Sen oyun diye seyrediyorsun, ben ateşin içindeyim

Palas pandıras gittiğim yerlerden çantamda bir avuç toprakla dönüp, o toprağa ekecektim umutla hislerimi.

Baş Çarşı’daki Gazi Hüsrev Paşa Camii.
Baş Çarşı’daki Gazi Hüsrev Paşa Camii.

Cuma namazı vakti. Baş Çarşı’daki Gazi Hüsrev Paşa Camiine geçtim. Şadırvanda iki Türk öğrenci ile karşılaştım. Saraybosna Üniversitesi'nde eğitim görüyorlardı. Namazdan sonra tekrar bir araya gelip konuşmaya devam ettik. Arkadaşlar Bosna’da İlim Yayma Cemiyeti’nin evlerinde kalıyorlardı. Akşamüzeri üniversiteli diğer arkadaşları ile birlikte toplanacaklarını söyleyip beni de aralarına davet ettiler.

Tek göz bir oda, üç beş sandalye, ocakta tüten çaydanlık.

Efsunkâr han, hem dem dostluklara yoldaşlık etmiş, ne mutlu.

Morica Han’dan bahsediyorum. Eski bir Osmanlı Han’ı. Eskiden yoldan geçen kervanlara ev sahipliği yaparmış. Ben mi? Planlı geldim, tam böyle bir şey değil.

Morica Han: Tipik bir Osmanlı Han’ı. Geniş kare şeklindeki avlusu atların dinlenmesi ve yemlenmesi, üst katı ise konaklama yeri olarak kullanılırmış. Günümüzde alt katı bir çay bahçesi olarak kullanılırken üst katı ise vakıflara ve ufak birkaç işletmeye tahsis edilmiş durumda.

Bu Han ile ilgili en çok dikkatimi çeken şey ise, bir Osmanlı yapısı olmasının yanı sıra, Mladi Müslimin olarak adlandırılan Genç Müslümanlar Teşkilatı’nın da burada bir bürosunun bulunması idi. Komünizme ve Komünist Sırp yönetimine karşı İslami değerleri en yüksek perdeden haykıran, elimde posterini tutmuş olduğum Bilge Kral, Aliya Izzetbegoviç; bu direnişi, eski bir Osmanlı Hanında, hatta belki de aynı odada, yeni bir tasvire mahal bırakmaksızın; tek göz bir oda, üç beş sandalye ve ocakta tüten bir çaydanlıkla birlikte, burada gerçekleştirmişti.

Aynı efsunkâr han, yine hem dem dostluklara yoldaşlık etmiş. Ne mutlu. Hayak Allah iki gözüm direnişim. Bayrağı taşıma meselesi mi dersiniz, tevafuk mu dersiniz yoksa sadece tesadüf mü, bilemem. Sözün özü, bugün İlim Yayma gibi Türk vakıflarının da kullandığı bu adres, vakti zamanında Aliya’nın sesini yükselttiği yer de olmuş. “Yorulmuş her bir yanımdan sızım sızım anılar sızar. Sen ne lâfazansın, Sen oyun diye seyrediyorsun, ben ateşin içindeyim.” dese hak da veririm.

Karışık duygular içerisindeyim. İçimde seyyah, dışımda münzeviyim. Keşmekeşin ortasında, zihin denen boşluktayım. Hâlâ mı? Hâlâ.

En son ne mi yaptım Bosna’da? Elbette Kovaçi Şehitliği. Elimde Aliya’nın posteri, belki bir tanıdık yüz bulmak için -hatta üzüntüme de bir hüsnü kabul bekleyerek- Bilge Kralın kabrinin başucunda... Elimde 93 savaşından kalma bir uçak savar mermisi kovanı. İçerisini, toprakla doldurdum. Çantamda getirdiğim poşete güzelce sarıp tekrar çantama koydum. İstanbul’a dönünce ise İlk işim, bu şehit toprağının içerisine bir tohum atmak oldu.

O tohum ne zaman yeşillenir de o kurşun kovanının içerisinde bir filiz olur, bilinmez. Ama bir hissikablelvuku vardır. Bizim çocuklar o tohumları yeşertecek. Siz hiç, bir posteri hevesle yerine ulaştırmaya çalıştınız mı?