Tek başsına ölüm, topyekûn yalnızlık

Bir zamanlar başkasının ölümünden kişinin kendi ölümüne bir hikmet penceresi açılırdı. Özürler dilenir, miraslar pay edilir, en önemlisi helalleşilirdi.
Bir zamanlar başkasının ölümünden kişinin kendi ölümüne bir hikmet penceresi açılırdı. Özürler dilenir, miraslar pay edilir, en önemlisi helalleşilirdi.

Ölüm döşeği formundaki ölmede kalıcı kişisellik ve biriciklik değeri kazanan yatak, yoğun bakım kültüründe ise hafızasız yalnızlık olarak imgeleşir.

Yaşamın her anı ölümle yüklü fakat herkes kendi ölümünde yalnız. Ölen ölür de dünyanın kaydından düşen yalnızca bir kişi olmaz. Giden, herkesin hemen her anına sinmiş bir hatıra öznesidir çünkü. Gidişi geride bıraktığı her şeyi, başta maziyi ve hafızayı yalnızlaştırır. Geride kalanlar artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, gidenin alıştırdığı sıcaklığın el çekip de sesinin ansızın kesildiği eve döndüklerinde anlarlar. Böylece ev de eşya da ölümün dirilttiği yalnızlıktan payını alır.

Hele bir de giden ile kalanlar arasında öylece yarım bırakılmış bir hikâye, tamamlanmamış bir veda kalmışsa. İşte o zaman yalnızlık denen şey, gidenin açtığı boşluk olmaktan çıkar; kalanı kendi ölümüne dek takip edecek bir hayalete dönüşür.

Böyle bir ayrılışın ardında, tüm izdüşümleriyle ölümü örtbas etmeye azmeden modern dünyanın aşırı teknikleştirilmiş ilişkileri ve işleyişi vardır.

Mesela hastanenin insan için yapılmış gayriinsani izole yoğun bakım ünitelerinden birinde sessizlik içinde ölmüş birini hayal edelim. Kanımca her evde vardır böyle biri. Kim bilir son kez ne düşünmüştür, neyi özlemiş, en çok neyin pişmanlığını duymuştur bu geri dönüşsüz son durakta. Birkaç metre ileride kapının hemen öte tarafında kendisinden gelecek iyi habere odaklanmış ama az sonra alacakları vefat haberiyle yalnızlaşacak yakınları hakkında aklından, kalbinden neler geçmiştir?

Ve bunu kimsenin bilmeyecek, asla da öğrenemeyecek olması! Ne telafisiz ve tercümesiz bir yalnızlıktır bu. Düşününce her gün, her saat, her saniye ne çok insan ne çok söylenememiş sözlerin, yapılmamış vedaların ağırlığıyla göçüp gitmektedir dünyadan. Ve ne çok insan mezarın toprağına döker görünürken, kendi pişmanlıklarına dökmektedir aslında suyu.

Nerde o eski ölmeler

Çağımızın teknik ve izole ölümlerinin aksine bir zamanlar evlerin en has yerine serilen döşeklerde karşılanırdı aziz ölüm meleği. Böylece topluca tecrübe edilirdi ölümler. Başkasının ölümünden kişinin kendi ölümüne bir hikmet penceresi açılırdı. Özürler dilenir, miraslar pay edilir, helalleşilir, yolcu ile onu uğurlayanlar yaşam boyu birikmiş ve belki de kambura dönüşmüş yüklerini atarlardı. O güne dek incitilmiş ne varsa onu onarmaya azmederlerdi. Acı veren hatıraların ördüğü aşılmaz duvarların arasında yalnızlaşan tarafların önünde son dem bir kapı açılırdı: merhamet, nedamet, tövbe kapısı. Ve ölüm, etrafındakilere onca emekle, hırsla ve kavgayla ellerinde tutmaya çalıştıkları şeylerin kayıtsız yitişini ve vefasız terkedişini vaaz ederdi.

Ölüm döşeği, ölmenin kolektif bir kabulle onaylandığı ve mütevazi ritüeller eşliğinde olumlandığı bir çeşit hazırlık mekanıydı. Ölüm döşeğinde ölme hali, yaşamanın karşıtı olarak konumlandırılmazdı; aksine yaşamın saygıdeğer bir uzantısı ve varlığa içkin bir parçası olarak yorumlanırdı. Ölüm döşeği daha öncesinden görülen ama fark edilmeyen birçok yaşam detayının yeniden ve daha şeffaf bir şekilde manzaralaştığı bir son-izleme formuydu. Ölmekte olan kişi, bir yandan kalanların geleceğine eklemlenerek yaşama dahil olurken; diğer yandan kendi sonu hakkında bilgilendirmek suretiyle onları kendi akıbetine; kendisini de yaşamın sonuna çekerdi.

Ölüm döşeği, dünyevi tutkuların büyük oranda terbiye olduğu bir arınma ve hafifleme mekanıydı. Ölüm döşeği etrafındaki kalabalık, ölmekte olanın sözlerini can kulağıyla dinleyerek yalnızca onu rahatlatmış olmaz; ayrıca bu yüksek tesirli iletişim üzerinden kendi geleceklerini de yeniden tasarlamış olurdu. Ölmekte olanın birer dini ödev gibi ele aldığı vasiyet ve nasihatler, bunları sorgusuz kabul ve uygulama azmiyle dinleyen yakınları için kendi ölüm anlarına dek bağlayıcılığını korurdu. Böyle kişi öldükten sonra bile diğerlerinin yaşamlarına bir ölçü ve hatır olarak tutunurdu. Ölmekte olanın hüzünlenmemesi amacını merkeze alan bu etkileşimde muhtemel pişmanlıklar helalleşmeye, hatalar af dilemeye ve gelecek planları da net bir şekilde işaret edilen zorunlu görevlere evrilirdi. Ölmekte olanın geride bıraktığı ömür böylece yeniden temize çekilir ve mümkün olduğu kadar telafi edilirdi.

Yeniden bugüne gelince…

Aidiyeti ve hafızayı temsil eden evde ölme imtiyazı, 19. yüzyıldan itibaren gittikçe yoğunlaşan vurguyla dünyevileşen ve kamu mekanizmasının kontrolünde şekil bulan profesyonel ölme/öldürme biçimine evrilmiştir. Böylece ölüm döşeğindeki paylaşıma ve erişime açık ölmenin yerini ilk bakışta gerekliymiş gibi görünen teknoloji-destekli, sistematik ve bir o kadar da dış dünyadan apar topar kaçırılmış, irtibatsız ve sessiz klinik-merkezli ölme biçimleri almıştır.

Bugün gerçekten de tekniğin gündelik yaşama bu denli nüfuz ettiği, neredeyse onun yerini aldığı bu çağda her zaman olduğundan daha yalnız ölüyoruz. Daha ihtişamlı, daha tedbirli ama daha kırılgan ve daha ölümlüyüz. Son anlarımıza maziyi canlandıran mum ve gaz lambaları gibi loş ışıklar yerine muhakememizi kör eden bir beyazlıkla aşırı aydınlatılmış yoğun bakım ünitelerinde yakalanıyoruz. Kulaklarımızda imanı telkin edenler ve Kur’an-ı Kerim kıraati yerine tıbbi aygıtların kesintisiz sinyallerine maruz kalıyoruz.

Burada ölmek, yalnızlığı ölümle sonlandırmak isteyen sancılı bir devamlılıktır. Kapının gerisinde bekleyenlere gelince, onlar da dış dünyadan zihinsel olarak kopmuş halleriyle mutlak bir bekleme hali içindedirler ve yalnızlığın felç eden diğer yüzünü seyredip dururlar. Onlar için yalnızlık, içerdeki yakınlarıyla son bir yakınlaşmanın, söyleşmenin veyahut söz yoksa bile manalı bir bakışmanın yokluğuna denktir.

Ezcümle

İçinde yaşadığımız modern toplumun bir parçası –belki de bir aynası olarak, yoğun bakım ünitesinde ölüme yaklaşanların önünde belirgin ve sınırsız bir zaman yoktur. Çünkü sistem şaşırtıcı akışkanlığın yaşandığı belli bir sirkülasyon üzerine kuruludur. Ölüm döşeği formundaki ölmede kalıcı kişisellik ve biriciklik değeri kazanan yatak, yoğun bakım kültüründe ise hafızasız yalnızlık olarak imgeleşir.

Burada ölmek artık bir an evvel gerçekleşmesi ve izlerinin de el çabukluğuyla silinmesi gereken kötü bir an olarak geçiştirilir. Henüz ölmüş ve yatağı boşaltılmış kişinin yaşamı, ardından hiçbir iz bırakmayacak şekilde yerine gelecek olanların meşguliyetleriyle bastırılır ve böylece yalnızlık, tekniğin yeniden üretebilirlik vasfıyla ebedileşir veya hiç değilse mütemadiyen tekrarlanır durur.