Hz. Muhammed çocukların da peygamberiydi

Peygamberimiz ve çocuk
Peygamberimiz ve çocuk

İtibar görmek için yaşın ön plana çıktığı, çocukların eşya muamelesi gördüğü, hatta geçim derdiyle öldürüldüğü bir ortamda Hz. Peygamber (sav) çocuklara gösterdiği eşsiz şefkat ve sevgiyle Cahiliyenin toplumsal değerlerini alt üst etmişti. Zaman ilerledikçe insan hayatı sadece kolay kılmak için sistemler geliştirdi ve çocuk kalbini susturdu. Çağ medeni belki ama insan hala devr-i cahiliyedeki kadar vahşi değil mi?

Aile efradına karşı Peygamber’den (sav) daha müşfik olan hiç kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim’in Medine’nin kenar mahallerinde oturan bir sütannesi vardı. Sütannenin kocası bir demirciydi. Beraberinde biz de olduğumuz halde Hz. Peygamber oraya giderdi. Varınca demircinin dumanla kaplı evine girer, çocuğu kucaklar, öper, koklar ve bir müddet sonra dönerdi. Bunu yaptığı zaman da kendisi Arap Yarımadası’nın hemen tamamını kaplayan ve Bizans İmparatorluğu’nun güney sınırlarına uzanan Medine devletinin tartışmasız yöneticisiydi.”

Sahih-i Müslim’de geçen bir hadiste Enes b. Malik, Resulullah’ın çocuk sevgisine böyle şahitlik eder.

İslamiyet dinî davetin yanı sıra eğitim sistemi, toplumlar ve insanlar arası ilişkileri düzenleyen bir değerler ve davranışlar sistemi de ortaya koymuştur. Bu konuda insanlık için en güzel örnek, şüphesiz bu dini insanlığa tebliğ eden Hz. Muhammed (sav)’dir. Onun bir eğitimci olarak yeni yetişen nesillere yaklaşımını, onlarla ilişkilerini doğru tespit etmek, tavır ve davranışlarının gerisinde yatan temel prensipleri kavramak ve çocuklarını bu doğrultuda yetiştirmek Müslüman toplumların öncelikli görevi olacaktır.

Resulullah’ın kendi evlatlarıyla ilişkisini nasıl bir zemin üzerinde tesis ettiğiyle başlayalım söze. İyi ve müşfik bir baba olduğuna şüphe yok elbette. Çocuklarına samimi ve içten bir sevgi besliyor, yeri geldikçe de sevgisini açıkça gösteriyordu. Onlarla ilişkileri maddî ve geçici duygulara değil, derin bir sevgiye dayanıyordu.

En küçük ve kendisinden sonra yaşayan tek çocuğu Hz. Fatıma’ya hürmetine bir bakın: Ebu Davud’un Sünen’de aktardığı bilgiye göre Hz. Peygamber onu görünce sevinir, kendisini ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Hz. Fatıma da onu aynı şekilde karşılayıp ağırlardı. Yolculuğa çıkarken veya sefere giderken aile fertlerinden en son Fatıma ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk onunla görüşür, sonra eşlerinin yanına giderdi. Kadınlardan en çok Fatıma’yı, erkeklerden de Ali’yi sevdiğini ifade etmiştir.

Resulullah’ın kölesi Zeyd ile muhabbeti de onun çocuk sevgisini göstermesi açısından dikkat çeker. Sonradan azat edip evlat edindiği Zeyd’in babası ve amcası onu geri almak için geldiklerinde Resulullah kararı Zeyd’e bırakmıştı. Zeyd, o kadar Hz. Peygamber’in muhabbetiyle doluydu ki, babası ve amcasıyla beraber gitmeyi reddetti. Amcası Cebele bu hadiseyi şöyle dile getirir:

“Resulullah’a geldim ve ey Allah’ın Resulü, kardeşimin oğlunu benimle beraber gönder, dedim. Resulullah, “O burada, seninle gitmek isterse kendisini alıkoyacak değilim”, dedi. Fakat Zeyd, “Ey Allah’ın Resulü, sana hiç kimseyi tercih etmem”, deyince, onun düşüncesini benimkinden daha iyi buldum” (Tirmizî, Menakıb, 40).

Sahih-i Buharî’de Enes b. Malik’ten şöyle bir rivayet aktarılır: “İbrahim’in vefatında Resulullah’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Abdurrahman b. Avf ona ‘Sen de mi ya Resulullah?’ diye sordu. Hz. Peygamber, ‘İbn Avf, bu merhametten’ dedi, daha çok gözyaşı döktü ve ‘Göz ağlar, kalp üzülür, fakat biz sadece Allah’ın hoşnut olacağı sözü söyleriz. Senden ayrıldığımıza üzülürüz ya İbrahim!’ dedi”.

Oğlu İbrahim’in vefatıyla ilgili bir rivayet daha vardır. Gözünden yaşlar aktığı sırada onu teselli eden sahabe, kendisine, başkalarına üzüntülerini azaltmalarını öğütlediğini hatırlatmıştı. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Hayır, ben bağıra bağıra ağlamayı ve ölünün aşırı övülmesini yasakladım. Sizin bende gördüğünüz sevgi eseridir ve kalpteki merhamettir; merhamet etmeyene merhamet edilmez. Çocuğumuz için üzülüyoruz, gözler yaşla doluyor ve kalp içe doğru kabarmakta, yine de Rabbimizi üzecek hiçbir şey söylemeyiz. İbrahim, eğer bu herkes tarafından takip edilecek yol olmasaydı ve en sonuncumuz ilk gidenimize kavuşacak olmasaydı, senin için bundan daha fazla üzülürdüm.”

Gelelim Resulullah’ın torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’le ilişkisine. Ebu Hureyre dışarı çıktıkları bir gün Fatıma’nın evine geldiklerinde Peygamber’in Hasan’ı kastederek, “Küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu, Hasan geldiğinde kucaklaştıklarını ve o sırada Hz. Peygamber’in, “Ey Allah’ım, ben onu seviyorum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni niyaz ediyorum” buyurduğunu rivayet etmiştir (Buharî, Menakıb 27).

Bir başka rivayete göre Resulullah mescitte insanlara hitap ederken torunları Hasan ve Hüseyin gömlekleri içinde düşe kalka yanlarına geldiler. Resul-i Ekrem minberden indi, onları kaldırdı, ardından da şöyle buyurdu:

“Allah u Teâlâ malınız ve evlatlarınız birer fitnedir, diyerek hakikati buyurmuştur. Şu iki çocuğun düşe kalka yürüyüşlerine baktım ve vaazımı kesip onları yukarı almaktan kendimi alıkoyamadım.”

Resullah’ın sevgili torunlarıyla sık sık oynayıp gönüllerini hoş ettiği de bilinir. İbn Abbas’ın rivayetine göre Hz. Peygamber, Hasan’ı omuzlarında taşırken sahabeden biri Hasan’a, “Bindiğin ne güzel binektir” dediğinde Hz. Peygamber “Ve sürücüsü ne güzel sürücü” cevabını vermiştir.

Görüldüğü gibi Allah’ın elçisi yorucu ve çileli hayatında çocuklarını ve torunlarını ihmal etmek bir yana, onlarla yakından ilgilendi, canları yandığında acılarını yüreğinde hissetti. Yeri geldi, onlarla çocuk oldu, oyunlar oynadı. Neşeleriyle neşe buldu, acılarıyla kederlendi. Fakat Hz. Peygamber’in büyüklüğü, alelâde kimselerin yaptığının aksine, bu dünyanın geçici hadiseleri karşısında kontrolünü kaybetmemesi, evlatlarının dertleriyle dünyaya meyletmekten sakınması, zihnini ve kalbini mükemmel bir denge durumunda muhafaza etmesinden gelir.

Çocuk ağlarsa namaz kısalır

Sade kendi evlatlarına karşı değil, bütün çocuklara derin bir sevgi ve şefkat besleyen Hz. Peygamber onları ciddiye alır ve seviyelerine inerek problemleriyle ilgilenirdi. Onları kucağına alıp sevdiğine dair pek çok rivayet vardır. Kendilerine değer verdiği için çocukların dostluk ve güvenini kazanması da tabiidir. Onlara yetişkin gibi davranır, bazen şakalaşır, her karşılaştığında selam vererek hal ve hatırlarını sorardı. Hasta olanlara özel olarak geçmiş olsun ziyaretlerinde bulunduğunu biliyoruz.

Katı, acımasız ve sert mizaçlı olan çöl Arapları onun çocuklara gösterdiği sevgi ve merhameti hiçbir zaman anlayamamış, hatta tavırlarını tuhaf karşılamışlardır. Nitekim bir defasında torunu Hasan’ı öperken yanında bulunan bedevi kabile reislerinden Akra b. Habis, “Siz çocukları öper misiniz? Benim on çocuğum var, hiçbirini öpmedim” demiş, bunun üzerine Resul-i Ekrem, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” cevabını vermişti. Yine “Siz çocukları öper misiniz? Biz öpmeyiz” diyen başka bir şahsa, “Allah senin kalbinden merhameti alıp çıkardıysa ben ne yapabilirim?” dediği bilinir (Buharî, Edeb, 18).

Hz. Muhammed çağdaşlarının şaşkın bakışları arasında çocukları hoş tutmuş ve onların her türlü masum isteklerini yerine getirmeye gayret göstermiştir. Namaz kılarken, hatta hutbe okurken dahi bu tutumunu değiştirmediğini biliyoruz. Hadis kaynakları onun torunu kucağındayken namaza geldiğini, çocuğu bırakıp namaza durduğunu, secdedeyken çocuğun sırtına binmesi üzerine secdeyi uzattığını, kızlarından Zeyneb’in kızı Ümame’yi namazda omzuna aldığını naklederler.

Hz. Peygamber namaz kıldırırken ağlama sesi duyunca çocuğun üzülmemesi ve annesinin huzursuz olmaması için kısa sureler okur, böylece namazı kısa sürede tamamlardı. Bu uygulama onun çocuklara merhametini açıkça ortaya koyar (Müslim, Mesacid, 42).

Bu konuda şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben namaza okuyuşumu uzatmak niyetiyle dururum. Fakat geriden bir çocuğun ağlamasını duyunca annesine güçlük çıkarmamak için namazımı kısa keserim.”

Çocuklara karşı bu kadar hassas bir kimsenin onların savaş alanlarına girmelerine müsaade buyurmayacağını tahmin etmek zor değil. Bedir seferine giderken Medine dışında ordusunu durdurmuş, kontroller neticesinde yaşlarını küçük gördüğü bazı kişileri geri çevirmişti. Orduya almadıkları arasında 13 yaşındaki Abdullah b. Ömer, Bera b. Azib ve Zeyd b. Sabit bulunuyordu. Allah Resulü 16 yaşındaki Umeyr b. Ebu Vakkas’ı da geri çevirmek istemiş ancak ağlaması ve ısrarı üzerine çarpışmalara katılmasına izin vermişti. Uhud Savaşı’na çıkarken de ordusunu gözden geçirerek 20 kadar çocuğu şehre gönderdiği nakledilir.

Hendek Savaşı esnasında buluğ çağına girmemiş çocukların çalışmasına, hendek kazma faaliyetine iştirakine müsaade etmiş fakat kuşatma başlayınca çarpışmalardan korumak için onları ailelerinin yanına göndermiştir.

Bu savaşta cephede kalmaya izin verdiği çocuklar arasında yer alan Zeyd b. Sabit’in ve Abdullah b. Ömer’in o sırada 15 yaşında bulunduğuna bakılırsa bu yaşın altındakileri evlerine gönderildiği anlaşılır. Halbuki kuşatmacıların sayısı Müslüman askerlerin sayısından üç kat fazlaydı ve askere adama çok ihtiyaç duyuluyordu (Vâkıdî, Kitabü’l.Megazi II, 453).

“Kızları üstün tutardım”

Hz. Muhammed döneminde çocuklar sosyal hayatın bir parçasıydı. Resulullah’ın çağrısıyla Bayram namazının kılınacağı yere kadınlarla birlikte onlar da gelirdi. Resul-i Ekrem çocukların sağlık ve güvenlikleriyle de yakından ilgilenmiş, bu doğrultuda savaşlarda kadınlar ile çocukların öldürülmemesini özellikle emretmiştir (Buharî, Cihad ve’s-Siyer, 147-148).

Hicri 9. yılda 70-80 kişilik bir heyetle Medine’ye gelen Benî Temîm kabilesinin yanında o sırada çocuk yaşta bulunan Amr b. Ehtem de bulunuyordu. Heyet üyeleri onu eşyalarının başına nöbetçi olarak bırakmışlardı. Resul-i Ekrem gelenlere birtakım hediyeler verdikten sonra içlerinde hediye almayan olup olmadığını sordu. Bunun üzerine sadece eşyalarının yanında bir çocuğun kaldığını bildirdiler. Hz. Peygamber onun da gönderilmesini isteyince heyetten Kays b. Asım onun kabileleri arasında saygınlığı bulunmayan bir çocuk olduğunu söyledi. Peygamberimiz de “Olsun, o heyetle birlikte gelmiş. Bahşiş almaya hakkı var” diyerek çocuğa bahşişini vermişti (Vâkıdî, Kitabü’l Megâzî III, 979-980).

Hz. Muhammed anne ve babanın çocuklarına eşit muamele yapmasının onların görevi, çocuğun da tabii hakkı olduğunu bildirmiştir. Bu konuda İbn Mâce’de geçtiği şekliyle, “Çocukların senin üzerindeki haklarından biri de onlara eşit davranmandır” buyurur.

Hz. Peygamber’e göre çocuklara mal bağışlanmasında adil davranmamak zulümdü. Özellikle erkek çocukların üstün tutulup kızların aşağılandığı kültürel değerleri tersine çevirerek kadınlarla ilgili kalıplaşmış tutumları ortadan kaldırmayı amaçlayan Resulullah’ın kız çocuğuna karşı kötü duygular beslenmesini men ettiğini biliyoruz (İbn Hanbel, Müsned IV, 151).

Gerçekten de erkek çocuklara göre kızlar daha nazik, korumasız ve zayıftır. Bu sebeple kızlara daha fazla ilgi gösterip onların yetişmesine ehemmiyet vermek adalete uygundur. Resul-i Ekrem bu hususta

“Bağış ve ihsanlarda çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım”

buyurur. Günümüzde buna pozitif ayrımcılık deniliyor.

Kız çocuklarının ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü ve horlandığı bir ortamda bunlar ezber bozan, anlamlı sözlerdi. Allah Resulü’nün her konuda kızlara öncelik vermeyi teşvik eden, kız çocuğu yetiştirmenin büyük ecir ve sevabını dile getiren söz ve uygulamalarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Onun erkek çocukların yanı sıra kız çocuklarının eğitimine de itina gösterdiği malum. Nitekim kızı Hz. Fatıma’nın ve ashabın kız çocuklarının terbiyesini bizzat üstlenmiştir. Dahası hanımlarının ve evine gelen genç kızların eğitimiyle de ilgilenmiştir. Yeri gelmişken Peygamber hanımlarının eğitim ve terbiyesinden geçen şahsiyetlerin daha sonra ilme hizmet ettiklerini hatırlatalım.

İslama göre hediye, hibe, miras gibi maddî konularda ana babanın tasarrufları, kardeşler arasında herhangi bir ayrıcalığa yer vermeyecek şekilde olmalıdır. “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adaleti gözetin” mealindeki sözleriyle bu hususa dikkat çekmiştir.

Hz. Peygamber bakımı ve himayesi kadar iyi bir şekilde eğitilmesinin de çocuğun ana baba üzerindeki haklarından olduğunu bildirir. Çocuklar yetişme çağlarından itibaren ebeveynlerini örnek alır, hatta taklit ederler. Allah Resulü yakın çevrenin çocuğun kişilik yapısına tesirini şöyle ifade eder:

“Her çocuk fıtrat (hak dini kabul edebilecek nitelikte) üzerine doğar. Bundan sonra ana-babası Yahudi ise onu Yahudi yapar. Hıristiyan ise Hıristiyan yapar. Mecusi ise Mecusi yapar” (Müslim, Kader, 22-25).

Hayatın kalbi onlarla atıyordu Sert mizaçlı çöl Arapları Resulullah’ın çocuklara gösterdiği yakın ilgi ve merhameti hiçbir zaman anlayamamışlardı. Daha önce itilip kakılan çocukların İslamla birlikte hayatın içinde bir birey olarak yerlerini alışına örnek teşkil eden tabloda Kahire’de kitap okuyan ihtiyarın dinleyicileri arasında yere çömelmiş bir çocuk dikkat çekiyor (Arthur von Ferraris, 1889).
Hayatın kalbi onlarla atıyordu Sert mizaçlı çöl Arapları Resulullah’ın çocuklara gösterdiği yakın ilgi ve merhameti hiçbir zaman anlayamamışlardı. Daha önce itilip kakılan çocukların İslamla birlikte hayatın içinde bir birey olarak yerlerini alışına örnek teşkil eden tabloda Kahire’de kitap okuyan ihtiyarın dinleyicileri arasında yere çömelmiş bir çocuk dikkat çekiyor (Arthur von Ferraris, 1889).

Çocuğun ahlâkî gelişimi yönünden de durum aynıdır. Doğruluk da, yalancılık da, iyilik ve kötülük de anne babadan öğrenilir. Tıpkı şu hadisede Resulullah’ın dikkatimizi çektiği gibi:

Bir gün Allah Resulü sahabeden Abdullah b. Amr’ın evinde misafirken, annesi oğlunu çağırarak kendisine bir şey vereceğini söyledi. Peygamberimiz ne vereceğini sorunca annesi hurma vereceğini belirtti. Allah Resulü, “Eğer aldatıp da bir şey vermeseydin sana bir yalan günahı yazılacaktı” buyurdu (Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 447).

Çocuk ana-babası için yalnızca gönül eğlendirecek bir sevgi ve tatmin konusu değildir. Peygamberimizin dikkat çektiği ve bizzat örnek teşkil ettiği gibi onun her bakımdan zamanın şartlarına uygun şekilde yetiştirilip eğitilmesi, güzel ahlâkla süslenmesi gerekir. Ayrıca aile iyi bir meslek edinmesi için çaba ve fedakârlık göstermelidir. Bu sorumluluğu tam olarak idrak etmiş ve gereğini yerine getirmiş olanlar çocuklarına Allah Resulü’nün ifadesiyle “en güzel miras”ı bırakmış olurlar.

Ahzab suresinin “Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır” mealindeki 21. ayeti bu hususta temel düsturumuz olmalıdır. Hayatın bütün safhalarında olduğu gibi çocukların eğitiminde de onun metodu bize rehberlik edecektir. Zira Resulullah hayatı boyunca yeni yetişen nesillerle özel olarak ilgilenmiş, onlara öylesine şefkatli ve sevgi dolu bir yürekle yaklaşmıştır ki, gençler etrafında pervane olmuş, kendisine can u gönülden bağlanmışlardır.

Asr-ı Saadet ikliminin şahsiyetleri belki de küçüklüklerinde kendilerine Peygamber’in müşfik eli değdiğinden o kadar yücelerdi.