Yitik tavırlar ve sorunlar: Nübüvvetin imkanı

Nübüvvetin ispatı, hem kelam hem de felsefe geleneğinin temel meselelerinden biridir.
Nübüvvetin ispatı, hem kelam hem de felsefe geleneğinin temel meselelerinden biridir.

“Durun ağlayalım sevgilinin anısına ve yurduna!” - İmrülkays

İslam dünyasının yirminci yüzyılına damgasını yenilenme çabaları, Müslüman âlim ve aydınları serçeyi taklit etmeye çalışan kargaya döndürdü. İslam düşünce geleneğinin sadece ayrıntı meselelerini değil, bir kısım temel tavır ve meselelerini de yavaş yavaş tavır ve mesele olmaktan çıkardık ve unutmaya yüz tuttuk. Düşüncenin hayatı üreten değil, tüketen bir tasavvur ve tasdikler yığınına dönüşmesinin ve tiksinti verecek kadar yüzeyselleşmesinin en önemli sebeplerinden biri de budur. Bu yazıda bunlardan sadece birini beraberce hatırlayalım istiyorum: Nübüvvet (peygamberlik). Aslına bakılırsa çağdaş dönemde Hz. Peygamber’in (sav) hayatı hakkında hiç de azımsanmayacak ölçüde çalışma yapıldı ve hala da çeşitli açılardan çalışılmaya devam etmektedir. Fakat İslam düşünce geleneğinin peygamberlikle ilgili iki önemli sorunu neredeyse sorun olmaktan çıktı. Birincisi, münhasıran kelam geleneğinin tarih boyunca yılmadan tartışmayı sürdürdüğü “peygamberliğin ispatı” meselesidir. İkincisi ise peygamberin hakikate ilişkin idrakinin mahiyeti ve peygambere ittiba eden bir müminin bu idrakten alabileceği pay meselesidir.

Aşağıda bunlardan ilkini ele almaya çalışacağım. Nübüvvetin ispatı, hem kelam hem de felsefe geleneğinin temel meselelerinden biridir. Kuşkusuz İslam gerek bir din gerek bir medeniyet olarak ancak bir peygamber varsa var olabilir. Dolayısıyla peygamberlik müessesesinin ispatı, aynı zamanda maddi ve manevî hayatın temelini oluşturan ilkenin temellendirilmesi, Müslüman olarak var olmanın varlık ve bilgi açısından zorunluluğunun ortaya konulması demektir. Peygamberliği ispat ise Allah’ın insanın bu âlemdeki varlığını tercih eden, var oluşun sırları hakkında insanı bilgilendiren ve insanlar içinde bazılarını elçi yapan bir ilâh olduğunu kanıtlamaya dayanır. Bu bakımdan nübüvvet, hem İslâm’daki tevhid inancının bir uzantısı olarak ortaya çıkar hem de tevhide ulaştırır. Modern dönemde özellikle metafizik bilginin imkânına güvenin sarsılması, hem tevhidi hem de nübüvveti neredeyse bir ispat konusu olmaktan çıkardı.

Zira her ikisinin de ispatına dair umutsuz bir vaziyete yol açtı. Henüz tam olarak teorik bir tavır haline gelmese de bu anlayışın sonucu, bir tür imâncılıktır (fideizm). İlk bakışta oldukça masum görünse de bu tavır, İslâm’ı bir tür Hıristiyanlığa çevirme riskini barındırır. Zira İslam hem tebliğ edildiği dönemde hem de tarih boyunca Allah’ın birliğini ve peygamberliğin hak olduğunu sadece makul görmekle kalmamış aynı zamanda ister nazar ister müşâhede olsun bir yöntem sayesinde olarak kesin bir şekilde kavranacağını iddia etmiştir. Aklen kavranmasına yol olmayan ve saçma olduğu için iman edilecek bir inancın İslâm’da karşılığı yoktur. Evet, tarihte bazı âlimler dinde aklın almayacağı bir takım verilerin bulunduğunu iddia etmişlerdir. Fakat ne bu veriler İslâm’ın aslî akideleri içindedir ne de bu tavır, İslâm düşünce geleneklerinin hâkim tavrıdır. Yine erken dönemde bazı âlimler ve bilhassa vahdet-i vücudcu sûfîler Allah’ın varlığı ve birliğini ispatlamakla uğraşmayı gereksiz bulmuşlardır.

Lakin onlar, ispata yol olmadığı için değil, apaçık olduğunu ve ispata muhtaç olmadığını düşündükleri için böyle bir görüşü benimsemişlerdir. Onların bir kısmı tevhid ve nübüvvete iman edip Hz. Peygamber’e (s) ittiba etmenin mümin için güvenilir yol olduğunu söylerken bir kısmı da iman edip salih ameller işlemenin süreç içinde insanı aksi alınamaz derecede kesin bir marifete ulaştıracağını söylemiştir. Bilhassa sûfîlerin ispatla uğraşmayı gereksiz görmelerinin temelinde Hz. Peygamber’e (s) ittibanın aynı zamanda hakikate ulaştıran bir yöntem olduğu görüşü vardır. İslam düşünce geleneğinde ispatta kaçınma tavırlarının geliştiği dönemlerde iki büyük düşünce ekolü zaten bütün gücüyle varlığını sürdürüyordu. Birincisi, İslam düşüncesinin bütün dönemlerde en güçlü ve niceliksel olarak en kalabalık grubu olan kelamcılardır.

Kelamcılar, Allah’ın varlığı ve birliği, Hz. Muhammed’in (s) peygamber olduğu ve âlemin yoktan yaratıldığına ilişkin kanıtlamaları oldukça muhkem bir şekilde kurmuşlar ve bunu devam ettiriyorlardı. Dahası, bu kanıtlamalar, sadece İslam’ın ilk yüzyıllarıyla sınırlı kalmamış, çeşitli dönemlerde de yenilenerek varlığını sürdürmüştür. Benzer şekilde Fârâbî ve İbn Sînâ gibi İslam filozofları da kendi felsefî düşünceleriyle uyumlu şekilde Allah’ın varlığı ve peygamberliğin imkân ve zorunluluğuna ilişkin kanıtlamalar yapmıştır. Özellikle Fahreddin er-Râzî’den itibaren kelam ve felsefe geleneklerinin yakınlaşması, söz konusu kanıtların da etkileşime girmesine sebep olmuş ve on üçüncü yüzyıldan itibaren pek çok yeni kanıt ve ispat yolu ortaya çıkmaya başlamıştır. Dolayısıyla İslâm düşüncesinin hâkim gelenekleri, Hz. Peygamber’e (s) salt imanla hakikate ulaşma iddiasının zeminini oluşturmuş ve muhtemel inanç kaybının önünü tıkamıştır.

Hâlbuki günümüzde Allah’ın ve peygamberlik müessesesinin varlığını ispattan kaçınma, imanın gücünden değil, bilgiye güvensizlikten kaynaklanmaktadır.
Hâlbuki günümüzde Allah’ın ve peygamberlik müessesesinin varlığını ispattan kaçınma, imanın gücünden değil, bilgiye güvensizlikten kaynaklanmaktadır.

Hâlbuki günümüzde Allah’ın ve peygamberlik müessesesinin varlığını ispattan kaçınma, imanın gücünden değil, bilgiye güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Batı düşüncesinin müeyyide uygulayan hâkim tavrı, İslâm dünyasında iradesiz ve tercihten yoksun bir düşünme eylemine yol açmakta, bu da zihinsel çöküntüyü derinleştirmektedir. Düşünceyi iradesizleştirmek, onun sonuçlarına ilişkin bütün beklentilerden vazgeçmek demektir. Bizim meselemizde bunun anlamı, İslam geleneğinin hakikati bilme çabasından yüz çevirmesi, peygamberliğin kehânete dönüştürülmesi, mucizelerin mitleştirilmesi demektir. Bunun daha ileri sonucu ise İslam’ın insana dair iddialarından arındırılması ve antropolojik bir vakaya dönüştürülmesidir. Yukarıda çağdaş dönemde Hz. Peygamber’in (s) hayatına ilişkin epeyce çalışmanın yapıldığını belirtmiştik.

Doğrusu, yirminci yüzyılda Hind Alt kıtasında, Arap dünyasında, İran’da ve Türkiye’de saygıyla anılmayı hak eden siyer âlimleri de yetişmiştir. Fakat nazarî zeminini kaybetmiş bir siyer bilgisi, Hz. Peygamber’i (s) bir tarihsel şahsiyet olarak öğrenme tehlikesini daima barındırır. Gerçekten Müslümanlar olarak başımızı iki elimizin arasına alıp düşünme zamanı çoktan gelmiş durumdadır. Her şeyden önce Hz. Peygamber (s) bizim için sadece tarihsel bir şahsiyet değildir. Allah’ın bütün dönemlerde insanlığa kendisini bildirme müdahalesinin en yetkin temsilcisidir. Böyle olduğu ölçüde de maddî ve manevî hayatımızın kurucu ve düzenleyici ilkelerinin temelini oluşturur. İbnü’l-Arabî her peygambere verilen hikmetin o peygamberin ümmetinin hakikate ilişkin idrakinin sınırlarını belirleyeceğini ve Hz. Muhammed’e (s) de hikmetin bir bütün olarak verildiğini söyler.

Metafizik bilginin tarih içindeki serüvenine ilişkin bilgilerimiz onun bu sözlerini doğrulamaktadır. İslam’ın en ayrıştırıcı yönü, tevhidi sadece Allah’ın varlığı ve birliği olarak takdim etmemesi aynı zamanda Allah’a ilişkin bilgiyi her türlü bilme ve eyleme çabasının esasına yerleştirmesidir. Bu sebeple iman, aynı zamanda Allah’a, meleklere, peygamberlere, ahiret gününe ve Allah’ın âleme müdahalesine ilişkin marifet demektir. Bu marifet, şayet bir gelenekten, aileden veya otoriteden tevarüs ediliyorsa taklîdî bir bilgi iken delillendirilmiş ve aksi alınamaz bir seviyede idrak edilmişse tahkîkî bir bilgidir. Hz. Peygamber’in (s) miracı da bizzat onun imanının bütün kuşkulardan arınması ve tam bir hakikat bilgisine dönüşmesini ifade eder. Nitekim Enes b. Mâlik Miraç hadisinde Hz. Peygamber’in miraçta yüce Allah ile üst üste konan iki yayın yakınlığı kadar yaklaştığını söyler ve ekler:

  • Böylece kendisinden bütün kuşkular zail oldu. Yani biz, hakikati aksi alınamaz kesinlikle idrak eden bir peygamberin ümmetiyiz ve tevarüs ettiğimiz şey, böylesi bir idrak seviyesinden ifade edilen tasavvur ve tasdiklerdir. Mükellef olmamızı sağlayan şey akıl olduğuna ve akıl sahibi olmayan mevcutlar mükellef olmadığına göre söz konusu tasavvur ve tasdikler, akıl tarafından kavranabilir ve tahkik edilebilir olmak durumundadır. Dolayısıyla saf imancılık yapmak dinin bizden talepleriyle kesinlikle uyuşmaz. Bu sebeple İslam düşünce gelenekleri bütün dönemlerde taklidî imanı değil, tahkîkî imanı yani kesin bilgiyi hedeflemişlerdir. Modern dönemde bir yandan hâkim bilim teorileri diğer yandan da bu bilim teorileriyle uyumlu felsefî yaklaşımlar, insan aklının fiziğin sınırlarından öteye geçmesinin mümkün olmadığını iddia ederek İslam dünyasının düşünen zihinlerini de derinden etkilemeyi başardılar. Fakat aynı bilimsel yaklaşımlar, evrenin var oluşuna ilişkin tamamı metafizik olan iddialar öne sürmeye devam etti ve mucizesi bilimsel keşifler ve teknik aletler olan sahte peygamberler üretti.

Hâlbuki Tanrı’ya ilişkin idrakimiz ne fiziksel dünyayı oluşturan nesnelerin tek tek idrakine ne de evrenin tarihine dair senaryolara dayanır. Müslüman düşünürler varlığın bütününe ilişkin idrakimiz ile tek tek nesnelere ilişkin idrakimizin tuhaf şekilde tam olarak örtüşmediğini, insanı sürekli bir hakikat arayışına iten şeyin tam da bu durum olduğunu baştan beri fark etmiş ve dile getirmişlerdi. Klasik düşünürlerimizin çözümlerini önemsizleştirdik ama onların soru ve sorunları bir yandan insan olmak diğer yandan da Müslüman olmak bakımından bizim için ihmal edilebilir soru ve sorunlar değildir. Unutmayalım ki insan başkaları için değil, kendisi için düşündüğünde insan olur. Bu, başkalarını düşünmekten tamamıyla faklı bir şeydir. Ahlâkî olarak başkalarını kişinin kendisine öncelemesi bir erdemdir. Ama fikrî olarak başkalarını kendisine öncelemek, düşünmenin erdemsizliğidir.