Sosyal meseleler

ccnnss
ccnnss

Bilgisayar ve internet kullanımı yaygınlaştıktan sonra, işler değişti. Klavyeye uzanmak, kâğıt ve kaleme gitmekten daha kısa bir yol gibi görülüyor. Mecbur kalmadıkça, kâğıt ve kalem ile temas etmiyoruz. Not almak için başka türlü yollara başvuruyoruz. Ancak kalem ve kâğıt da, su gibi, azizdir.

Büyük bir değişim ve dönüşümün tam ortasındayız. Dünya, yeni bir mahalleye taşınıyor. Kâğıttan ekrana, kalemden klavyeye geçiyoruz. Kalem ve kâğıdın yerini bilgisayar ve cep telefonu alıyor. Mektup ve kartpostal da, her geçen gün biraz daha fazla, günlük hayatımızdan çekiliyor. Onların yerini de sosyal medya ve e-mail alıyor. Müsvedde ve kalem talaşı azaldı ama hayatımızdaki birçok şeyin yıpranma payı arttı.

Bizim nesil kâğıt ve kalem ile büyüdü. Sevinç ve hüzünlerimizi paylaşmak için kâğıda, kaleme ve kitaba yürümez, koşardık. Bugün için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bilgisayar ve internet kullanımı yaygınlaştıktan sonra, işler değişti. Klavyeye uzanmak, kâğıt ve kaleme gitmekten daha kısa bir yol gibi görülüyor. Mecbur kalmadıkça, kâğıt ve kalem ile temas etmiyoruz. Not almak için başka türlü yollara başvuruyoruz. Ancak kalem ve kâğıt da, su gibi, azizdir.

İmam-ı Azam Hazretleri, kâğıt oradan geliyor diye, Mısır’a karşı ayağını uzatmazmış. Ayrıca Kitab’ın 114 bölümünden bir tanesi de Kalem Suresi’dir. O surenin ilk ayetinde, kalem üzerine yemin ediliyor. Bu sebeple kalem yontulduğu zaman çıkan talaşlar, atılmazmış. Celal Esad Arseven, Sanat Ansiklopedisi’nde kamış kalemden bahsederken şunları söylüyor: “Bazı hattatlar, açtıkları kalemlerin talaşlarını saklarlardı. Öldüklerinde cenazeleri için ısıtılacak suyun bunlarla ısıtılmasını vasiyet etmişlerdir.”

Hükmünü kaybedenler arasında mektup ve kartpostal da var. Bu ikilinin yerini elektronik posta ve cep telefonu mesajları aldı. Yeni nesiller, mektup ve kartpostalın yanı sıra, pulu da görmeden büyüyorlar. Buna bağlı olarak, pul koleksiyonculuğuna olan ilgi de yok denecek kadar azaldı.

Yıllardır emek verdiğim, üzerine titrediğim bir kütüphanem var. Birçoğu, Türkçe, İngilizce, Arnavutça ve Boşnakça dillerindeki, Balkan kitapları ve dergilerinden oluşuyor. Bir bölümü de nadir ve imzalı eserler. Senelerdir, tuğla tuğla yükselen bir duvar gibi, eklenerek bugünlere geldi. Şimdilerde, e-kitap diye can sıkıcı bir icat var. Kokusu ve hatırası olmayan e-kitaplardan kütüphane kurmak nasıl mümkün olabilir? Gazete ve dergiler de internet ve sosyal medyanın yaygınlaşmasından paylarına düşeni aldılar, alıyorlar. Eskiden gazeteler editörler üzerinden dönüyordu. İyi bir editörünün yetişmesi için de yıllar gerekiyordu. Bu süre artık günler ile ifade edilir oldu.

Okunma tıklanmaya dönüşünce, içerik değil, başlık önemli hale geldi. Merak uyandıran bir başlık yeterli oluyor. Başlığın içerikle uyuşması da gerekmiyor. Sayfa açılsın yeter.

Gazete ve dergi yazarlarına ulaşmak, o yazarı, tanınır hale getirmek ya da yıpratmak için sosyal medya önemli bir mecra haline geldi. Ölçü tıklanma olunca, gazete ve dergilerin, yazar tercihleri de bu doğrultuda olmaya başladı.

Sosyal medyanın hayatımızdaki yan etkileri sadece bunlardan ibaret değil. İçimizdeki taşlar yerinden oynadı. Hak hukuk, insaf ve izan terazimizin ayarları bozuldu.Sosyal medya ayıp, günah ya da hata arayanlar ve bulduklarını yaymak isteyenler için tam bir ‘imkân’ denizi. İsimsiz hesapların, asılsız iddiaları rahatça servis ediliyor. Kelimeler, yakıcı ve yıkıcı bir silah gibi kullanılıyor.

Fikirlerin dile getirilmesine ve yorum yapma hakkına saygı duymak gerekir. Ancak bunların, düşmanlıktan arınmış ve usulüne uygun olması yönündeki beklentilere de saygı gösterilmeli.

İnsanları tanımak için birlikte seyahat etmemiz ya da ticaret yapmamız tavsiye ediliyor. Geldiğimiz noktada buna sosyal medyayı da eklesek hiç fena olmayacak. Sosyal medya, insanın nefis röntgenini önümüze seriyor. Birçok insan gerçek hayattan başka biri olarak karşımıza çıkabiliyor.

Sosyal medyanın hayatımıza girmesi, sadece işleri ve ilişkileri değil, ibadetleri de başka türlü yürütmeye başladı. Allah’ın gözüne girme imkânlarını bile, takipçilerimizin gözüne sokar olduk.

Kare kare fotoğraflarını paylaştığımız zengin menülü iftar sofralarında, fakir fukaraya pek yer kalmıyor. Peygamber Efendimiz “Sağ elin verdiğini sol el görmemelidir” buyuruyor. Biz bunu “görmeyen duymayan kalmasın” diye anlamış gibiyiz. Aksi söz konusu olsaydı, muhtaçları da mutlaka kadraja alan, Ramazan yardımı fotoğraflarını sosyal medyadan yayınlamazdık.

Nefislerimizi bıçak altına yatırmak yerine, kurban etlerini kayıt altına almayı tercih ediyoruz. Niyetlerimizi Allah’a ulaştırmak yerine, fiyonklu ve janjanlı poşetlerdeki, kurban eti fotoğraflarını milyonlara ulaştırmaya çalışıyoruz. Hâlbuki O’nun takdiri, elbette, milyonların beğenisinden daha kıymetlidir.

Tüm bunlara şahitlik edince, şunu da düşünüyoruz: Zekât ve fitrelerini dallı güllü zarflara koyup, fotoğrafını paylaşanları da görecek miyiz?

Sadece dünyanın değil, insanların da iklimi değişiyor. Ve biz, acemisi olduğumuz bu yerde, oldukça tedirginiz. Kendimizi emniyette hissetmiyoruz. Emin olduğumuz tek bir şey var: “Eski usul iyidir. Usul ne kadar eskiyse, o kadar iyidir.