Fatih Sultan Mehmet Han'ın hitabı

Türk-İslam sentezi fikrinin mimarlarından, Hareket dergisinin kurucusu ve büyük fikir adamı Nurettin Topçu Serdengeçti’nin Mayıs-Haziran 1952 tarihli sayısındaki yazısında Fatih’i Fetihten 5 asır sonrasının İstanbul’unda uyandırıyor ve evlâdına hitabını satırlara aktarıyor.

Fatih Sultan Mehmet Han'ın hitabı

Nurettin Topçu

Devirler açıp, devirler kapıyan Fatih uyanıyor; silkiniyor, etrafına şöyle hitap ediyor: “Bu etrafımda gördüğüm kâbuslar nedir? Üç tepede üç haçlı zaferi görüyorum. Bu şehrin fethine anahtar olsun diye inşa ettirdiğim büyük Peygamberin ismini taşla yazan Rumelihisarı’nın üstünde Protestanlar nakus inletiyorlar”.

Bu bir sestir: Fethin, Fatihin sesi. Bizler bir dağız! Bizler bu sesi dağlar gibi aksettirmekle vazifeliyiz. Bu vazife mukaddes bir vazifedir. Biz bu yola her şeyimizi varımızı yoğumuzu, canımızı, cananımızı koyduk! İstiyoruz ki bu ses, ocak ocak bütün Anadolu köylerini, kentlerini kasabalarını, şehirlerini fethetsin. Gaflette olanlar uyansın! Bu ses vatanı sıra dağları, engin denizleri, hür gökleriyle çepçevre kuşatsın. Fethin sesi, Fatihin sesi yeni yeni basübadelmevtlere yol açsın. Gönüller bu sesle dolsun! Bir kıyam olsun, milli bir kıyam! Bunlar yıkılsın artık! Putlar kırılsın artık!

Beş yüz yıl önce bana kılıcımın hediyesi olan bu ülkenin semâlarında, bugün nail olduğum “ba’sü ba’delmevt” sırrıyla etrafıma bakıyorum. İstanbul, asırların değiştirdiği bir şehir. Evlâdım taşra mülkünün vârını ona harcamışlar. Onun şimdiki binalarının ihtişamı yanında Topkapı sarayımız eski bir medrese halinde kalmış. Bizden sonrakiler nefislerine hizmet etmişler. Biz cami, medrese, çeşme, imâret yaptırdık. Onlar köşkler, apartmanlar, devlet sarayları, oyun yerleri yaptırmışlar. Bizim vaktiyle kıyamete kadar Muhammed ümmetine hayır kastiyle kurduğumuz vakıfların yerinde, halkın yağmasına vesile olan menfaatler dolaşıyor. Bizim düşmandan aldığımız ganimeti onlar milletten almışlar. İslâm halkının tehlil ve dua ile doldurduğumuz ağızlarından, şimdi hep menfaat ve birbirlerine şekavet yâdı dökülüyor. Yollarını ne kadar şaşırmışlar! (…)

Ya Ayasofya’nın minarelerindeki ezan sesini kim susturdu? O minarelerde okunan ezan, Allah’ın adı yanında Peygamber’in adını göklere dağıtırken ecdadına bağlı ruhlarda beni de düşündürüyordu da ondan mı? Bin haçlı ordusu bunları yapamazdı! Siz nasıl yaptınız? Bunu asıl yapanlar, şimdi hürriyet kahramanları diye başka bir tepede abide altında defnolunmuşlar, taziz olunuyorlar. (…)

Bakışlarım daha uzaklara dalarak, düşman emelleriyle minarelerinde ezan sesleri susturulan Ayasofya’nın kubbesinden Irak ve Acem’in hudutlarına kadar bütün Anadolu’yu kucakladı. Nice yüz bin şehit kanıyla üzerinde birlik kurduğumuz bu vatan ne kadar perişan olmuş! Kurduğumuz birlikse ayaklar altında. (…) Şaşırmış ahfadım, bedbaht evlâdım! Ruhlarınız bambaşka makinelerden çıkarken onlarla aynı millet yapısını yapmak mı istiyorsunuz? (…)

Sizi bir millet yapan ecdadınızı inkâr ettirerek, size düşman olan bu yabancı varlığa Türk milleti dedirtmek istediler. (…) Kimden intikam aldınız? Ecdadınızdan mı? Şüphe götürmez, gerçek atalarınızdan mı? Mabetler ambar yapılıp ayetlerin üzerinde bitler dolaşırken, nice sultanlarınız beton saraylarda, devirmekliğime feleğin vefa etmediği Batı Roma çocuklarının terennümlerini mırıldanıyor! Koca Sinan’ın Allah’a el ve kanat açan âbidesi olan mâbedin kapısında, üç kıtada kalkan kullanmış ataların bedbaht evlâdı, mihraba doğru tükürüp geçen İslâm çocuğunun lâkayt nazarları önünde, gökgözlü haçlı çocuklarının ayaklarına kadar eğilmiş, terlik çeviriyor! (…) Öyle bir cihât açmalısınız ki, onda disiplin şuursuzluğa, huzur ihtirasa feda edilmesin. Ahlâk kaidesizlikle, Allah ümitsizlikle çiğnenmesin. (…) Yürüyün, bunlar yıkılsın artık! Yürüyün, putlar kırılsın artık!