Şiir ve Soyut Düşünce - Paul Valery

Paul Valery
Paul Valery

Çınlayan bir senfoniyle dolup taşan bir konser salonunda bir sandalye düşse, birisi öksürse veya bir kapı kapansa aniden bir parçalanma hissine kapılırız. Tanımlanamaz bir eşya, büyü veya Venedik camı gibi bir şeyin kırıldığını veya çatladığını hissederiz… Şiirsel dünya bu kadar kuvvetli veya kolay bir şekilde yaratılmıyor. Kendisi mevcut, ama şair, müzisyenin elinde bulundurduğu devasa avantajlardan mahrumdur.

ÇEVİREN: AHMET ÖLMEZ

  • GİRİŞ: Yakın zamanda Ketebe Yayınları tarafından ilk kez Türkçeye kazandırılacak olan, Paul Valéry’nin Şiir Sanatı adlı kitabından alınmış bir bölümdür.

Şiir bir dil sanatıdır. Fakat dil pratik bir yaratıktır. İnsanlar arasındaki bütün konuşmalarda kesinliğin pratik hareketlerden ve pratik hareketlerin bize verdiği onamadan doğduğunu gözlemleyebiliriz. Sizden ateş istiyorum. Bana ateş veriyorsunuz: Beni anladınız. Fakat benden ateş istediğinizde bunu tarafımca anlaşılabilir hususi bir şiveyle, vurguyla, yönelişle ve özel bir durgunluk veya canlılıkla söylüyorsunuz. Kelimelerinizi anladım zira düşünmeden istediğiniz şeyi elinize verdim: Bir ateş. Fakat mesele burada bitmiyor. Tuhaf olan şu: Bu küçük cümlenizin sesi ve özellikleri bana geri geliyor, sanki orada bulunmaktan memnunmuş gibi içimde yankılanıyor. Bu küçük sözü tekrarlarken kendimi duymaktan zevk alıyorum. Bu noktada bu cümle neredeyse bütün anlamını ve kullanışlılığını yitirmiş hâldedir, ama yine de yaşamaya devam etmektedir. Tabii bu artık bambaşka bir hayattır.

Artık bir değeri var ve bu değeri de sınırlı anlamını yitirme pahasına edindi. Tekrar duyulma ihtiyacını yarattı... İşte bu noktada şiirsel hâlin tam da eşiğindeyiz. Bu küçük tecrübe vasıtasıyla birden çok hakikatin keşfini yapabileceğiz. Böylece dilin epey farklı iki tür etki üretebildiğini gördük. Birinde dili büsbütün görmezden geliyoruz. Size bir şeyler söylüyorum, eğer siz de beni anlıyorsanız artık o kelimeler yıkılmış sayılıyor. Eğer beni anlıyorsanız o hâlde o kelimeler aklınızdan yok olur ve yerini muadili olan görüntüler, alakalar ve güdüler alıyor. Bu sayede muhatap olduğun dilden oldukça farklı bir dilde bu düşünce ve görüntüleri tekrar iletmek için araçları haiz olursunuz. Anlamak denilen şey sesler, fasılalar ve işaretlerden oluşan bir sistemin oldukça farklı bir şey tarafından seri bir şekilde ikame edilmesidir. Bu da kısacası konuşulan kimsenin içkin yeniden tanzim olması veya değişime uğramasıdır. Şimdi de bu teklifin aksi delili: Anlamayan kişi kelimeleri ya tekrar eder ya da kendisine tekrar edilmesini ister.

Böylece, nihai hedefi anlaşılmak olan bu meseleyi mükemmel hâle getirmek için bu kullanılan kelimeler kolayca oldukça farklı bir şeye dönüştürülebilmelidir: Dil önce dil olmayana dönüştürülür, sonra da dilersek eğer asıl şeklinden farklı bir dil şekline büründürebiliriz. Başka bir deyişle, dilin pratik veya soyut kullanımında şekil -yani cismi, somut kısmı, konuşma faaliyetinin kendisi- devamlılık arz etmez; ömrü anlamak mefhumundan uzun değildir; ışıkta çözünür; harekette bulundu; işimi tamamladı; anlamayı mümkün kıldı; yaşadı. Diğer yandan, bu somut şekil kendine mahsus bir etki kazanarak kendisini bir nevi saygın hâle getirirse, hatta sadece dikkat çekip saygınlık kazanmayıp aynı zamanda arzulanır hâle gelir ve bu sebeple de tekrar edilirse yepyeni bir şey vuku bulur: İnsafsızca dönüştürülerek pratik düzene sahip olmayan kuralların tahakkümü altında yaşamaya, nefes almaya ve düşünmeye hazır hâle geliriz.

Bu vaziyette vuku bulan hiçbir şey hususi bir sanat tarafından çözümlenemez, sonuca ulaştırılamaz veya yıkılamaz. Artık şiirsel evrene giriş yapmaktayız. Müsaade ederseniz eğer bu şiirsel evren düşüncesini, daha basit ve açıklaması daha kolay olan başka bir düşünce ile tasdik etmeye çalışacağım: Müziksel evren düşüncesi. Sizden küçük bir fedakârlık istiyorum: Bir anlığına kendinizi işitme melekenizle sınırlandırın. İşitmek gibi basit bir his tanım yapmamız için bize her imkânı sağlayacaktır ve sıradan dilin geleneksel yapısı ve tarihsel karmaşıklığının göstereceği zorluklara ve inceliklere girmekten kurtaracaktır. Gürültüler dünyasında kulaklarımızla yaşarız. Bütün olarak ele alınınca genelde kulağın mümkün mertebe idrak etmeye çalıştığı şey anlaşılmaz ve düzensiz bir kaynaktır. Fakat aynı kulak bütün bu kaostan dikkate değer ve basit birtakım gürültüyü tecrit eder.

Bunlar işitme yetimiz tarafından kolayca tespit edilebilir ve onlara atıf noktaları saptayabilir. Bu unsurları tespit edebildiğimiz gibi onların birbirleriyle olan ilişkisini de tespit edebiliriz. Bu imtiyazlı gürültülerin arasındaki fasılalar, gürültülerin kendisi kadar berrak gelir bize. Bunlara ses denir ve bu ses birimleri anlaşılabilir olarak addedilebilecek açık kombinasyonlar, ardışık veya eşzamanlı anlamlar, dizinler ve bağlanma noktaları oluşturmaya meyillidir: Bundan dolayı müzikte soyut ihtimaller mevcuttur. Ama konuma geri dönmek zorundayım. Gürültü ve ses arasındaki zıtlığın aynı zamanda saf ve saf olmayan, nizam ve nizamsızlık arasındaki zıtlık olduğunu söylemeliyim. Saf duygular ve diğerleri arasındaki bu farklılaşma müziğin kurulmasına yol açmıştır.

Bu tumturaklı hissi düzenli, devamlı ve yeknesak bir şekilde üretmeyi bize öğretmenin önemli neticesini elde etmek için ölçüyü hisse uydurmayı bilen fiziksel bilim sayesinde bu yapıyı kontrol etmek, birleştirmek ve nizama dökmek mümkün olmuştur. Bu aletler hakikatte ölçme aletleridir. Bu sebeple müzisyen, hisleri hareketlerle tastamam eşleştirebilecek iyi tanımlanmış mükemmel bir sisteme sahiptir. Bundan yola çıkarak da müziğin mutlak surette kendine mahsus bir âlem yarattığını söyleyebiliriz. Müzik sanatı dünyası, seslerden bir dünyadır ve gürültüler dünyasından bir hayli farklıdır. Gürültü bizde münferit bir vakayı uyandırır -bir köpek, bir kapı, bir motoroysa ses tek başına bütün müziksel evreni çağrıştırır. Size hitaben konuştuğum ve sizin de beni duyduğunuz bir salonda bir ses çatalı veya iyi huylu bir çalgı titremeye başlarsa siz bu sesi duyar duymaz bir başlangıç hissine kapılırsınız, bir dünyanın başlangıcına.

Derhâl bambaşka bir iklim yaratılır, yeni bir nizam doğrulur ve siz bilinçsiz bir şekilde bunu algılamak için kendinizi tanzim edersiniz. Bu sebeple müziksel evren bütün ilişkileri ve ebatlarıyla aslında içinizdedir. Tıpkı yoğun bir tuz çözeltisinde kristal evrenin küçük bir kristalin kendisini beyan etmesinin moleküler şokunu beklemesi gibidir. Demekten imtina ederim: Bu tür bir sistemin kristal ideası hâlâ beklemektedir… Şimdi de bu küçük deneyimizin aksi delili: Çınlayan bir senfoniyle dolup taşan bir konser salonunda bir sandalye düşse, birisi öksürse veya bir kapı kapansa aniden bir parçalanma hissine kapılırız. Tanımlanamaz bir eşya, büyü veya Venedik camı gibi bir şeyin kırıldığını veya çatladığını hissederiz… Şiirsel dünya bu kadar kuvvetli veya kolay bir şekilde yaratılmıyor. Kendisi mevcut, ama şair, müzisyenin elinde bulundurduğu devasa avantajlardan mahrumdur. Önünde güzelliği kullanmaya hazır sanatı için mahsus üretilmiş bir yığın kaynak mevcut değildir. Dili ödünç almalıdır.

Yani geleneksel ve akla uymayan tabir ve kurallar bütünü içeren, tuhaf bir şekilde yaratılan ve dönüştürülen, tuhaf bir şekilde tanzim edilen ve çeşitli şekillerde anlaşılan ve telaffuz edilen halkın sesini ödünç almalıdır. Burada bu unsurlar arasındaki bağları belirleyen bir fizikçi yoktur; burada ses çatalları, metronomlar, ölçek mucitleri veya uyum mütefekkirleri yoktur. Tam tersine burada kelime dağarcığının fonetik ve semantik dalgalanmaları vardır. Bütünüyle anlaşılmaz işitsel ve bilişsel uyarıcıların karmaşası haricinde burada saf olan hiçbir şey yoktur. Her kelime birbiriyle bağlantısı olmayan bir ses ve bir hissin ani çiftleşmesidir. Her cümle o kadar karmaşıktır ki herhangi birisinin onun için tahammül edilebilir tanım sağladığını zannetmem. Dilin kaynakları ve bu eylemin modları hususundaki çeşitliliği ve bunun neticesinde doğan kafa karışıklığını biliyorsunuzdur. Bir mesele mantıklı ve anlam dolu olup da ahenk ve ölçüden yoksun olabilir. Kulağa hoş gelmekle beraber tuhaf veya önemsiz olabilir; açık ama işlevsiz, muğlak ama eğlenceli olabilir.

Fakat bunun tuhaf çoğulluğunu (ki bu hayatın çoğulluğunun kendisidir) idrak edebilmek için bu çeşitliliği muamele etmek için yaratılan bütün bilimleri isimlendirmek ve her bir unsurunu çalışmak yeterli oluyor. İnsan bir metni birçok açıdan inceleyebilir zira metinler müteselsilen fonetiğin, semantiğin, sözdiziminin, mantığın, retoriğin, filolojinin, hatta ölçübilimin, veznin ve etimolojinin tahakkümü altına girer… Bundan dolayı şair bu sözel konuyla mücadele içindedir, ses ve anlam hususunda aynı anda kafa yormak mecburiyetindedir. Uyum ve müziksel zamanlamayı tatmin etmekle beraber muhtelif entelektüel ve estetik durumları, hatta geleneksel kuralları da tatmin etmek zorundadır… Bütün bu sorunları şair bilinçli olarak üstlenmek zorunda olsaydı nasıl bir gayret göstermesi gerektiğini görüyorsunuz…