Muhalifim haksızlığa kanunsuzluğa istibdada muhalifim

Hüseyin Avni Ulaş-Milliyetçiler
Derneği’nin hazırladığı
Hüseyin Avni Ulaş kitabı.
Hüseyin Avni Ulaş-Milliyetçiler Derneği’nin hazırladığı Hüseyin Avni Ulaş kitabı.

Hürriyete ve hukukun üstünlüğüne inanmış, haksızlığa, kanunsuzluğa ve istibdada savaş açmış bir muhalifti o. Cumhuriyet’in kurucuları tarafından siyaset dışına itilen değerimiz Hüseyin Avni Bey unutulmamalı.

1.Büyük Millet Meclisi’n­de 1. reis vekili, aynı za­manda muhalif İkinci Grup’un lideri Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş Türkiye’de­ki ilk “hâkimiyet-i milliye” âşıkların­dandı. Ayrıca ilk Meclis’in en cesur ve ateşli hatibi, deyiş yerindeyse bir de­mokrasi öğretmeniydi.

Dikkat çektiği ve eleştirdiği eksik­likler Türkiye siyasetinde ancak yıllar sonra anlaşılabildi. Ancak bugün keş­fedebildiğimiz bazı meseleleri bun­dan neredeyse bir asır evvel dile getir­mişti. Hem de neler pahasına!

1923’te bu fikirleri nedeniyle TBMM dışında bırakılmış, Tek Parti dönemi boyunca sıkıntılarla dolu bir hayata mahkûm edilmişti. Polis takibi altında yaşadı, attığı her adım izlendi; avukatlık bürosuna gelen müşterileri engellenerek geçimi dahi zorlaştırıldı. Oysa 1. Mecliste verdiği mücadele ve­fayla yâd edilmesini gerektirirdi.

Daha sonra ilişkileri netameli hale gelecek Cumhuriyet’in kurucu kadro­larıyla ilk olarak Erzurum Kongresi’n­de kesişti yolu. 10 Temmuz 1919’da önayak olduğu kongrede delege ola­rak yer aldı. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Erzurum’dan milletve­kili seçildi. Meclis’in faaliyetlerine ara vermesi üzerine Ankara’ya geçerek 23 Nisan 1920’de açılan 1. Meclis’e katıl­dı. TBMM’de muhalefetin, yani İkinci Grup’un 7 kurucusundan biri olup ha­reketin liderliğini üstlendi. Muhalefe­tin lideri olmasına rağmen yeterli oyu alarak Meclis’te iki kez 1. reis (başkan) vekilliğine seçildi.

1923’teki seçime ka­tılmayan Hüseyin Avni Bey ertesi yıl Terak­kiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması üzerine bazı eski İkinci Grup üyeleriyle birlik­te İstanbul örgütünün kurucuları arasında yer aldı. Şeyh Said İsya­nı ve onu izleyen Tak­rir-i Sükûn Kanunu ile parti kapatılınca siyasî faaliyetlerine ara verdi.

1926’da İzmir’de cumhurbaşkanına su­ikast girişiminin ar­dından bütün muha­liflerle birlikte Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandıysa da beraat etti. Siyasî hayattan tama­men çekilerek İstanbul’da avukatlık mesleğine döndü. 1945’te çok parti­li sisteme geçilirken Millî Kalkınma Partisi’ni kuranlardan biriydi. Ancak kısa bir süre sonra diğer kurucularla arasında anlaşmazlık çıkınca partiden ayrıldı.

1946’da Demokrat Parti listesinden bağımsız olarak Erzurum’dan adaylı­ğını koyduysa da seçilemedi. Bu yıllar­da gazete ve dergilerde Tek Parti döne­mini eleştiren yazılar kaleme aldı. Bir kurucu meclis kanalıyla başta anayasa olmak üzere Türkiye’nin siyasî yapı­sında tepeden tırnağa bir değişim ya­pılmasını istedi.

‘Saltanata önce ben isyan ettim’

22 Şubat 1948’de İstanbul’da vefat eden Hüseyin Avni Bey’in siyasî haya­tı boyunca en çok ehemmiyet verdiği husus, “hâkimiyet-i milliye” kavramıy­dı. Millî Mücadele başlarken, egemen­liğin Osmanoğlu soyundan gelmesine ve hilafete itiraz ediyor, hâkimiyetin artık millete verilmesi gerektiğini sa­vunuyordu. Ona göre her şeyden önce “İslam kılığına bürünerek saraylara girmiş, kendi yaldızlı üniformalarıyla milletin arasına gire­rek tahakküm edip ke­yif ve zevklerini yapan adamlar” milleti uçu­rumlara sürüklemişti. Bu artık yıkılmalıydı. Bu yüzden kendisi­ni saltanata ilk isyan edenlerden biri olarak tanımlıyor ve bunu şöyle dile getiriyordu:

“Efendiler, Millî Harekât başlamadan yedi ay önce o saraya hücum ve isyan eden­lerdenim. Efendiler, hakk-ı hükümraniden (hükümranlık hakkın­dan) dolayı karşıma de­ğil o saray, herhangi bir adam çıkarsa, Yunanlı, İngiliz kadar düşmanımdır. İster paşalar olsun, ister hocalar olsun, ister hacılar olsun. Kim olursa olsun düşmanımdır.”

Bir başka seferinde şunları söyler:

“Padişah bu Meclis’te ilk söz konu­su olduğu zaman, bugün de yarın da ben tarihin kötülüklerini padişaha ve onun etrafındaki yaldızlı, üniformalı haşarata yüklemekteyim. Padişahın ve o yaldızlı üniformalı ecnebi unsu­runa tâbi, milletinden çıkmış, sivril­miş, millete bela olmuşların aleyhin­deyim. Benim kinim ebedidir.”

Saltanat kaldırılmadan yaklaşık 1 yıl önce, 28 Kasım 1921’de “Biz bura­da Padişah, Saltanat görmüyoruz. (...) Kağnı arabaları ile giden millet Salta­nat istemiyor” sözlerini sarf ediyor ve ekliyordu: “Saltanata alışmış impara­torlar, haşmetpenahlar hâkimiyet-i milliyeden canavarlar gibi korkarlar.”

Ona göre millet siyasî olgunluğu­nu “bir heyula olan sultan ile onun etrafındaki yaldızlı üniformalı haşa­ratı” devirerek göstermişti. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş, egemenlik padişahtan kayıtsız şartsız millete geçmişti. O yine “milletin reşit olduğunu kabul etmeyenler önce ken­di rüştlerini inkâr etmeli” diyordu.

Egemenliğin taviz verilemez bir biçimde millete ait olduğunu dü­şünmesi Hüseyin Avni Bey’in Millî Mücadele’nin başlangıcından beri cumhuriyetçi olduğunu göstermeye yeterli. Ama her cumhuriyetçi mut­laka demokrat olmadığı için Hüseyin Avni Bey’in “hâkimiyet-i milliye”den ne anladığına, milletin egemenliğini nasıl kullanması gerektiğini düşündü­ğüne bakmamız gerekiyor.

Ali Şükrü Bey’in aniden ortadan kaybolup iki gün boyunca bulunama­ması üzerine 29 Mart 1923’te yaptığı ünlü konuşmasında bu kavramı çok yalın bir biçimde şöyle tanımlamıştır:

“Aşığı bulunduğumuz hâkimiyet-i milliye demek efendiler, şunu biliniz ki, memlekette reyini, fikrini serbest istimal etmek (kullanmak) demektir.”

Hüseyin Avni Bey’e göre halk ege­menliğini, sadece ve sadece kendi seç­tiği temsilcileri eliyle kullanmalıydı. Meclis bu yetkisini başka bir kişi veya kuruma devredemezdi. Ayrıca halk­tan aldığı yetkiyle egemenliği halk adına kullanan Meclis’in üzerinde hiç­bir makam yoktu ve olamazdı:

“İrade-i milliye; Büyük Millet Mec­lisi’nin şahsiyet-i mâneviyesinde, yani ekseriyetin arasında mündemiçtir. Bu­nun hilâfında irade-i milliye olamaz.”

Yasamanın yanı sıra yürütme ve yargı gücüne de sahip olan 1. Meclis’in gücünün sınır ve sonu hiçbir şekilde olamazdı. Bunu şöyle açıklıyordu:

“BMM her şeyi yapar. Altı yüz se­nelik bir saltanatı yıkarken bu gücü kendisinde gördü ve yaptı. Bin senelik hükümranlığı tarihe gömen BMM’nin yetkisi sınırlı mıdır? Meclisin bu güç ve yetkisini yorumlamak vatan hain­liği kadar büyüktür.”

Evvela kanun hâkimiyeti

Meclis’i en yüce organ olarak gö­ren Hüseyin Avni Bey, tabii olarak milletvekilliğini de en kutsal görev sayarak “Burada kim ki kendisini üyelerin üzerinde daha yüksek, daha vatanperverdir derse ben onu vatan haini sayarım” diyordu. Ona göre Meclis’in milleti tam olarak temsil edebilmesi için sıkıntılara yol açan yürürlükteki iki dereceli seçim siste­minden vazgeçilip tek dereceli seçim esasına geçilmeliydi.

Daha 1921’deki bir konuşmasında “Millet oyunu hakkıyla kullanamı­yor. İkinci seçmenler etki yapıyor, ya da ikinci seçmenlere etki yapılıyor. Buraya gelen mebusların bütün oyla­rı haiz olması için bir dereceli seçim uygulanmalıdır” diyordu. Ne garip­tir ki, bu dileği ancak 25 yıl sonra, 1946’da gerçekleşebilecekti!

Ona göre “hâkimiyet-i milliye” mutlaka hürriyetle tamamlanmalıydı. “Hepinizden fazla hürriyet taraftarı olduğumu bir defa daha tekrar ediyo­rum” diyerek ona verdiği önemi dile getiriyordu. Kanaatine göre bir bayrak altında yaşayan insanlar yürürlükte­ki kanunlara muhalefet etmedikçe ebediyen hürdür ve kanun hükümle­rinden başka hiçbir güç onları baskı altına alamaz.

Ülkede şahsi hürriyetlerin ve kanun hâkimiyetinin yeterli düzeye ulaşa­madığı ve bunun vatanın çıkarlarına uygun düşmediği açıktı. Bunun sorum­luları ise kendilerini kanunların üze­rinde gören memurlardı.

Milleti hâkim kılmak için çırpındık­larını söyleyen Hüseyin Avni Bey bir konuşmasında “Milletin hakkı, huku ku bizim namusumuzdur. Kim olursa olsun, ona saldırıda bulunanın dünya yüzünde yaşama hakkı yoktur” diyor, Millî Mücadele’de cepheleri tutacak olan gücün kanun ve adalet olduğuna inanıyordu.

Ülkede kanun hâkimiyetinin sağ­lanması yolundaki görüşlerini o kadar sık tekrarlıyordu ki, siyasî rakiplerin­den Birinci Grup üyesi ve Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey onun bu uyarılarını takdirle karşılaya­rak 25 Nisan 1922’de, “Efendiler, bizim bütün mesaimizden istenen şey, her gün burada Hüseyin Avni Bey birade­rimizin bir iki defa tekrar ettiği üzere memlekette kanunu hâkim kılmaktır. Memlekette kanunu hâkim kılmazsak mesaimizin hepsi boşa gider” diyordu.

Hüseyin Avni Bey ve oğlu Mehmet(sağda)-Haklılığın duruşu 1926’da İzmir suikastı sonrasında Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırken...
Hüseyin Avni Bey ve oğlu Mehmet(sağda)-Haklılığın duruşu 1926’da İzmir suikastı sonrasında Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırken...
  • Adalet tepelendi!
  • İstiklâl Mahkemeleri’ne başından beri karşı olduğunu, TBMM’nin manevi şahsiyetinde bile bulunmayan kişisel görüşe dayanarak adam asma yetkisinin bu mahkemelere verilmesinin kendisini hayrete düşürdüğünü söyleyen Hüseyin Avni Bey eleştirilerini şöyle sürdürür:
  • “Memleketimiz üç İstiklâl Mahkemesiyle mi idare ediliyor? Efendiler her kazada bidayet mahkemeleriniz vardır. Cinayet mahkemeleriniz vardır. Gelişigüzel üç kişiye ‘kendi görüşünüze göre siz hüküm verin’ deyip yetki vermek, milletin hukukunu tepelemek demektir. İhtilâlin de bir hukuku vardır. Hüner isyan ettirmemektir. Kanun hâkim olmalı. Şahısların hâkimiyeti payidar olamaz.”
İstiklâl mahkemeleri adil mi?

Hüseyin Avni Bey, kendisinden beklenebileceği gibi olağanüstü yet­kilerle donatılmış İstiklâl Mahkeme­leri’ni de sık sık eleştiri konusu yap­mıştı. Ona göre olağanüstü hâllerde bile hukukun üstünlüğü ilkesi gözden uzak tutulmamalıydı. Meclis’teki bir konuşmasına kulak verelim:

“Olağanüstü önlem almak için İs­tiklâl Mahkemeleri kuruldu. Fakat bir zaman oldu ki, hükümet bütün icraatı bunlara verir bir şekilde, bize bir kanun kabul ettirdi. Artık İstiklâl Mahkemeleri’nin el uzatmadığı, el koymadığı şey kalmadı. Bütün hükü­metin icraatını eline aldı ve Meclis adına hükümler verdi. Efendiler, siz memleketi kurtarmak istiyorsanız, mahkemeleri yaşatmak istiyorsanız, işte burada 350 mahkemeniz var. Onların kudretini artırın, onların kudreti olmazsa dört beş mahkeme, devletin bütün teşkilatını yürüte­mez. İhtilalin de, olağanüstülüğün de bir hukuku vardır. Fakat böyle ken­di oyuyla hüküm verecek maddi ve manevi suç, zarar takdiriyle hüküm verecek bir kuruluş dünyada mevcut değildir. Bu, dünyanın adaletine sığa­cak şeylerden değildir.”

1925’ten itibaren Tek Parti dönemi boyunca siyasî alanın dışında kalan Ulaş, 20 yıl zorunlu suskunluktan sonra 1945’te Millî Kalkınma Parti­si’nin kurucuları arasında yer aldı. 27 Ekim 1945’te partinin açılış törenin­de yaptığı konuşma 1. Meclis döne­minde sık sık vurguladığı görüşlerin­den hiçbir şey kaybetmediğini açıkça gösterir. Türkiye’de 1925-45 arasında hüküm süren Tek Parti yönetimini bakın nasıl eleştirir:

“Bu milletin meclisinde 20 seneden beri hürriyet ifade eden bir tek kelime söylenmedi. Bizde demokrasinin en büyük noksanı budur. Cumhuriyet an­cak hürriyetle olur. Hürriyete istinat etmeyen bir cumhuriyet iğfalkârdır (aldatıcıdır). Türk milletinin reşit ol­madığını iddia eden varsa o kendi rüş­tünü inkâr etsin. Türk milleti rüştünü İstiklâl Mücadelesi’nde göstermiş ve ispat etmiştir... Evet, ben 25 senedir muhalifim. Ama kime? Haksızlığa, ka­nunsuzluğa ve istibdada muhalifim.”

Hüseyin Avni Bey’in bütün siyasî mücadelesi hürriyet, adalet ve demok­rasi etrafında şekillenmişti. Hayatı bo­yunca bu ilkelerinden taviz vermeye­rek, aktif siyasetin içinde olsun ya da olmasın tabir caizse “müebbed muha­lif” olarak yaşadı.

Sözü Tek Parti döneminin önemli şahsiyetlerinden eski Bahriye Veki­li İhsan Eryavuz’un hatıralarındaki cümlelerle noktalayalım:

“Bizim en büyük hatamız Hüseyin Avni’nin kapatmaya çalıştığı kapıyı açık tutmakta ısrar edişimiz oldu. Bu yüzdendir ki inkılâbın mev’ûd (vaat edilmiş) meyvesini çürüttük.”

­