Tavus kuşu yetiştiricisi Selim dönemi

Mustafa’nın sanki bir Simbad yaratır gibi bir isim koyması şiirine, bir cihangirin ya da dünyanın yeni harikalarını yaptıran bir sultanın döneminden bahsedecekmişçesine bizi en başından ikna etmesine hiç içerlemiyorum.
Mustafa’nın sanki bir Simbad yaratır gibi bir isim koyması şiirine, bir cihangirin ya da dünyanın yeni harikalarını yaptıran bir sultanın döneminden bahsedecekmişçesine bizi en başından ikna etmesine hiç içerlemiyorum.

Kaçırılan fırsatlar, vazgeçilen imkânlar, hayatı kulağından yakalayamamanın buruk tadı. Yalnızlık bir duvar kâğıdı gibi kaplarken ömrümüzü arka odalarda sessiz ve tehlikeli hayaller kurmanın, küçük kelimelerle büyük işler başarmanın umudu ile yaşamak. Şimdi dönüp bakıyorum ve bu adamların olmayacak hayalleri kadar “olmuş gerçekler” bulamıyorum.

Adamlar vardır. Çocuklaşacakları yerleri özenle seçen adamlar. Kirli sakallar, ütüsüz gömlekler, kanlanmış gözleriyle define ararlar. Eve dönüş yolunda omuzlarını dikleştirecek, çocuk sevindirecek, yılların soldurduğu sevgili tebessümlerini canlandıracak bir define peşindedirler. Daha iyi bir iş, teri soğumadan alınan hak, keşfedilmiş bir neşedir defineleri. Kapalı televizyonun karşısında ekrana yansıyan kendi aksini izleyerek uç uca eklediği sigaraların dumanları arasında hayal edilen parlak bir şey. Küçük bir frekans değişikliğinde ince bir keder parazit yapar. Savaştan boş dönen bir atın yularını üzgün ve çaresiz ifadesiyle tutan bir kadın ve kadının bacakları arasında dolanan bir çocuk yansır ekrandan.

Adam sigarasını söndürür ve dışarı çıkar. Taşrası sorulmaz onların. Dışarı çıkarlar, savaş meydanına geri dönen yaralı erler gibi. İnce bir ceketin beton gibi bir ayaz karşısında büzülmesidir boyun eğişleri. Sonra birbirlerini bulurlar. Bir tek orada çocuklaşırlar. Gözleri parlar, dilleri düşer, avuçları terler. İş kurarlar, patrona rest çekerler, inanmayanları utandırırlar. Eve eşya çocuğa bisiklet alırlar. Borçlar tek kalemde ödenir. Mahcupken mağrur, tedirginken emin olurlar. Ta ki gözleri duvardaki bir çatlağa dalıp gidene kadar. Sessizce dağılıp, kapalı televizyonların, gece mutfaklarının, soğuk yastıkların bağrına geri dönerler.

Bir şiirin içerisinde tanıdık biriyle karşılaşmak, ikrardan gelen sükûtun boşuna olmadığını gösterir.

Bir şiirin içerisinde tanıdık biriyle karşılaşmak, ikrardan gelen sükûtun boşuna olmadığını gösterir. Benim yaşamaktan anladığım şiiri kendine şahit tutmaktan fazlası değil. Mustafa Akar’ın Tavus Kuşu Yetiştiricisi Selim Dönemi şiiri ile karşılaştığımda bundan bir kez daha emin oldum. Memleketten kuru kayısı getirtip satan sağlık memuru Adnan dönemi, babadan kalan tarlayı satıp bıldırcın yumurtası işine giren Nuri dönemi, portakal bahçesinde alabalık çiftliği kuran Durmuş dönemi geldi geçti. Hepsi batacak kadar güzeldi. Hesabını karıştıran cebri kırık bütün o adamlar gibi iyiydiler.

“ne zaman bir antolojiye girersen

o zaman veririm sana kızımı diyor

lambamı yakınca güneş dönüyor birden

ben tavus kuşu yetiştiricisi selim

bana küçük kelimelerle yaklaşabilirsiniz

beni anlamak için küçük kelimelerle

hayatı yıpratmak için küçük”

Çünkü eve dönüş yolunda “iş başarmış bir babanın” ya da “hiçbir makuliyete boyun eğmeyen bir delikanlının” bir döneme adını veren bir cihangirden farkının olmadığı tek yer şiirdir.
Çünkü eve dönüş yolunda “iş başarmış bir babanın” ya da “hiçbir makuliyete boyun eğmeyen bir delikanlının” bir döneme adını veren bir cihangirden farkının olmadığı tek yer şiirdir.

Kaçırılan fırsatlar, vazgeçilen imkânlar, hayatı kulağından yakalayamamanın buruk tadı. Yalnızlık bir duvar kâğıdı gibi kaplarken ömrümüzü arka odalarda sessiz ve tehlikeli hayaller kurmanın, küçük kelimelerle büyük işler başarmanın umuduyla yaşamak. Şimdi dönüp bakıyorum ve bu adamların olmayacak hayalleri kadar “olmuş gerçekler” bulamıyorum. Simüle edilemeyen ve hiçbir modele uymayan bu modern sapmaların, şiire ait bir iş kolu olduğuna bir kez daha ikna oluyorum. Mustafa’nın sanki bir Simbad yaratır gibi bir isim koyması şiirine, bir cihangirin ya da dünyanın yeni harikalarını yaptıran bir sultanın döneminden bahsedecekmişçesine bizi en başından ikna etmesine hiç içerlemiyorum. Çünkü eve dönüş yolunda “iş başarmış bir babanın” ya da “hiçbir makuliyete boyun eğmeyen bir delikanlının” bir döneme adını veren bir cihangirden farkının olmadığı tek yer şiirdir. Mustafa bunu bilir.

“bilirim bilmesine ya

ellerim en çok pazartesinin

suçsuz başkaldırısına benzer

bu yüzden tavus kuşu yetiştirmeyi seçtim

şehrin bittiği yerde ben başlıyorum çünkü

ben yani vaadedilmiş zayıf beden

vatanın ve göğün gözlerinden öpen”

Bütün hayatını bir telefon ahizesinde bırakan bir adam tanıdım.
Bütün hayatını bir telefon ahizesinde bırakan bir adam tanıdım.

Bütün hayatını bir telefon ahizesinde bırakan bir adam tanıdım. Terhisine on gün kala, telefonun diğer ucundan bir ejderha gibi gelen kahrı firara dönüştüren, hep başa sarıp senelerce askerlik yapmak zorunda kalan. Bir eski futbolcu. O da bu şiirin bir köşesine ilişmiş bana bakıyor onca yılın ardından.

Dört yıl askerlik yaptığı için profesyonel olamamış, antrenörlük yaptığı mahallenin gençlerini, karşılıklı iki duvara kocaman harflerle “başarı” yazdırıp “başarıdan başarıya” koştururken, elinde külü arşa varmış uzun Samsun ile çayını yudumlayan Kâzım dönemi. Şehrin bittiği yerden başlayan, ölümün zehirli geçmişine uzanan ortak karanlığımız. Parlak bir an için yaktığımız bütün gerçekler. Hepsini bir şiirde taşıyoruz işte. Günden güne, şehirden şehre.

Bunu daha önce sana hiç sormadım. Bizim dönemimizi hiç düşündün mü Mustafa?