Bugüne kadar kendisine pek çok isim verilse de en çok bilinen adını duyunca beni daha iyi anlayacaksın.

Bütün seyyahların bildiği fakat başkalarıyla paylaşmaya kıyama­dığı gizli bir şehirden bahsedeceğim sana bugün. Kıyamıyorlar çünkü sırdır… Çünkü Şeyhül Ekber’in buyurduğu gibi “elindeki sırrı saklamayı bilmeyene yeni sır vermez sırların sahibi” Unut­ma her mesleğin sırları vardır.

Sırların sahibinin pirlere emanet ettiği, ustadan çırağa aktarılan, mesleği meslek, ustayı usta, yolu yol yapan... Sır, insanoğlunun dimağında bir kere kaybolmaya yüz tuttu mu, nefs köpeğinin dişine kan değdi mi, usul bozuldu mu artık yerine ne koyarsan koy bozulmaya, çürümeye başlar… Ama elbette bu başka bir bahis. Seyyahların dillere dolamaya kıyamadığı o sırdan küçük bir zerreyi aramızdaki hukuka binaen dünyanın bütün hikaye anlatıcılarının cüretinden de pay alarak sana göstermeye çalışacağım.

Sır, insanoğlunun dimağında bir kere kaybolmaya yüz tuttu mu, nefs köpeğinin dişine kan değdi mi, usul bozuldu mu artık yerine ne koyarsan koy bozulmaya, çürümeye başlar…

Seyyahların bildiği, birbirlerine gizli köşelerde, mağaralarda, kuytularda fısıldadıkları o gizli şehir, şehirler arasında inşa edilmiştir. Halep’le Şam arasında, Konya’yla Ankara, Bursa’yla İstanbul, Venedik’le Roma, Paris’le İstanbul… Şehirleri birbirine bağlayan bu gizli şehir, seyyahların özel haritasında ve bellekle­rinde birleşir birleşir; dünyanın en esrarlı en büyük, en göz alıcı şehrini oluştururlar. Ara Şehir, Şehirler Arası, Araf… Bugüne kadar kendisine pek çok isim verilse de en çok bilinen adını du­yunca beni daha iyi anlayacaksın. O, Yol’dur. Eline büyük seyyah­ların çizdiği haritaları alıp dinlerken sana verdiğim yeni gözlerle bak ona: Haritada gösterilen, senin bildiğin şehirler midir yoksa benim sana anlattığım mı? Gözlerinin önüne serilen durgun şehirler mi yoksa hep yürüyen, hep yürünen, birleşen, ayrılan, coşkun ırmaklar gibi dünyayı saran ona hayat veren kadim Yol mudur? Elhak Yol! Gidilen Yol’dur, görülen Yol’dur, istenen Yol’dur, dönülen Yol’dur, sevilen Yol’dur, özlenen Yol’dur. Onunla karşılaştırınca insanlığın yüzyıllardır övündüğü ikamet yerleri olsa olsa durgun, kirli, bozuk çukurlardır.

Yol’un kutsallığını ilk önce senin anlaman gerek çünkü değer verdiğin bütün hikayeler Yol’da doğdu. Önce Yol’da anlatıldı; kulaktan kulağa, ağızdan ağıza değişip dönüşüp benzeşti ya da farklılaştı. Öyle ya! Norveçli bir ruhaninin erginleşme hikayesiyle Mardinli Süryani papazın cemaatine anlattığı yoksa nasıl benze­sin? Karadeniz’in dağ köyünde bir ninenin torunlarını korkutmak için söylediği masalla Sicilyalı bir çocuğun babasından dinlediği nasıl aynı olsun?

Doğu’yla Batı’nın, Kuzey’le Güney’in masalları aynıdır çünkü her biri aynı şehirde ortaya çıkmışlardır: Yol’da.

Yol öyle bir şehirdir ki orada yalan dolana, maskelere, sahte kimliklere yer yoktur. Yol’da kimsen O’sundur. Çünkü Yol şehri sendeki özü ortaya çıkarır. Çoğu zaman bilmediğin farkında bile olmadığın iyi ya da kötü cevherleri de… Şimdi sözlerime kulak ver ve bildiğin her şeyi yeniden düşün: Eskiden yani yolun Yol, şehirlerin şehir olduğu zamanlarda bu şehrinin azizleri çingenelerdi. Onlara göre yürünen her yer, hikayeler ve geçmiş­te yaşamış uluların ruhlarıyla doluy­du, bu yüzden de üzerinde zamanın kutsiyetini taşıyan bilindik toprak­lardı. Yol şehrinin azizlerinin durağan şehirlerdeki sünepe hayatları ciddiye almasını kimse beklemezdi.

Yol’da kimsen O’sundur. Çünkü Yol şehri sendeki özü ortaya çıkarır.
Yol’da kimsen O’sundur. Çünkü Yol şehri sendeki özü ortaya çıkarır.

Dünyanın bütün orduları Yol şeh­rinin emrindeydi. Neresi olursa olsun fetih için hareket eden bütün ordular önce Yol’un askeri olmayı kabul etmelilerdi. Askerlerin hangi kralla, hangi komutanın em­riyle sefere çıktığı ne fark eder; çıkılan yer Yol olduktan sonra. Hem şehirler el değiştirse de Yol’un yüzölçümü ve sahibi hep aynı kalırdı. Eskilerden bir seyyah, “şehirlerin sahibi insanlardır, Yol’unki ise Allah” demişti mesela, “şüphesiz bu sözün sözler içinde bir anlamı vardı.”

  • Yol, bütün şehirlerin en büyüğüydü; en erdemlisi, en sahipsizi; annesi ve en kutsalı. Fakat sonra her şey değişti. Durgun şehirler büyüdü, çoğaldı; dolgun bir meyvenin üzerindeki kurtlar gibi çağ ve kentler Yol’u çürüttü, şehirler arası küçüldü.

İnsanlar arasın­da Yol’u bitirmek marifet sayıldı; bu defa da hikayeler tükendi. Daha fenası seyyahlar gitti yerine bir şehirden ötekine giderken kafasını kaldırıp etrafına bakmayı bile akıl edemeyen, tek bir taşa, tek bir ağaca, gökyüzüne dahi dikkat etmeyen turistler gel­di. Mesleğimizin sırrı kayboldu. Yol küçüldü, küçüldü, küçüldü; çingeneler yoldan çıktı, durağan şehirlere sıkıştı; kim olduklarını unuttu çoğu. Belki de Yol’a olan sadakatleri zayıfladığı için Sırla­rın Sahibi tarafından hiçbir şehre sığamamakla cezalandırıldılar; bilinmez.

Sana dinleyici, ancak aktardığım kadarını söylemeye iznim var. Çünkü sırrımız kutsaldır. Onu hâlâ görebilen bir avuç kişi kalsak da. Zaten gözü Yol’da gözü sırda olana anlattıklarım fazla bile. Artık eski zamanların gezginlerinin kutsal mabedini, zamanın bekçisini, şehirlerin anası Yol’u biliyorsun, bilmiyor gibi yapa­mazsın! Eski güzel günlerden karşı konulamaz bir çağrıyla veda edeceğim sana: Yol’da kalasın ey seyyah!