Engizisyon'u nasıl bilirdiniz?

» Sanatçı gözüyle İspanya’nın öteki yüzü: Zincire bağlanmış ve konik şapka giydirilmiş sapkınların İspanyol Engizisyonu tarafından kilisede yargılanış sahnesi. Tablo, İspanyol ressam Francisco Goya’nın 19. yüzyıl İspanya’sının karanlık yüzünü cesurca gösteren eserler serisine ait.
» Sanatçı gözüyle İspanya’nın öteki yüzü: Zincire bağlanmış ve konik şapka giydirilmiş sapkınların İspanyol Engizisyonu tarafından kilisede yargılanış sahnesi. Tablo, İspanyol ressam Francisco Goya’nın 19. yüzyıl İspanya’sının karanlık yüzünü cesurca gösteren eserler serisine ait.

Ama ben suçlu değilim” dedi K., “bu bir yanlış anlama. Ve eğer durum böyleyse kim suçlu bulunabilir ki? Burada hepimiz insanız, birbirimizden farkımız yok.” “Doğru,” dedi Rahip, “ama bu, tüm suçlu adamların konuşma biçimidir.” Franz Kafka, Dava

Henry Kamen

İngiliz tarihçi, The Spanish Inquisition: A Historical Revision kitabının yazarı.

____________________________________________

1492’de Yahudiler İspanya’dan sürüldüler. Kovulmaları elbette dinî bir hareketti, yeni İspanya Krallığı’nda bir din politikası şekillenmeye başlıyordu. Aynı yıl yarımadadaki son Mağrip Kalesi olan Granada (Gırnata) zaptedildi, birkaç yıl sonra da (1525) din değiştirmeyen tüm Mağripliler ülkeden ihraç edildi.

Ancak Yahudilerin sürgünü dinî bir hareketten öte bir anlam taşıyordu; en geniş yorumla, asiller orta sınıfa mensup bu gruptan kurtulmak istiyordu. Bu kesimi Yahudiler oluşturuyordu ve devletin egemenliğini tehdit eder hale gelmişlerdi. Bu, eski düzenin, sermayeye ve şehirlerdeki ticarete giderek hakim olan grubun varlığını reddetmesi demekti.

İspanyol Engizisyonu 1478 yılında Conversolar (işkence veya sürgünden kurtulmak için Hıristiyanlığı kabul eden Yahudiler) ile ilgilenmek üzere kurulmuştu. Conversolar’ın durumu basit bir dönüşüm ve din değiştirmeden ibaret değildi.

Hıristiyan toplumu, Yahudilerin bu yeni dini kabul etmeye kendi arzuları dışında zorlandıklarını biliyordu. Bu yüzden ilk olarak dönme Yahudiler sahte Hıristiyanlar olarak şüpheyle karşılandı, zamanla Yahudilerden daha az güvenilir hale geldiler ve kilisedeki beşinci kol olarak düşünüldüler. Artık Yahudi dininde olmadıkları halde anti-Semitizmin (Yahudi karşıtlığının) en sert formuyla karşı karşıyaydılar.

15. yüzyılın son 10 yılında Engizisyon İspanya’da müthiş bir güç kazandı. Birkaç yıl sonra ortaya çıkan Luthercilik tehdidi İspanyolların ülkede Ortodoksluğu korumak için çaba sarf ettiği bir dönemde Engizisyonun gücünü artırmaya yaradı.

Engizisyon, devrimin etkisi altında sapkınlığın başını ezmek için gücünü ikiye katladı ve nihayetinde yarımadadaki entelektüel hayatı tahakkümü altına aldı. Önceden Papalık tarafından Orta Çağ’da Katolik Avrupa’da kurulan ve sapkınlığı yok etmeyi amaçlayan bir Engizisyon daha vardı ama o hiçbir zaman İspanya’daki kadar güçlü olamayacaktı.

Engizisyonun dili elbette dinin diliydi ama İspanya’daki tonu daha totaliterdi; 20. yüzyıla çok benziyordu diyebiliriz. Protestan, Yahudi veya Müslüman olarak suçlanma korkusu, şüphenin ve düşmanlığın ağırlığı ülke sathına yayılmış durumdaydı.

Bütün ülke kendisini şartlandırmıştı; komşusunu genellikle ufak bir suç için bile ihbar eden kişi, psikolojik olarak kendini ihbar etmiş sayılırdı. Bu yıkıcı sosyal casusluk sisteminin ilk itici gücü, resmî politikalar tarafından gizli Yahudilerin nasıl tanınacağı belirtilerek veriliyordu.

Engizisyoncular tarafından “Eğer Musa’nın şeriatına göre Şabat tutan herhangi bir kimseyi tanıdınız veya duyduysanız; Cumartesi günleri Yahudilere mahsus şekilde temiz ve yeni kıyafetler giyinip Yahudi bayram günlerinde masalarına temiz örtüler, yataklarına temiz çarşaflar seren, Cuma akşamından itibaren ışıklarını söndüren, yiyecekleri eti suda iyice temizleyip kanını akıtan ya da yedikleri sığır veya kuşun boğazını keserek öldüren; bu esnada bazı sözler söyleyerek kanı toprakla örten, Kutsal Baş Kilisesi tarafından et yenilmesi yasaklanan Paskalya Perhizinde veya başka kutsal günlerde et yiyen veya ölüm döşeğinde duvara doğru dönen ve öldüğünde kişiyi yıkayıp vücudundaki tüm kıllarını kesen birilerini tanıyorsanız…” şeklinde tarifler yapılmaktaydı.

Bu ve benzeri durumlarda gözlemci, kâfirler arasında bulunduğunu bilir ve onları ihbar etmek durumunda kalırdı. Bu casusluk ve karşılıklı şikâyet atmosferi popüler şüphe altındaki mutsuz insanlar için ‘ölmekten farksız’ olmalıydı, çünkü sonu kaçınılmaz ihbardı. Küçük ihbarlar istisna değil, kuraldı. Hafta sonu çarşaf değiştiren bir komşu ihbar için yeterli ipucunu veriyordu. 1530’da Kanarya adalarındaki Alonça Der Vargas, sırf Kutsal Bakire Meryem’in adını duyduğunda gülümsediği için şikâyet edilmişti. 1635’te 80 yaşının üstündeki Pedro Ginesta sırf bir oruç gününde unutup yanlışlıkla domuz eti ve soğan yediği için Barselona’da mahkeme karşısına çıkarılmıştı.

Şüpheye dayalı ihbarlar, varsayıma dayalı suçlara dönüşüyordu. Kendisini ihbar edenler, neredeyse istisnasız olarak şayet itiraf etmezlerse ihbar edilecekleri korkusuyla bu işi yapıyorlardı. Bu kişiler için kendini ihbar, toplu bir fenomene dönüştü; suçluluktan ziyade korku düşüncesinden kurtulmak için bunu yapıyorlardı.

» Sıkıysa itiraf etmesin! : Protestanlığın klasiklerinden Foxe’s Book of Martrys adlı eserde yer alan bu iki ağaç baskıda Engizisyonun verdiği ceza doğrultusunda tavana el bileklerinden asıp germe (garrucha), ağza keten bir bez yerleştirip su boca etme (toca) ve gergiye kablolarla bağlayıp sıkma (potro) sahneleri tasvir edilmiş.
» Sıkıysa itiraf etmesin! : Protestanlığın klasiklerinden Foxe’s Book of Martrys adlı eserde yer alan bu iki ağaç baskıda Engizisyonun verdiği ceza doğrultusunda tavana el bileklerinden asıp germe (garrucha), ağza keten bir bez yerleştirip su boca etme (toca) ve gergiye kablolarla bağlayıp sıkma (potro) sahneleri tasvir edilmiş.

Eşini ihbar eden bile vardı

1581’de iki adam karılarıyla konuşurken zinanın günah olmadığını söyledikleri için kendi kendilerini suçladılar; eşleri de bu itirafı onayladı. Buna sebep olabilecek yegâne etken, karılarının kendilerini ihbar edebileceği korkusuydu. Bu nadir rastlanan bir durum değildi. Engizisyon kayıtlarında birbirini şikâyet eden düzinelerce komşu, arkadaş, hatta aynı ailenin fertleri bile vardı. İspanyolların şahsi düşünce ve vicdanlarına yönelik bu ihlali soğukkanlılıkla kabullenmeleri 20. yüzyıldaki deneyimi hatırlatıyor.

Engizisyon süreci en az alenilik ile en tesirli cezayı verecek şekilde hesaplanıyordu. Bu gizlilik uygulaması bilgilerin karartılmasını sağlıyordu. Sonuçta davaların şiddetiyle ilgili yanlış algılamalar yaygınlaşmıştı. Bazı açılardan cani ve acımasız Engizisyonun resmini bir parça değiştirebilsek de, yakalanma ve ihbardan önceki atmosferi açıklamak mümkün görünmüyor.

Yargısal olarak Engizisyon mahkemeleri günümüzün laik mahkemelerinden ne daha kötü, ne daha iyiydi. Ayırt edici özellikleri olan tam gizlilik kuralları, kötüye kullanımı onlar için halka açık herhangi bir mahkemeden daha mümkün hale getiriyordu. Engizisyonun basılı talimatları bile sadece sınırlı sayıda dağıtım içindi ve halka açık değildi. Bu, ilk başlarda Engizisyonun günahkârlar üzerinde saygıyla karışık korku salmasına ve halkın onun yöntemlerinden ve sürecinden habersiz kalmasına neden oldu. Ancak sonraları mahkemenin nasıl çalıştığına dair abartılı bir hayal gücüne dayalı korku ve nefret oluştu.

Dış dünya bilgilerden uzak tutulsa da, iç tarafta neredeyse kusursuz bir bilgi akışı gerçekleşiyordu. Mahkemenin yönetimi ve sekreteryası en önemsiz davalar için bile kayıt tutuyordu. Bu sebeple İspanyol Engizisyon mahkemeleri, tutulan dosya ve kayıtlarıyla erken dönem modern kurumların ilk örneklerini teşkil eder ve böylesine hacimli bir dokümantasyon kendi tarihinin tahribini istese de imkansız kılar.

Bir tutuklamadan önce kanıtlar sansür görevi yapan ilahiyatçılara (califacadores) sunulur ve suçlamaların kutsal kurumun hukukî alanına girip girmediğine, sapkınlık ihtiva edip etmediğine bakılırdı. Eğer ilahiyatçılar tarafından sapkınlık için yeterince kanıt olduğuna karar verilirse savcı, suçlunun tutuklanması için bir karar çıkarır ve kişiyi gözaltına alırdı. Ama birçok durumda ilahiyatçıların incelemesinden hemen önce tutuklama gerçekleştirilirdi ve bu şekilde yanlış tutuklama konusundaki tedbirler aradan çıkarılmış olurdu. Böylece mahkûmlar kendilerine suçlama dahi yöneltilmeden soruşturma hapishanelerine girerlerdi.

» Çığlık ve itirafların kanlı meydanı: Madrid’deki Plaza Mayor’den (Ana Meydan) İspanya Kralı III. Philip’in (1578-1621) geçiş anını gösteren bu resim Madrid’deki Municipal Museum’da sergileniyor. Şehrin bu meşhur meydanı nice auto-da-fe törenine tanıklık etmiştir. Bugün şehri ziyaret edenler meydanın neredeyse hiç değişmediğini görürler.
» Çığlık ve itirafların kanlı meydanı: Madrid’deki Plaza Mayor’den (Ana Meydan) İspanya Kralı III. Philip’in (1578-1621) geçiş anını gösteren bu resim Madrid’deki Municipal Museum’da sergileniyor. Şehrin bu meşhur meydanı nice auto-da-fe törenine tanıklık etmiştir. Bugün şehri ziyaret edenler meydanın neredeyse hiç değişmediğini görürler.

İşkence yöntemleri

Memurlar ve Engizisyoncuların gayretleri tedbiri aşardı ve bazen şüphelilerin, kendilerine karşı tam olarak suçları açıklanmadan bu şekilde iki yıla yakın hapis yattıkları durumlar bile vardı (9 yaşında bir kız ile 14 yaşında bir erkek çocuğu adı geçen isimler arasındadır). Ancak ilave edilmelidir ki, yüksek mevkilerdeki yetkililer bu durumdan haberdar olduklarında sorumlular çok sert bir şekilde azarlanırdı.

Tutuklama beraberinde mahkûmun eşyalarının müsaderesini de getirirdi. Yıllarca suçu açıklanmadan hapiste tutulan mahkûmun yakınları müsadere sonucunda çok zor duruma düşer, bir anda kazanç kaynaklarından, hatta evlerinden bile mahrum kalırlardı. Mahkûm içerideyken masrafları bu malların getirisinden ödenir ve kural olarak bu malvarlığı açık artırmada parça parça halka satılırdı.

Yakalanan kişi genellikle duruşma gününü beklemek için Engizisyon mahkemesine ait hapishaneye götürülürdü. Çeşitli hapishane kademelerinin en kötüsü gizli hapishaneydi ki, dinî sapkınlıkla suçlananların uzun süre tutulduğu yerdi burası. Mahkûm buradan kimsenin haberi olmaksızın jüri odasına götürülebilirdi.

Engizisyon yer seçimleri açısından şanslıydı. İspanya’nın en geniş şehirlerinde tahkim edilmiş kaleleri kullanırlardı; tarihî ve güvenli hapishaneleri bol olan yerleri... Bu binalarda hapishane odaları nispeten iyi durumdaydı. Bu yüzden gizli hapishaneler kraliyet hapishanelerinden ya da sıradan kiliseye ait hücrelerden daha iyi şartlara sahip sayılırdı. 1629’da sırf daha iyi durumdaki Engizisyon hapishanesine geçebilmek için dine aykırı yorumlarda bulunan Valladolid’den bir peder davası kayıtlarda görülür. Yine de hapishane hayatı hiçbir zaman “iyi” olarak değerlendirilemezdi elbette.

Mahkûmlara genelde zincir takılır ve ışıksız, ısıtması olmayan odalarda hapis tutulurlardı. Ayrıca Engizisyonun dikbaşlı mahkûmları cezalandırmak için iki gereci daha vardı: Biri mordaza veya tıkaç idi, mahkûmların konuşma veya küfretmesini engellemek için kullanılırdı. Diğeri ise pie di amigo, yani kafayı zorla yukarıda tutan demir çatal.

Gizli mahkûmlar cezalandırılmak değil, alıkonulmak için tutulurdu ve Engizisyoncular onlara vahşice davranmamak için özel çaba harcardı. İşkence bir amaç olarak görülmezdi. 1561 talimatlarında işkence kullanımına ilişkin kural yoktur, ancak “Kanunlara, mantığa, sağduyuya ve kararı alan hakimin vicdanına ve isteğine uygun olmalıdır. Engizisyoncular işkencelerinin hakkaniyetli olmasına ve emsallerine uymasına dikkat etmelidir” yazmaktadır. Avrupa’daki hapishanelerde işkencenin yaygın olduğu bir dönemde işkence için bu şekilde davranan İspanyol Engizisyonu diğerlerine nazaran daha iyi konumdaydı. İşkence sadece son çare olarak ve çok az davada kullanılırdı. Genellikle mahkûma işkence aletleri gösterilerek itirafta bulunması yoluna gidilirdi.

Kol çıkarma işkencesi

Kilise işkence altındaki itirafları geçerli saymadığı görüşünü ileri sürmeyi tercih ederdi, çünkü istenerek itirafta bulunulmadığı belliydi. Bu yüzden mahkûmun işkencenin ertesi günü itirafını onaylaması istenirdi. Bunu reddederse hukuki bir bahane uydurulurdu.

Kurallara göre bir kişiye sadece bir defa işkence edilebilirdi; bu yüzden işkenceler bitirilmeden, sanki ara verilmiş gibi gösterilirdi ve itirafı kabul etmemek bir bakıma işkencenin devam edeceği tehdidini oluşturmaktaydı. Kendi sapkınlıklarını itiraf etmelerinin yanı sıra mahkûmlar, çoğu kez başkalarının suçunu da itiraf etmeye zorlanırlardı. Ancak Engizisyon, kimi yazarların kaleme aldığı kadar aşırı yöntemlere gitmezdi.

Engizisyona mahsus bir işkence yöntemi olmayıp genellikle diğer laik ve dinî mahkemelerdeki gibiydi. En temel üç işkence şekli garrucha, toca ve potro idi. Garrucha bir palangadan tavana el bileklerinden asılma şeklindeydi ve ayağa bir ağırlık bağlanırdı. Suçlu yavaşça kaldırılır ve aniden bırakılırdı. Etkisi kol ve bacakları gerdirmek, hatta belki çıkarmak şeklindeydi. Toca, yani su işkencesi daha karışıktı. Suçlu bir askıya bağlanıp ağzı zorla açılırdı ve toca, yani keten bir bez boğazına tıkılır, ağzından içeriye yavaşça su dökülürdü. İşkencenin ağırlığı su miktarına bağlıydı. Potro ise 16. yüzyıldan sonra en yaygın görülen işkence türüydü. Kurban bir gergiye sıkıca bağlanır, bunun için kullanılan kablolar vücuda ve bacaklara dolanır, işkenceci kablo uçlarını döndürürdü. Her dönüşte kablo vücuda batar ve acı tüm vücutta dolaşırdı. Bu işkencelerden önce kadın erkek herkes külot hariç çırılçıplak soyundurulurdu.

» Sürgünden kurtulduk ama... Yanda Yahudilerin İspanya’dan sürülüşüne dair karar anı tasvir edilmiş. İspanyol Engizisyon Mahkemeleri işte bu sürgünden kurtulmak isteyip Hıristiyan olan Converso Yahudilerle ilgili davaları görmek üzere kurulmuştu. Eser, Emilio Sala y Francés’in (1850 - 1910) “Expulsio de los Judíos de Espana” adlı tablosudur.
» Sürgünden kurtulduk ama... Yanda Yahudilerin İspanya’dan sürülüşüne dair karar anı tasvir edilmiş. İspanyol Engizisyon Mahkemeleri işte bu sürgünden kurtulmak isteyip Hıristiyan olan Converso Yahudilerle ilgili davaları görmek üzere kurulmuştu. Eser, Emilio Sala y Francés’in (1850 - 1910) “Expulsio de los Judíos de Espana” adlı tablosudur.

Suçsuz da olsan suçunu itiraf et!

Gayet ayrıntılı tutulan Engizisyon kayıtlarında işkence ayrıntıları da aynı incelikle kaydedilirdi. Tüm detaylar sekreterlerce teker teker yazılırdı. Çok başarılı olan bu kayıtların kendi dönemlerinde eşine rastlanmaz. Şimdi domuz eti yemediği ve Cumartesi günü çarşaf değiştirdiği için suçlanan ve Potro’ya yerleştirilmesine karar verilen bir kadına ait 1568 yılındaki bir işkence kaydına dair verileri okuyalım:

“Değerli baylar, ne demem gerektiğini niye bana söylemiyorsunuz? Beni yere bırakın, size kabul ettiğimi söylemedim mi?” Ondan her şeyi anlatması istendi. O da, “Hatırlamıyorum, beni götürün, tanıkların söylediği neyse onu yaptım” dedi. Tanıkların söylediklerini detaylarıyla anlatması istendi. “Bayım, daha önce dediğim gibi kesin olarak bilemiyorum. Tanıkların söylediklerini yaptım diyorum. Beni bu acıya sürükleyen şeyi yaptığımı kabul etmem bana yardım etmiyor. Tanrı’nın merhameti adına bana acıyın. Senyör, lütfen şu şeyleri kollarımdan alın. Bunlar beni öldürüyor”. Potro’ya kablolarla bağlandı, gerçekleri söylemesi istendi ve garroteslerin gerdirilmesi emri verildi. Kadın, “Bayım, bu insanların beni nasıl öldürdüklerini görmüyor musunuz? Bayım, ben yaptım, Tanrı aşkına beni bırakın” diyebildi.

Yabancı kafirlere de aynı işlem uygulanırdı. 1597’de sorgulanan Dunkirk’ten Jacob Petersen kamçılanıp bağlanmış, kabloda üç kez döndürülmüştü. Bunların üzerine Jacob ilk olarak, “Tanrım! Burada hiç merhamet yok!” dedi ve kablolar döndürüldükten sonra ihtar edilince “Ne diyeceğimi bilmiyorum, ah ulu Tanrım!” diyebildi. Ve kablonun üç kere daha döndürülmesi için emir verildi. İkincisinden sonra “Ah Tanrım, merhamet yok, yardım et!” dedi. Üç kere daha kablo döndürüldükten sonra itiraf etti.

Engizisyonun asıl görevi, suçluyu itiraf ettirmek ve pişmanlığını dile getirdiğini duymaktı. Eğer inceleme sırasında kanıtlar yanlış çıkar ve masumiyeti ispatlanırsa derhal serbest bırakılırdı. Mahkemelerin görevi ise adaleti sağlamaktan ziyade bir disiplin kurumu meydana getirerek acil olarak kamu düzenini sağlamaktı.

Sorgulama sürecinin garipliklerinden biri de, suçun ne olduğunun söylenmemesiydi. Böylece mahkûmlar günlerce, aylarca, hatta yıllarca suçlarını tam olarak bilmeden hücrelerinde gün sayarlardı. Sorgucular mahkûmu suçlamak yerine ona yaklaşır ve haftalarca devam eden bir süreçte toplam üç kez uyarırlardı. Bunlar vicdanını sorgulamak, itiraf ettirmek ve mahkemenin merhametine güven sağlamak içindi.

Üçüncü uyarı, savcının suçlamayı sunmasından önce itiraf etmenin en akıllıca yol olduğunu vurgulamak içindi. Mahkûmu cebren bilgisiz bırakma hali onun ruhen çökmesine neden olurdu. Masumsa ne diyeceğini şaşırır veya Engizisyon tarafından suçlanmadığı şeyleri itiraf ederdi; değilse Engizisyonun suçunun ne kadarını bildiğini anlamaya çalışır ve itiraf ettirme çabasının hile olup olmadığını düşünmeye başlardı.

Bu üç uyarıdan sonra savcı suçlamanın maddelerini mahkûmun yüzüne karşı okur ve suçlamalara, mahkûmun savunmasını düşünecek kadar süre tanımaksızın veya yardımcı olabilecek avukat olmaksızın derhal cevap vermesi istenilirdi. Bu durumlarda verilen cevaplar nadiren suçları savuşturabilirdi. Bundan sonra yasal yardım için izinler verilirdi. Suçlanan kişi birkaç kere suçunu haksız çıkarmak için girişimde bulunabilirdi.

Kendi hayrına olabilecek tanıklar getirmek, karşı tanıkların kendisine şahsi kin güttükleri suçlamasıyla geçerliliklerini iptal ettirmek veya hakimlere karşı çıkmak gibi… Sarhoşluk, akıl noksanlığı, çok genç olmak gibi nedenler hafifletici olabilirdi.

Genellikle bunlara başvurulsa da her zaman aynı başarıya sahip oldukları söylenemez. 1531’de Chinchon yakınındaki Vayona köyünden Gaspar Torralba, savunmasında 152 kişilik bir ölümcül düşman listesini verdi, işin garibi, kendisine karşı olan 35 tanığın çoğu da bu listedeydi. Sonuçta hafif bir cezayla yakayı kurtarabildi. Tanıkları etkisiz bırakma işlemi, ancak mahkûm, tanıkların çoğunu tahmin edebildiğinde işe yarıyordu.

Savunma davalarının çoğunda en yaygın uygulama tanıklara başvurulmasıydı; böylece en azından bilinmeyen kanıtlara ulaşılabilirdi. İsimsiz ihbarlardan kaynaklanan problemse ciddiydi. 1528’de Luthercilik’ten suçlanan Diego de Uceda’nın tek kanıtı, Burgos’tan Kurtuba’ya giden yolda bir yabancıyla yaptığı sohbetti. Yer ve zamanla ilgili yasal olarak saklanan tüm detayların kanıt listesinden silinmesinden Uceda’nın yapabildiği çıkarım, bu sohbetin Guadarrama’dan birkaç gece sonraki konuşma olduğuydu. Bunun zararsız bir konuşma olduğunu iddia etmekten başka bir şey yapamadı ve hakkındaki gerçek kanıtlar tekzip edilemedi.

Dava resmî bir mahkeme şeklinde gerçekleşmiyordu; tek bir odada, tek bir kanun geçerli olarak belirli sürede görüşülürdü. Mahkeme bir noter huzurunda gerçekleşir, savunmayı izleyecek seyircilerin karşısında davacı ile savunmanın karşılıklı tanık ifadeleri alınır ve Engizisyoncular sorgulamalar yapardı. İki taraf da görevlerini tamamladığında dava sonuçlandırılır ve sıra cezayı bildirmeye gelirdi.

Temize çıkma durumu nadirdi, zira anlamı Engizisyonun hata yaptığını kabul etmekti. Genelde masum kişilerin suçlamaları kaldırılır veya askıya alınırdı. Bu çok daha korkutucuydu; anlamı mahkemenin her an tekrar gerçekleşebileceği, kişinin de hala şüphe altında olduğuydu. Kınama ise kişinin bir auto-da-fe, yani inancın göstergesi olarak infazın bir törenle gerçekleştirilmesi demekti. Bu, hafif suçlarda kapalı ortamda, ağır olanlardaysa halka açık yapılırdı ki, bu sonuncu auto-da-fe olarak kötü bir üne sahipti.

Bir mahkûmun suçu sabit görülürse temyize gitmek için çok kısa bir süresi olurdu. Halka açık auto-da-fe mahkemelerde genellikle mahkûm suçunu karar anına kadar bilemediği için temyize gidecek fazla vakti kalmazdı. Bir cezanın açıklanmasındaki gecikme mahkûmlarda korku, şüphe ve umutsuzluğa yol açardı. Cezalandırmada sayısız yöntem vardı. Ancak her cezalandırmada Engizisyonun bakış açısından günaha kefaret söz konusuydu. Bu nedenle sürecin bu pişmanlık kısmı göz ardı edilmemelidir.

Mahkemelerin tek amacı mağduru masum veya suçlu bulmak değil, aynı zamanda suçlu bulunduğunda kişiden pişmanlık ifadesini alabilmekti. Bu yüzden auto-da-fe aslında doğru inancın göstergesiydi. Bu halka açık yapılan cezalandırma, günahın bedelini ve sapkınlığa duyulan nefreti gösteriyordu. Bu fiile tanık olanlara da 40 günlük af verilirdi.

» Gözler önünde alevli seans: Aziz Dominic’in bir Auto-da-fe törenini yönetme anı tasvir edilirken infaz bölümüne götürülen, boyunları iple bağlanmış, sarı gömlek ve özel bir başlık giyen mahkûmlar dikkat çekiyor. (“Saint Dominic Presiding over an Auto-da-fe” , Pedro Berruguete, 1475.)
» Gözler önünde alevli seans: Aziz Dominic’in bir Auto-da-fe törenini yönetme anı tasvir edilirken infaz bölümüne götürülen, boyunları iple bağlanmış, sarı gömlek ve özel bir başlık giyen mahkûmlar dikkat çekiyor. (“Saint Dominic Presiding over an Auto-da-fe” , Pedro Berruguete, 1475.)

Diri diri yakılma korkusu

Duruşmalara hakim olan ağır dinî pişmanlık ve zühd havası çoğu zaman inatçı kafirlerin son anda bu tutumdan dönmelerine neden olurdu. Pek çok kişi diri diri yakılma korkusuyla inancından dönerdi ama ölüme giderken yeni kabul ettiği dine karşı içten şükran sözleri sarf eden de olurdu. Bu sebeplerden “auto” atmosferinin psikolojik etkilerini ciddiye almalıyız.

Mahkemeye çıkabilen tövbekârların çoğunun ortak kaderi uzlaşmaya varmak olmuştur. Teoride bu, gerekli ceza infaz edildikten sonra günahkârın kilisenin kucağına iade edilmesiydi. Fakat pratikte Engizisyon tarafından verilen ve kazığa bağlanma cezasından sonra en ağır cezalardandı. Uzlaşma töreninde her tövbekâr aynı zamanda listedeki diğer cezalardan birine daha çarptırılırdı ki, bunlar haciz veya hapis cezalarıydı. Haciz cezası neredeyse her davada uygulanırdı; mahkûm birkaç aylık bir hapis cezasıyla kurtulursa Ortodoks Katolik olarak oradan çıkar fakat ömür boyu dilenmeye mahkûm kalırdı.

Diğer cezalar ise şu şekildeydi: sanbenito, yani suçlunun pişmanlığını gösteren ve sürekli giyeceği sarı bir önlük, kısa süreli veya birkaç yıl süren mahkûmiyet, kalyonlarda 10 yıla kadar çalışma, savcı tarafından halkın ortasında ve insanların taşlamaları arasında kırbaçlanmak (en fazla 200 kırbaç olmak üzere). Bu cezalandırmalardan ve kiliseye teslim edildikten sonra sapkınlığa geri dönen kişi kazığa bağlanırdı. Bu, nihai cezaydı.

15. yüzyılda sapkınlar ve kâfirlere verilen cezalar o kadar yaygındı ki, İspanyol Engizisyonu pek bir yaratıcılıkla itham edilemezdi. Orta Çağ Engizisyonu tarafından kutsal görülen uygulama, kâfirin kilise mahkemeleri tarafından suçlu bulunması ve daha sonra onu laik otoritelere teslim etmesi veya deyiş yerindeyse bu otoritelere doğru ‘rahat bırakması’ idi.

Bu otoriteler kanlı cezaları uygulamaktan sorumluydu. Çünkü ‘Yüce Kilise’ hukuken bu konuda yasaklıydı. Fakat Engizisyonun meydana gelen ölümlerde dolaysız ve tam sorumluluk taşımadığı gibi bir iddia da yoktu.

Kazık cezasını hak eden dört grup vardı: Tövbe etmeyen kâfirler, eski inançlarına geri dönenler, yataklık yapan işbirlikçiler ve davranışlarının küfürle ilgisi olduğunu kabul etmeyenler. Ne var ki kazıklarda ölenler ‘rahatlamış’ olarak listelere geçen mahkûmların küçük bir kısmını teşkil ediyorlardı. Bu şanssız azınlıktakilere auto-da-fe doruğa ulaşmadan tövbe şansı tanınır, tövbe ederlerse ‘merhametli’ bir şekilde ateş yakıldığında boğulurlar veya tövbe etmemeye devam ederlerse canlı canlı yakılırlardı. ‘Rahatlamış’ olanların büyük bir kısmının yalnızca kuklası yakılırdı; çünkü ya hâlihazırda ölmüş ya da kaçarak kendilerini kurtarmış olurlardı. Engizisyonun ilk yıllarında kuklası yakılan mahkûmların çokluğu mahkemeden kaçanların oranını gösteren bir rehberdir.

Pahalıya mal olunca vazgeçildi

Auto-da-fe olarak anılan seremoninin kendine has bir edebiyatı vardı. Önce dinî bir cezalandırma ve adaleti sağlama olarak başlayan kariyeri, sonrasında adeta bir boğa güreşi veya havai fişek gösterisi gibi halk eğlencesine dönüşmüştü. Bu, yabancılara her zaman etkileyici bir korku ve vahşet gösterisi gibi gelmiştir. İspanya seyahatleri sırasında bu uygulamalar hakkında yazdıkları mektuplar ve günlükler Avrupa’nın geri kalan kısmında bilinmeyen bu uygulama karşısında duyulan tiksinti ve şaşkınlığı yansıtır.

Diğer ülkelerde uygulanan halka açık idamların auto-da-fe’den aşağı kalır yanı olmadığı kendilerine hatırlatılacak olsa birinin fanatiklikten, diğerlerininse adalet duygusundan ileri geldiğini söylerlerdi.

Modern karar ne olursa olsun, bu tarz cezalandırmaların o dönemlerde yaygın olduğu bir gerçektir. Kayıtlar, gravürler ve resimler bizlere 18. yüzyılın başına dek bu ceza gösterilerinin nasıl kalabalık bir izleyici kitlesine sahne olduğunu gösterir. Bir “auto” yapılacağı zaman başka bölgelerden insanlar gelir, ceza gösterisi mümkün olan en açık alanda gerçekleştirilirdi. Ancak bu gösteriler pahalıya mal olduğu için çok sık yapılmazdı. Bu cezaların sıklığı, her bir mahkemenin kendi kararına bağlıydı ve yılda en az bir kere uygulanmaya çalışılırdı. Mahkûmlar titizce bekletilir ve halka açık bir “auto” için yeterli sayıda kişi birikince bir tarih belirlenirdi.

18. yüzyıl itibariyle suçluların azalması ve kazığa bağlama, yakma eylemlerinin pahalı olması nedeniyle auto-da-fe’ler yapılmaz oldu. Yeni Bourbon Kralı V. Philip bir auto’ya katılmayı reddeden ilk İspanyol Kralı oldu. Bu tören 1701’de tahta gelişini kutlamak için yapılacaktı. (Ancak sonrasında (1720) birine katılmıştır.) Philip’in saltanatıyla birlikte İspanya’da toplu cezalandırma törenlerinin sonuna gelindi ve yüzyılın ortalarına gelindiğinde Engizisyon sadece özel cezalandırmalar yapıyordu. Bunun sebebini toleransın artmasına bağlamaya gerek yok. Arkasındaki sebep basittir: İspanya kâfirler ve sapkınlardan arındırılmış, mahkemelerse onların alevlendirici malzemelerinden mahrum kalmıştır.