Şehit Kurmay Albay Sait Ertürk

cins
cins

Sait Albay, 1897 Osmanlı - Yunan Harbi esnasında atını düşman birliklerinin üzerine sürerken şehit düşen Abdülezel Paşa gibi, kanını, çok sevdiği bu aziz vatana hediye etti. Sait Albayı şehit eden vatansızlar ise çaldıkları helikopter ile Yunan’a sığındılar.

Batı, bin yıldır, Türk milletinin geleceği ile yakından ilgileniyor. Türklerin bir geleceği olmaması için elinden gelen tüm gayreti sarf ediyor. Birinci Dünya Harbi’nde, bilmem kaçıncı denemelerinden, kesin bir netice elde edemediler. İstiklal Harbi’nde, tüm kuvvetlerini Türkiye üzerine boca ettiler. Fakat bu sefer de, kesin bir netice elde edemedikleri gibi, Türk topraklarından kovuldular.

Parmaklarını tetikten çektiler ama niyetlerinden vazgeçmediler. Geri çekildiler ama asıl hedeflerini değiştirmediler. Yirminci yüzyılı, Türkiye’nin ayarlarıyla oynayarak geçirdiler. Başarılı olsalar; Türk milleti, bir daha İstiklal Harbi’ne girişemeyecekti. Türkiye uğruna, şehit olmak isteyen kimse kalmayacak, gazi çıkarılamayacaktı. Yüz yıllık hazırlığın ardından, 15 Temmuz’da yeni bir deneme daha yaptılar. Çok şükür, bu sefer de, başaramadılar. Vatanın has evlatları, gözlerini kırpmadan, kendilerini feda ettiler. Canlarını verdiler ama istiklal ve istiklalimizi vermediler. Vatan ve millet uğruna kurban olmaktan geri durmayan yiğitlerden bir tanesi de, Üçüncü Kolordu Komutanlığı Yar. Başkanı Piyade Kurmay Albay Sait Ertürk idi. 15 Temmuz gecesi şehit düşen en rütbeli askerimiz oldu. Rütbesi Albay ama kendisi ‘Mehmetçik’ idi. Peygamber Ocağı’nın şerefli bir mensubuydu.

Sevim (Sevdiye) Teyze, oğlu Sait ile iftihar ederdi. Nasıl iftihar etmesin. Sait Albay’ın “iş tutuşu kalbî, iş yapışı aklî” idi. Samimi, titiz ve disiplinliydi. Fakat ciddiyeti bir duvar haline getirmezdi. Emri altındaki neferlerin birer emanet olduğunu bilirdi. Gözlerinden okunan vatan sevgisinin ne kadar hakiki olduğunu, 15 Temmuz’da bir kez daha ispatladı. Yaşadığı şekilde şehit oldu. Hak ettiği şekilde şehadet makamına ulaştı.

Rahmetli Okan Amca, oğlu Sait ile gurur duyardı. Nasıl gurur duymasın. Sait Albay, helal ve temiz yer ama hak yemezdi. Adil olmanın, kadim olmanın ilk şartı olduğunu çok iyi bilirdi. Erinden subayına kadar, tüm astlarını korurdu. Ast ve üstlerinin parmakla gösterdiği, örnek bir askerdi.

İsmail Ağabey, ağabeyi Sait ile övünürdü. Nasıl övünmesin. Sait Albay ilk üniforma giydiğinde, kendisi henüz beş yaşındaydı. Yaz ve Şubat tatilleri kısa olurdu. Yılın büyük bölümünde ayrı idiler. Birlikte çok fazla vakit geçiremezdiler. Fakat birlikte olamadıkları vakitlerde, tatilde değil, vatan hizmetinde olurdu. Onun için askerlik, hava, su ve ekmek gibiydi. Her şeyin önündeydi. Emri altındaki askerlerden daha fazla gayret eder, onlardan daha çok yorulurdu.

Ceylan Hanım, Sait Albay’ın eşi olmaktan kıvanç duyardı. Nasıl kıvanç duymasın. Sait Albay’da mesai mefhumu yoktu. Dürüst ve çalışkan idi. Sorumluluk erteleme ve yorgunluk diye bir şey bilmezdi. Herkesten önce birliğine gider, herkesten sonra dönerdi. Mesai saati bitmesine rağmen çoğu zaman kışladan ayrılmazdı. Geç saatlere kadar, hatta hafta sonları bile çalışırdı. Daha nişanlılık yıllarında eşine söylediği şu söz onun vatanseverliğinin bir işaretidir: “Benim için önce vatan, sonra annem ve babam, sonra sen.”

Ceren ve İrem, Sait Albay’ın evladı olmaktan şeref duyarlardı. Nasıl şeref duymasınlar. Sait Albay, “Vatan sevgi imandandır” şuuruyla yaşardı. Üzerindeki üniformanın, bir kumaş parçası değil, vatanın alın teri olduğunu iyi bilirdi. Bu sebeple, vatan hainleri ile değil, vatanın has evlatlarıyla birlikte duruş sergiledi. Kendi gitti ama geride büyük bir kahramanlık hikâyesi bıraktı.

Sait Albay, baba şefkatini ses tonundan hissedilen bir komutandı. Aynı zamanda iyi bir hatip idi. Samimi cümlelerine, beden dilini ve otoriter duruşunu da ilave ederdi. Bu özellikleri, İstanbul’u 15 Temmuz gecesi yaşanacak, muhtemel bir felaketten kurtardı. İki yıl öncesine kadar vazifeli olduğu, mühimmat ve teçhizat anlamında stratejik bir öneme sahip olan 66’ncı Zırhlı Tugay’a gitti. Tugayı, devlet ve millet safında tuttu. Komutanlarının ifadesiyle, “Sait Albay olmasaydı, bugün İstanbul da olmayabilirdi.”

Sait Albay, 1897 Osmanlı - Yunan Harbi esnasında atını düşman birliklerinin üzerine sürerken şehit düşen Abdülezel Paşa gibi, kanını, çok sevdiği bu aziz vatana hediye etti. Sait Albayı şehit eden vatansızlar ise çaldıkları helikopter ile Yunan’a sığındılar. Aslına bakılırsa, Sait Albay’ı anlatmak için, bu kadar söz söylemeye gerek yoktu. Sadece, üzerindeki bir not defterinin ilk sayfasında yazılı, şu mısraları dile getirmek bile yeterli olacaktı: “Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi / Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi / Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın / Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” (26 Ağustos 1922, Yahya Kemal Beyatlı). İlk gençlik yıllarımızda, Sait Albay’ın üzerindeki o şanlı ve ihtişamlı üniformaya imrenirdik. Bugün de son nefesine kadar, üzerindeki üniformanın hakkını verişine imreniyoruz. Rabbim, şehadetini kabul etsin inşallah.