Fethin manevi mimarı Somuncu Baba

Somuncu Baba: Aşkın Sırrı filminden bir kare.
Somuncu Baba: Aşkın Sırrı filminden bir kare.

Bursa’da melami meşrep bir hayat sürerken halk onu Somuncu Baba diye tanır. Somuncu Baba'nın öğrencisi Hacı Bayram-ı Veli Akşemseddin'in , Akşemseddin ise bir devrin kapılarını aralayan Fatih Sultan Mehmed'in hocası olur.

Bursa’da melami meşrep bir hayat sürerken halk onu Somuncu Baba, Etmekçi Koca veya “Deli Etmekçi” diye tanır. Ne veli, ne de geçmişinde büyük medreselerden icazet almış bir müderris olduğu bilinir. Ne var ki bu gizlenme hali uzun sürmeyecektir. Onun kendini gizleyen bir veli olduğunu sokaklarda dolaşan bir meczup fark eder.

Somuncu Baba’nın sırtındaki heybeye somunları koyup sokak sokak dolaşarak kimine parasıyla, kimine bedava dağıttığı bir gün meczup önüne geçerek, “Unun ve ekmeğin ardına saklanırım sanma! Ben seni bilirim” der. Somuncu Baba kendi halinden haberdar olan deliye bir somun verir ve “Afiyet yahu! Al şunu ye. Sus. Sakın kimseye deme” sözleriyle uyarır.

Deli, somunu alıp uzaklaşırken geriye döner ve şöyle seslenir: “Bu saklanma hali uzun sürmeyecek. Yakında sırrın ortaya çıkacak!”

Delinin sözleri akıllara Hz. Mevlana’nın ve sonraları Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin aynı mealde söylediği

Harabat ehline hor bakma zakir,
Defineye malik viraneler var

beytini akla getirmektedir.

1349 yılında Kayseri’nin Akçakaya köyünde dünyaya geldiğinde Hamîdüddin adı verilir kendisine. Babası Şeyh Şemseddin Musa el-Kayserî tasavvuf büyüklerindendir. Ailesi ve yakınlarıyla birlikte Horosan’dan Anadolu’ya gelir Şeyh. Kimi rivayetlerde Kayseri’yi tercihi tesadüf değil, bir başka ilim güneşi Davud-i Kayserî’nin manevi daveti üzerinedir.

Somuncu Baba ilk tahsilini ve tasavvuf neşesini babasından alır. Devrinin önde gelen âlimlerinden dersler alarak medrese öğrenimini tamamlar. Kayseri’de ilmî hayatını tamamladıktan sonra bir müddet Aksaray’da bulunur. Bu sırada müderris olan Mahmud Mazdekâni’nin kızı (veya torunu) Necmiye Sultan ile evlenir. Yusuf Hakiki ve Halil Taybî adlı iki çocuğu olur. Kimi kaynaklar bir kız ve bir erkek çocuğundan daha bahseder. İlmini artırmak ister.

Şam’da Beyazıdıyye Hankâhı’na giderek Şadi-î Rumî adında bir şeyhten dersler alır. Beyazid-ı Bestamî ve Hızır aleyhisselamın manevî terbiyesinden geçer. Bu haliyle “Üveysi” kabul edilir.

Şam’daki yılların ardından ilim makamlarını aşsa da içindeki mânâ boşluğunu bir türlü dolduramaz. Uzun arayışlar sonunda Erdebilli bir şeyhten haber verirler. Şam’dan ayrılıp İran’daki Erdebil’e gider. Burada Şeyh Sadreddîn-i Erdebîli’nin dergâhına intisap eder, tasavvufî olgunluğa erer. Sülûkunu tamamlayınca Kayseri’ye döner.

Hiçbir yol tek başına yürünmez. Yola yolcu, yolcuya yoldaş gerektir. Bazen yol yolcuyu, bazen yolcu yolu bulur. Bazen talebe hocayı, bazen de hoca talebeyi… Somuncu Baba da yoldaşını kendisi bulacaktır. Çocukluğu ve gençliği boyunca iyi bir eğitim alan ve asıl adı Numan olan Hacı Bayram-ı Veli, Engüri’deki (Ankara’nın eski adı) Kara Medrese’de müderrislik yapmaktadır. Namı Anadolu sathına yayılmıştır.

Somuncu Baba bir gün talebelerinden Şücai Karamani’yi yanına çağırarak, “Ankara’da Numan isminde bir müderris var. Onu bulup buraya davet et” buyurur. Talebesi bu emri üzerine Ankara’ya giderek durumu müderris Numan’a bildirir.

İki deniz kavuşuyor

Müderris Numan pek çok daveti reddederken nasıl olursa olur, bunu kabul eder. Kayseri yoluna düşer. Bir bayram günü kavuşur iki deniz. Müderrislik makamını terk ederek gelen Numan, adını dahi terk decektir. “Sevenin adı yoktur. Sevdiği ona hangi adı vermişse kabulüdür!” kavlince müderris Numan’a “Bayram” adını verir.

Numan, ariflerin yüksek hallerini görerek kendisini tasavvuf yoluna verir ve bu yolda yüksek derecelere kavuşmak için çalışır. Zamanın büyük velilerinden olur. Dergâha geldikten sonra bütün ilmini bir varmış bir yokmuş pazarında “Bilmiyorum!” takasına sokan Numan, fanilik yurdundaki hakikat denizinde gerçek bir hazineye sahip olduğunu keşfeder. Kayseri’de kaldıkları müddetçe halden hale giren, ilahi makamları birer birer aşan iki hak aşığı bir müddet sonra Bursa’ya giderler.

Yoldaşı bir medresede müderrislik yaparken Somuncu Baba ekmekçilikle meşgul olur. Bursa sokaklarında “Somunlar mü’minler! Somunlar mü’minler!” diyerek ekmek dağıtır. Halk da bu yüzden kendisine “Somuncu Baba” adını verir. Halkın sevgi ve yakınlığını kazanan Somuncu Baba unun ve ekmeğin ardına saklanır. “Şöhret afettir” düsturunca kendini gizler.

İlahî aşkın ateşi bir kez yüreğine düşmüştür, kurtulmak ne mümkün! Görünürde somun pişirip dağıtır. Lakin hakikatte aşk ve muhabbeti, sevgi ve hoşgörüyü işler ilmek ilmek. Unun suyla buluşup hamur olması gibi insanların ruhunu sevgiyle yoğurur. Muhabbet ocaklarında pişirir. Pişirdiği her bir somun elden ele, dilden dile gönüllere ulaşır.

Somuncu Baba felsefesinde kişinin insan-ı kâmile yolculuğu buğdayın ekmek olma macerasına benzer. Buğday önce dalından, sonra başaklarından ayrılır. Taşlar altında öğütülüp un olur. Yüreğine su katılır, hamur olur. Sonrasında en zorlu yolculuğuna çıkar. Nihayet ateşlerde yanar, ekmek olur. Aşkın çileli yolculuğuna çıkan insan da sabrı katık, çileyi azık bilir. Türlü imtihanlardan geçer ve nihayet insan-ı kâmil olur.

Ölümsüzlüğün ilaç ve deva ile değil, bir mânâ veya eserle ulaşılan unutulmaz bir mirasla mümkün olacağını yaşayarak gösteren Somuncu Baba yüzyıllar öncesinden,

Diriyiz daim ölmeyiz
Karanularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl-ü nehâr olmaz

diyerek gönüllerde yaşamanın yollarını öğretir. Talebesi Hacı Bayram-ı Veli ve onun öğrencisi Akşemseddin ile Fatih Sultan Mehmed Han’a el verir. İstanbul’u fetheden ruhun mimarı olur.

Ulu Cami’nin ilk hutbesini okudu

Yazımızın başında zikrettiğimiz Somuncu Baba ile Bursa’nın delisi olarak bilinen zat arasında geçen konuşmanın üzerinden çok geçmez. O dönemde Bursa’da bulunan Yıldırım Bayezid’in damadı Emir Sultan Hazretleri Somuncu Baba’nın hallerinden şüphe edecek ve onu denemek için fırınına gidecektir.

Somuncu Baba fırına ekmeklerini sürmüş, pişmelerini beklerken yanına Emir Sultan’ın geldiği görülür. Elinde bir çömlek vardır. Selam verir. Somuncu Baba mukabele eder.

Emir Sultan çömleğini uzatıp içindekinin pişirilmesini rica eder. Somuncu Baba çömleği fırına sürmesi gerektiği halde bunu bilerek yapmaz. Ona dönerek, “Evlat! Çömlekçilik sizin işiniz. Onu fırına sizin sürmeniz daha uygundur!” der.

Emir Sultan şaşırmıştır. Geçmişte çömlekçilikle uğraştığını nereden bilmektedir? Bu olay üzerine Somuncu Baba’nın Allah dostu olduğuna dair düşünceleri artar.

“Peki!” diyerek çömleği alır ve fırına sürer. Lakin fırında ateş yoktur. Somuncu Baba fırının ağzını kapattıktan sonra, “Bekleyelim, birazdan pişer” buyurur. Bir müddet bekledikten sonra kapak açılır. Yemeğin piştiğini gören Emir Sultan, artık büyük velilerden biriyle karşı karşıya olduğundan emindir. Derken sohbet başlar, dost olurlar. Dostluğa Hacı Bayram-ı Veli’nin de katılmasıyla üç yaren yar meclislerinde sık sık bir araya gelip halden hale girerler. Ta ki Ulu Cami’nin inşaatı tamamlanıp açılışı yapılıncaya kadar…

  • Somuncu Baba'dan altın öğütler

  • -Gizli ve açık bütün hallerinizde Allah’tan sakının.
  • -İbadeti Allah için yapın. Ücret umarak gündelikçi olmayın.
  • -Az yiyin, az konuşun, az uyuyun.
  • -Namazlara devam edin.
  • -Avamın (halk) arasına az karışın.
  • -Açlıktan ölseniz bile şüpheli şeyleri yemeyin.
  • -Daima şehvetten uzak durun.
  • -İnsanların ellerinde bulunanlardan ümidinizi kesin.
  • -Bütün kötü özellikleri terk edin. Güzel özelliklerle kendinizi süsleyin.
  • -Aykırı bir görüşle kendinizi cemaatten ayrı bırakmayın.
  • -Günaha götüren şiir ve şarkı dinlemekten kaçının.
  • -Düşüncenizde dayatmacı olmayın.

Bir Cuma günü caminin Hünkâr mahfilinde oturan Yıldırım Han, Emir Sultan’ı çağırarak, “Açılış hutbesini sen oku!” der. Emir Sultan, “Sultan baba! Bu devirde, bu iklimde ilim ve irfanda civarın en büyüğü aramızda dururken bize hutbe okumak düşmez” diye cevap verir. Emir’in sözlerine şaşıran Sultan, “Kimmiş o kişi?” deyince, “Halkın Somuncu Baba diye bildiği Şeyh Hamîd-i Velî’dir. Kendisini gizliyor lakin biz halinden haberdarız. Hem zahir, hem batın ilimlerinde deryayı muhit bit zattır. Ulu bir bilgedir. Ulu Cami’nin açılış hutbesini okumak ancak ona münasiptir” cevabını alır. Bunun üzerine Sultan görevi Somuncu Baba’ya verir.

Emir Sultan, camideki insanların arasından geçerek Somuncu Baba’nın yanına diz çöker, “Şeyhim! Bu Cuma Ulu Cami’nin ilk cuması. Bu görev sizin. Sultan bize havale etti. Lakin siz varken bu işin bize münasip olmadığını söyledim. O da hutbeyi sizin okumanızı murad eyledi” der. Somuncu Baba, “Ah Emirim, sırrı faş ettin. Bizim gidiş beratımızı verdin” diye cevaplar.

Somuncu Baba caminin açılışı olduğu için “açan” mânâsına gelen Fâtiha suresinin tefsirini yapar. Minberde nice hikmetli sözler söyler. Herkes hayretinden şaşırıp kalır. Bursalılar, onun büyüklüğünü anlar.

İşin garibi, Molla Fenarî de o sıralar Fatiha tefsiri üzerinde çalışmakta, lakin bazı kısımların mânâsını çözememektedir. Somuncu Baba’yı hutbeye çıkarken görünce acaba ne anlatacak sorusu geçer aklından. Somuncu Baba ise, “Hem açılış günü olması hasebiyle Fatiha’yı anlatalım, hem de aramızda bazı âlimlerin anlayamadığı yerlerin izahını yapalım” diye başlar sözlerine. Bu sözler Molla Fenarî’nin bütün şüpheleri giderir.

Somuncu Baba ilkini herkesin, ikincisini çoğunluğun, üçüncüsünü azınlığın anladığı; dördüncüsünü ariflerin, diğerlerini hiç kimsenin anlayamayıp üçler, yediler, kırklar ceminin ruhaniyetiyle meclise katılan velilerin anladığı ve aşk makamlarında peygamberlerin nezaretinde yaptığı tefsirlerin ardından minberden ağır ağır iner.

Namaz bitince camide bir fırtına kopar. Somuncu Baba’yı arayan cemaat üç kapıdan hangisine bakmışsa kendisini orada görmüştür. Ancak onu bulup geriye dönen olmaz. Velhasıl Somuncu Baba, sırrı “fâş olduğu” için Bursa’dan ayrılmıştır.

Derler ki gideceği sırada Şeyhülislam Molla Fenarî önüne geçer ve gitmemesi için ısrar eder. Ama o bu şehirden gitmeye karar vermiştir.

Rivayete göre Molla Fenarî, Fatiha tefsirine katkısından dolayı müderrislikten kazandığı bütün parayı Somuncu Baba’ya vermek ister. O da paranın bir kısmıyla ot alınmasını ve alınan otun eşeğine verilmesini buyurur. Satın alınıp getirilen ot eşeğin önüne atılınca eşek koklar ve yemez. Ardından otun üzerine bevleder. Bunun üzerine Somuncu Baba, “Bizim merkebimiz bunca zaman şüpheli hiçbir şeyi yememiştir” diyerek teklifi reddeder.

Molla Fenarî ondan en azından Bursa’ya dua etmesini rica eder. Somuncu Baba bir çınarın altında Bursa’ya ve halkına dua eder. Bu çınara o gün bu gündür Bursa halkı tarafından “Dua Çınarı” denilecektir.

“Sen Hakk ile bir olunca…”

Somuncu Baba Bursa’dan Hicaz’a gitmek üzere yola çıkar. Adana’ya vardığında Ceyhan kenarındaki Sis Dağı eteklerinde bir köyde oturan Nebi Sufi adında bir dostuna misafir olur. Sonra yolculuğuna devam eder.

Üç yılını Hicaz’da geçirdikten sonra Anadolu’ya döner ve Aksaray’a yerleşir. Bir mescidin yanına çilehane yaptırır ve orada halvete girer.

Bırak ey Hamîdâ var’ı
Görsem dersen sen ol yâr’ı
Göricek ol tecellâyı
Ondan özge kemâl olmaz

sözleriyle hayat felsefesini özetleyen Somuncu Baba, ömrü boyunca bilinmek, tanınmak gayretini terk eder. Topraktan gelecek nimetleri bile dünyanın tuzakları olarak görür. Dünya ile ilişkisi dergâhta taliplerine verdiği dersler, bir de hem kendisi, hem de muhtaçlar için ekip diktiği bir miktar tarladır. Bir gün talebelerinden birine bir miktar tohum verip şöyle der: “Evlat! Bu tarlanın yarısını benim için, kalan yarısını da kendin için ek.”

Derviş tohumu alarak dediği gibi tarlanın bir yarısını Somuncu Baba, diğer kısmını da kendisi için eker. Baharla birlikte çimlenen ekin, mevsim yaza dönünce başağa durur. Hasat zamanı tarlaya gittiğinde bakar ki, kendisi için ektiği taraf gayet verimliyken hocası için ektiği kısım kavrulmuş, mahsul vermemiştir.

Hasat günü Somuncu Baba tarlanın başına varır. Şeyhini gören derviş mahcup bir şekilde boyun büker. Somuncu Baba, “Bu tarlanın hangi tarafı bizim?” diye sorunca, verimsiz taraf olduğunu söylemeye utandığından kendisi için ektiği ve bol mahsul veren kısmı gösterir. Somuncu Baba ise buna çok üzülür. Dervişine bakıp, “Bunca zaman hep ahiret için çalıştığımızdan dünya bize gülmezdi. Acaba hangi günahımız sebebiyle dünya bize gülmeye başladı?” der ve gözleri dolar. Derviş de şeyhinin üzüldüğünü görünce pişman olur, ondan af diler ve gerçeği söyler. Somuncu Baba hakikati duyunca pek rahatlar. Adeta dünyanın yükü sırtından kalkmıştır.

Yine menakıbnameye göre Somuncu Baba bir akşam vakti tefekkür etmektedir. Uzayıp giden tatlı sessizliği yaşlı bir kadının feryadı bozar. Bağırıp çağırarak yanına yaklaşan kadın nefes nefese yardım ister: “Hacem, kurbanım! Bir ineğim vardı. Sabah sürüye kattım. Bu vakit oldu. Herkesin ineği geldiği halde benimki dönmedi. Sağa koştum, sola koştum, aradım ama bulamadım. Ne yapacağımı bilemedim.” Somuncu Baba, “Bacım! Telaş etme. Nefeslen biraz. Bir dem de ben arayım. Bulursam getiririm” der ve doğruca ırmak boyuna yürür.

Yaşlı kadın, ağaçların ardına saklanarak onu takip eder. Somuncu Baba ırmağın üst başındaki tepeyi dönünce açık alanda ineği bulur. Otlamakta olan ineğe seslenir: “Be mübarek hayvan! Bütün hayvanat evine döndü de sen neden dönmedin? Yaşlı sahibini neden yordun?” İnek boynunu büküp otlamayı bırakarak Somuncu Baba’nın cüppesinin eteğini yalar. Somuncu Baba onun ne demek istediğini anlamıştır: “Demek bugün yavruna süt verecek kadar doyuramadın karnını ve buraya otlamaya geldin ha!” der.

Bu konuşmaya ihtiyar kadın da şahit olmuştur. Şaşkın bir halde seyrettiği Somuncu Baba’ya: “Hacem! Bu ne hal? Hayvanı elinle koymuş gibi bulman bir yana, onun dilinden anlar gibi konuşuyorsun!” deyince Somuncu Baba şöyle karşılık verir:

“Sen Hakk ile bir olunca cümle mahlûkat sende dil olur bacım. Bu hâle akıl ermez. Bu hâlin bilgisi ne kitaptadır ne defterde. Sen ararken dünyada gezersin, ben ararken dünyadan geçerim. Sen yitiğini ararsın, ben hiçliğimi ararım.”

Hadisenin duyulmasından sonra Somuncu Baba’nın sırrı yine anlaşılmaya başlar.

Takvimler 15 Şaban 815/20 Kasım 1412 tarihini gösterdiğinde cismi toprağa döner Ervah Kabristanı’nda. Cânı cânana kavuşturan yolculuğa onu Hacı Bayram-ı Veli uğurlar.

Somuncu Baba 1412 yılında Aksaray’da ebedi aleme göçtü. Kabri çilehanesinin yanındadır.
Somuncu Baba 1412 yılında Aksaray’da ebedi aleme göçtü. Kabri çilehanesinin yanındadır.

Bulutlar yol verir sırra. Hüzün karışır buğulu gözlerin matemine. Dervişlerin gözyaşları düşer toprağa. Derken yağmur yağar tane tane Ervah’ın ortasına. Her damlası gönülleri eritir. Ruhlara mânâ hakikati fısıldar.

Lakin oradakilerin azdan azı duyar yağmurun şiirini. Baş vermedikçe sır vermeyenler paylaşmaz mahşerin sözlerini. Sadece duyar, sadece dinler nasibi olanlar.

  • İnsan yetiştirme gayreti
  • Somuncu Baba mirası sadece talebeleri değildi. Her ne kadar meşrep gereği en büyük eser olarak insanı görse de birkaç risalesi günümüze ulaşır.
  • Kırk Hadis Şerhi: Şerhi Hadis-i Erbain isimli eseri Bursalı Mehmed Tahir ve Hüseyin Vassaf’ın tasavvuf lisanıyla yazılmış diye bahsettikleri ve Süleymaniye Kütüphanesi Şehit Ali Paşa bölümünde 540 numarayla kayıtlı kitabın içindedir. Katalogda Hamid b. Musa’ya ait olduğunu kayıtlı olan eser Kırk Hadis derlemesi olup bu hadislere “Hisse” başlığı altında küçük izahlar yapmaktadır.
  • İkinci eseri tarikat adabını özetleyen ve muhteva olarak altı ana başlıkta toplanan Zikir Risalesi’dir.
  • Diğer eseri Silahu’l-Müridin, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretlerinin Mecmu’atü’l-Ahzab adlı eserinin Şazeli cildinde yer alan ve Haza Hizbu’ş-Şeyh Hamîd el Arif KS ve Nefeana Bih adı altında verilen dokuz sayfalık dua ve zikir bölümüdür. Bunun müstakil bir nüshası yoksa da Zikir Risalesi adlı eserinde onu zikretmektedir. Eser verme yerine insan yetiştirmeyi gaye edinen Somuncu Baba’nın iki tasavvufi şiiri de vardır.