Sömürgeci yüreğin karanlığı

Kongo’nun Belçika tarafından sömürgeleştirilmesi geleneksel dengeleri bozduğundan Sahraaltı Afrika’sında sular bugün bile durulmuyor. Kongolu Dombe kabilesinin üç prensini gösteren bir illüstrasyon.
Kongo’nun Belçika tarafından sömürgeleştirilmesi geleneksel dengeleri bozduğundan Sahraaltı Afrika’sında sular bugün bile durulmuyor. Kongolu Dombe kabilesinin üç prensini gösteren bir illüstrasyon.

19. yüzyılın sonlarında dünyanın neredeyse dörtte üçü Avrupalı emperyalistler tarafından sömürülüyordu. Makro bir analiz yerine Mustafa Özel, Joseph Conrad’ın romanlarından hareketle, bizi Beyaz Adam’ın iç dünyasına götürüyor: medeniyetin ve erdemlerin arkasına gizlenmiş bir sahtekârlığın dünyasına…

Yükü servete dönüştürmek, Beyaz Adam’ın büyük marifetidir. Kipling 1898’de başta İngilizler olmak üzere yüreği karanlık Avrupalıları “Beyaz Adam’ın yükünü omuzlamaya” çağırdığında, Blunt “Beyaz Adam’ın yükü, lordum, parasının yüküdür” diye yazmıştı. Şairler bu süreçte başıdik dursalar da, yüreğin karanlığını destanlaştıran nihayette bir romancı oldu. Karanlığın Yüreği, sömürgeci bireyin psikolojisini tasvir, tahlil ve tel’inde hâlâ bir zirvedir. Nijeryalı Achebe’nin ağır suçlamasına (“lanetolası ırkçı!”) rağmen, Conrad’ın siyasî, iktisadî ve kültürel veçheleriyle sömürgeciliği kurguya en başarılı biçimde yansıtan şair-romancı olduğunu düşünüyorum. Yiğidi vur, hakkını yeme! Basit gerçekler sarsıcıdır:

19. yüzyıl sonlarında yerkürenin DÖRTTE ÜÇÜ Avrupalı emperyalistlerin hükmü altındaydı. Aslan payını İngilizler kapmış olsa da Fransız, Alman, Rus ve Japonlar.. “sömürgelere hücum” devrini yaşıyordu. Conrad’in büyük romanına konu olan Kongo, Belçika kralı Leopold’ün kişisel mülküydü ve yüzölçümü Belçika’nın tam 80 misliydi!

Joseph Teodor Conrad
Joseph Teodor Conrad

Polonya, Rus yayılmacılığının kurbanlarından biriydi ve Conrad bu ülkede, soylu fakat yurdundan koparılmış bir aile içinde dünyaya gözünü açtı. Yurtsever anne ve babası sürgündeyken, beş yaşındaki Josef Teodor Konrad Korzeniowski onlarla çile doldurmaya başladı. Şekspir ve Dickens’tan çeviriler yapan babasının oğluna ninnilerinden biri şöyleydi:

Bebeğim benim, söyle kendine
Vatansız birisin, sevgisiz biri,
Ülkesiz ve milletsiz,
Annen Polonya Yatıyor mezarında.
Biricik Annen toprak altında
İmanın odur, şehitlik nişanın
Uyu da büyü, bebeğim benim.


Yurtsever ana babasını çocuk yaşta yitiren Conrad, çeyrek yüzyıl denizlerde “yersiz yurtsuz” dolaştı. İkinci dili Fransızca olmasına rağmen, üçüncü diliyle, İngilizce yazmaya karar verdi. Dilde bile vatansızdı. İlk romanı Almayer’in Sırça Köşkü, yazma serüveninin tüm tohumlarını barındıran bir ilk hazinedir.

Sermayesiz dünya fethi

Romanın ilk cümlesi, “Muhteşem bir gelecek düşüne dalıp gitmiş olan” Almayer’in tiz bir sesle sarsılarak “bulunduğu ânın nahoş gerçeklerine dönmesine” dairdir. Birkaç satır aşağıda, Almayer’in düşünün kalbinde ne yattığını öğreniyoruz: kızı Nina ve altın. Sarı maden sayesinde kendini ve melez kızını Asya cehenneminden kurtaracaktır. “Avrupa’ya yerleşeceklerdi kızıyla birlikte. Zengin olacak, itibar göreceklerdi. Kızın muazzam güzelliği ve kendisinin sahip olduğu servet karşısında, hiç kimse kızın melez bir kan taşıdığını aklına bile getirmeyecekti. Onun zaferlerine tanık oldukça kendisi de yeniden gençleşecek, bir mahkûm gibi hissettiği bu kıyıda 25 yıldır verdiği kahır dolu mücadeleyi unutacaktı.”

Tarih ve sosyal bilim, genelde sömürgeciliğin makro boyutuyla ilgilenir. “İngiltere, Hindistan’ı asırlarca sömürdü” denildiğinde, sanki üzerinde UK yazan bir gemi-değirmenin, onbinlerce mil uzaklara gidip, milyonlarca insanı öğütüp geri geldiğini tasavvur ediyor ve haklı olarak öfkeleniyoruz. Birey olarak sömürgeciyi ise ancak romanlarda bulabiliyor ve doğal olarak zavallının (!?) hâline acıyoruz. Nitekim Kaspar Almayer de kendini ve kızını ebedî kurtuluşa erdirecek son işte, Malay prensi beklerken, nehirde yuvarlanan ağaç dalını kıskanır: “Almayer’in ağacın akıbetine duyduğu ilgi birden arttı. Aşağıdaki sığ burnu aşıp aşamayacağını görmek için trabzanın üzerinden eğildi. Aşmıştı. Artık denize kadar yolunun açık olduğunu düşünerek geri çekildi, koyulaşan karanlıkta şimdi giderek küçülüp belirsizleşen o cansız nesnenin kaderine imrendi.”

Kimdi Almayer ve ‘Asya cehennemi’nde ne arıyordu? Belleği çeyrek yüzyıl geriye giderek “servet kovalamak üzere Felemenk posta gemisinden Makassar’ın tozlu iskelesine inişini” hatırladı. Hollandalı gencin yumuşak sermayesi gözükaralık, İngilizce ve hesap bilgisinden ibaretti. Yüreğinin karanlık olduğu da söylenemezdi pek. Aksine, “Kuş gibi hafif bir yürek ve ondan daha hafif bir cüzdanla ayrılmıştı evinden; İngilizceyi iyi konuşuyordu, aritmetiği de kuvvetliydi; dünyayı fethetmeye hazırdı ve bunu başaracağından en ufak bir kuşkusu yoktu.”

Endonezya’nın güneyindeki Makassar o sıralar “ticaretle dolup taşan cıvıl cıvıl bir yerdi.” Antrepolarında “bir takım Çinlilerin sessiz sedasız sayıp üst üste yığmakta oldukları gümüş guldenlerin yumuşak ve kesintisiz şıngırtısı yükselirdi.” Orada ‘Denizin Kralı’ İngiliz Tom Lingard ile tanıştı. Bir nehir keşfetmişti Lingard. “Girişlerini bir tek kendisinin bildiği o nehirden içeri, Manchester’dan gelen mallar, pirinç gonglar, tüfekler ve baruttan oluşan çeşit çeşit yük taşıyordu.” Cesur girişimi ve muazzam kazancı ile Almayer’in gözünde bir kahramana dönüşen Lingard, onu evlatlığı bir Malay kız ile evlendirmek istedi.

Usturuplu riyakâr, faziletli sahtekâr

Bir beyazın yerliyle evlenmesi, ha? Olacak şey miydi bu? Projesini şöyle savunur Lingard: “Kimse karının ten rengini görmeyecek. Sahip olduğum dolarlar elalemin gözlerini örtmeye yeter de artar, inan! Milyonlarca doların olacak, milyonlarca diyorum!” Yaşlı adam sonsuza kadar yaşayacak değildi; her şeyi kızına, dolayısıyla da Almayer’e kalacaktı: “Gemiler, antrepolar, mallar ve hepsinden öte, ileri bir gelecekte, Lingard’ın parası sayesinde krallar gibi yaşayacağı, rüyalarının yeryüzü cenneti olan o şehirde, Amsterdam’da, peri masallarındaki bir saray gibi parlayan büyük bir malikâne.” Başından kolayca savabileceğini düşündüğü Malay kızla evlenir ve ondan muhteşem bir kızı olur.

Nina, anne ve babasının evliliklerinin mimar ve finansörü tarafından, aileden uzak bir yere (Singapur) gönderilir ve orada ‘Hıristiyan terbiyesi’ alır. Fakat yanına verildiği Beyaz aile tarafından dışlanınca, ‘barbarlık bataklığına’ geri döner ve iki arada bir derede kalır. İster beyaz ister Malay, tüm yakınlarında “şekilden şekile giren o kaypak doların peşinden koşan sefil bir doymak bilmezliğin ortak tezahürünü” görür. Malay akrabaları vahşi bir içtenlikle her şeyi mübah görüyordu. Buna içerlese de, Nina bunu “tanışmak talihsizliğine maruz kaldığı beyazlarda gördüğü o usturuplu riyakârlığa, kibar sahtekârlıklara, faziletli ikiyüzlülüklere yeğ tutuyordu.”

Denizin Kralı Lingard zamanla bunar ve rasyonel ticaretten bir nevi define avcılığına yönelir. Bu uğurda her şeyini satar; dönüp Almayer’den bile yardım ister. Daha fazla desteğe ihtiyaç duyduğundan Avrupa’ya gider ve geri dönmez. Ortada kalan Almayer’in de dengesi sarsılır ve bölük pörçük bilgilerle “o yeri” aramaya çıkmak ister. “Almayer hazırlıklara kendini kaptırmış, işçi ve köleleri arasında gündüz gözü rüyadaymış gibi dolaşıyor, kayıkların donanımıyla ilgili somut ayrıntılar zihninin içinde tarifsiz bir servete dair capcanlı rüyalarla karışıyor; içinde bulunduğu ânın yakıcı güneşi, çamurlu ve pis kokulu nehir boyunun sefaleti, kendisi ve Nina için hayal ettiği o muhteşem geleceğin enfes resmiyle kaynaşıyordu.”

Nina’nın Malay annesi de açgözlülükte Avrupalı babasından geri kalmıyordu. Kocasına inat kızını adeta gizlice pazarlıyor; onun yerli bir beyle evlenip prenses olmasını istiyordu. Prensten ‘başlık parası’ bile almıştı. “Kızının yanına yanaştığının farkına varmadı; keselerden avuç dolusu parıl parıl guldenler, Meksika dolarları çıkarıyor, pençe gibi parmakları arasından yavaşça akan paraları tekrar keseye dolduruyordu. Gümüşün şıngırtısıyla mest olmuş gibiydi, gözleriyse yeni darp edilmiş paradan yansıyan ışıkla parlıyordu: O büyük bir Raca, Göklerin Oğlu; kızım bir Rani olacak!”

Çok güzel bir dille Türkçeye kazandırılan roman, köleleştirilmiş Malayların anlaşılmasında antropolojik çalışmalardan çok daha büyük bir değer taşıyor bence: “Kölenin hiçbir umudu yoktu ve değişim denen şey nedir bilmiyordu. Başka gökyüzü, başka su, başka orman, başka bir dünya, başka bir yaşam bilmiyordu. Hiçbir dileği, hiçbir ümidi, hiçbir sevgisi, bir tokattan başka hiçbir korkusu ve ara sıra hissettiği açlık dışında hiçbir keskin duygusu yoktu. Acı ve açlık çekmiyorsa, onun için mutluluk demekti bu; mutsuz hissediyorsa, gündelik işleri onu her zamankinden daha çok yorduğu içindi.”

Silahın yarattığı fark

Nina, Malay prense vurulur; o da Nina’ya gönülden tutulur. Annesi kızına nasihat eder: “Eski hayatından vazgeç. Unut! Hayatında bir kez olsun beyaz bir yüze baktığını unut; onların sözlerini unut; düşüncelerini unut. Söyledikleri yalandır. Düşündükleri de yalandır çünkü onlardan üstün olan, ama onlar kadar güçlü olmayan bizleri hâkir görürler. Onların dostluğunu da unut, aşağılamasını da; bütün o tanrılarını unut.” Kendisini aşağılayan kocasından öyle tiksinmiştir ki, kızına şunları aşılamaktan çekinmez: Kocana, erkeklerin dinlenmeyi hak etmek için savaşmaları gerektiğini hatırlat. Oyalanacak olursa, eline hançerini verip gönder düşman üstüne. “Gönder ki öldürsün bizimle ticaret yapmak için dudaklarında dualar ve ellerinde kurşun dolu tüfeklerle yanımıza gelen beyaz adamları. Ah, onlar bütün denizleri ve bütün kıyıları tutmuşlar, sayıları da çok fazla!” Hilaire Belloc, Kipling ile aynı yıl şu dizeleri yazarak Bayan Almayer’i haklı çıkarıyordu:

“Durdu küçük bir tümseğin üstünde
Uyuşuk gözlerle baktı çevreye
Ve soluklanıp dedi ki:
Bizi onlardan ayıran tek
Önemli fark, Makineli Tüfek.”

Kızının, bey de olsa bir yerliye varmak istemesi Almayer’i çıldırtır. “Kim büyü yaptı sana? Babana gel, ikimiz de bu korkunç kâbusu unutmaya çalışalım.” Fakat Nina kararlıdır. Almayer’in gelecek düşü mahvolmuştur. “Söyle bana, sana ne yaptılar? Kendini bu vahşiye vermene ne sebep oldu? Bir vahşi o; onunla senin aranda hiçbir şeyin kaldıramayacağı bir engel var. … Yüreğimi parçalıyor bu halin. … Onca yıllık eğitimi unuttun mu?” Almayer haklıydı: Nefret ve ötekileştirmenin böylesi, ancak eğitimle öğrenilebilirdi. Nina bir sistem kazasıydı. Almayer öyle gazaba gelmişti ki, öfkesinden titriyor ve ağlıyordu:

“Ben bir beyaz adamım, hem de çok iyi bir aileden geliyorum. Utanç olur… adaların hepsinde… doğu kıyısındaki tek beyaz adam. Hayır, mümkün değil… beyaz adamlar kızımı bu Malay’ın yanında bulacaklar. Benim kızımı! … Seni asla affetmeyeceğim Nina!”

Almayer eski evine döner. Muhasebe defterleri etrafa dağılmıştır. “Bu defterlerde günbegün artan servetinin kaydını tutmaya niyetlenmişti.” Ev şimdi bir enkaz gibidir. Anahtarı nehre fırlatarak evi ateşe verir. Nina’yı hatırlatacak her şeyi yok edecektir. Nina ise eşiyle çok mutlu olur; evlerini sevince boğan bir erkek çocukları doğar. Ve mükedder meczup Almayer, doğu sahilindeki yegâne beyaz adam, yalnızlık içinde ölür. Evinden çıkan bir yerli, vakur bir fısıltıyla, huşu içinde, “Esirgeyen! Ve Bağışlayan! Allah!” adını zikretmektedir.

20. yüzyılın başlarında ABD de sömürgecilik yarışına katıldı. Ellerindeki Kızılderili kanı henüz kurumamıştı. Amerikalı beyazlarla Kızılderililer arasında 1683’te yapılan barış (Penn) anlaşmasını konu alan tablo Benjamin West tarafından yapılmış.
20. yüzyılın başlarında ABD de sömürgecilik yarışına katıldı. Ellerindeki Kızılderili kanı henüz kurumamıştı. Amerikalı beyazlarla Kızılderililer arasında 1683’te yapılan barış (Penn) anlaşmasını konu alan tablo Benjamin West tarafından yapılmış.

Terakkinin ileri karakolu

Almayer büyüdü, dört yıl sonra Kurtz oldu. Asya cehenneminden Afrika cehennemine geçtik, karanlığın kalbi Kongo’ya. Fakat arada Angola’ya, terakkinin ileri karakoluna uğramasak hikâyemiz eksik kalacak.

Kayertz ile Carlier, Büyük Uygarlık Şirketi tarafından bir fildişi alım istasyonuna atanmışlardır; Makola adlı bir de yardımcıları vardır. “En içten hislerle, kötü ruhlara tapınmaya büyük değer veren suskun, içine kapanık Makola, iki Beyaz adamdan nefret ediyordu.” İstasyonun biraz ilerisinde, çarpık bir haçın altında, terakkinin bu ileri karakolunu planlayıp inşa eden ‘sanatçı’ yatıyordu. Komşu köylerin reisi Gobila, bütün beyazların “kardeş ve aynı zamanda ölümsüz” olduklarını düşünüyordu. “Yakından tanıdığı ilk Beyaz adam olan sanatçının ölümü de bu inancını sarsmamıştı, zira bu Beyaz yabancının kendine ölü süsü verip gömdürdüğüne” inanıyordu. “Belki de bu onun memleketine dönüş yöntemiydi.”

Şef Kayertz ile yardımcısı Carlier son derece bezgin ve beceriksiz adamlardır, aylakça keyif çatıp aldıkları maaşın hakkını veren türden. “Burada hayatı akışına bırakacağız. Oturup arkana yaslan ve o vahşilerin getirdiği fildişlerini istifle.” Yaban elde adeta iki kör gibi yaşıyor, ne çevrelerindeki insanlara ne de tabiata dikkat ediyorlardı. “Nehir bir hiçlikten doğup bir boşluğa akıyordu.” Yerlileri sadece işlevleri bakımından önemsiyorlardı: “Güzel hayvanlar. Fildişi getirmişler mi?” Hülasa, ticaret ve terakkinin bu iki öncüsünün makineden farkları yoktu. “Kafaları hiçbir şeye basmıyor, buharlı geminin dönüşünü beklerken geçen günleri saymak dışında hiçbir şeyi umursamıyorlardı.”

İstasyonda birkaç romanla beraber Sömürgelerimizin Yayılması’na dair bir bildirinin eski nüshaları vardı. Şatafatlı bildiride “Medeniyetin hak ve görevlerinden, uygarlaştırma hizmetlerinin kutsallığından dem vuruluyor ve yeryüzünün karanlık yerlerine ışık, itikat

ve ticaret götürenlerin fazilet ve yararlılıkları övülüp göklere çıkarılıyordu.” Öncülerimiz bildiriyi okuyunca kendilerine daha farklı bir gözle bakıp daha iyi hissettiler. “Yüz yıl sonra, belki de burada bir şehir olacak. Rıhtımlar, antrepolar ve kışlalar, ve -ve bilardo salonları. Medeniyet ve erdem- ve her şey. Ve sonra, delikanlılar; Kayertz ve Carlier adında iki iyi adamın tam burada yaşamış ilk uygar insanlar olduklarını okuyacaklar!”

(Bilardo salonları bana nedense Kemal Sayar’ın şiirini hatırlattı. Bağlamı farklı olsa da kaydetmeden geçemiyorum. Bağlam farkı gerçekten çok mu, ondan da emin değilim doğrusu!)

Istakanı bula tebeşire
Görünmeyecek kadar uzakta kalsın
Artık âşere-i mübeşşere
Dursun durduğu kadar ırakta
Kudüs, Bağdat ve Kahire
Akşam dolar hesaplarıyla gelsin uykumuz
Sabah katılmayı düşünelim yenilikçilere…

Altı ay sonra onları alacak gemi gecikir, bu arada Makola bir haydut çetesiyle işbirliği yaparak efendilerine oyun oynar. İstasyonun bütün çalışanları işi terkederler. Öncülerimiz, Uygarlık Şirketi yöneticisinin de kendilerini unuttuğu vehmine kapılırlar. “Orada hiç kimse yoktu ve zaaflarıyla bir başlarına bırakılmış insanlar olarak, günden güne birbirlerine bağlı iki arkadaştan çok, iki suç ortağına dönmüşlerdi. ... Şirkete, Afrika’ya ve doğdukları güne lanet okuyorlardı.”

İstasyonda biraz pirinç ve şekerden başka birşey kalmamıştır. Şef, şekeri biraz idareli kullanalım deyince, Carlier birden patlar: “Hadi ama! Çıkar şu şekeri, seni cimri köle tüccarı.” Bir parça şeker yüzünden aralarında kavga çıkar ve şef, yardımcısını öldürür. Kafası o kadar karışmıştır ki, kimin ölü kimin hayatta olduğundan uzun zaman emin olamaz. Bu sırada nehir tarafından gemi düdüğü işitilir. Kayertz’in ruhu allak bullaktır, terakkinin hışmı kendisini beklemektedir: “İlerleme, Kayertz’e nehirden sesleniyordu. İlerleme, uygarlık ve tüm erdemler. Toplum, işini başarıyla tamamlayan bu çocuğuna sesleniyor, gelmesi, icabına bakılması, talimat verilmesi, yargılanması, mahkum edilmesi için çağırıyordu. Toplum, adaletin yerini bulması için, uzaklaştığı o çöplüğe geri dönmeye çağırıyordu onu.”

Tarih Beyaz Adam’ın omuzlarına kutsal(!) bir görev yüklemiştir: Gittiği yerdeki yabanileri medenileştirmek. Robert Jacob Gordon bu tablosunda bir güney Afrika halkı olan Buşmanların hayatını tasvir etmiş.
Tarih Beyaz Adam’ın omuzlarına kutsal(!) bir görev yüklemiştir: Gittiği yerdeki yabanileri medenileştirmek. Robert Jacob Gordon bu tablosunda bir güney Afrika halkı olan Buşmanların hayatını tasvir etmiş.

Büyük Uygarlık Şirketi’nin genel müdürü istasyona ulaştığında, şefi kurucunun mezarı başındaki haça kendini asmış buldu. “Morarmış yanağıyla ve genel müdürüne saygısızca çıkardığı şişmiş diliyle sanki şakayla karışık bir poz vermiş gibiydi.”

Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın
başında
Bana yalan söylendi vahşi atlar yok burda
Gelişi güzeldi neşenin, gidişini görmedim
Kasvet mi, orası benim bahçem, o çitleri ben
çektim
Çünkü bir dağı yağmur korkutur ancak
Yaşamak mı, yazık ki ben bilemedim.

(İbrahim Tenekeci)

Ve Karanlığın Yüreği için yerimiz kalmadı. Ona gelecek ayın yazısını bütünüyle ayırıp, sonra Nostromo’ya geçmeyi düşünüyorum. O da ne, demeyin! Hep Avrupa emperyalizmi ile mi uğraşacağız? 20. yüzyılla birlikte ABD, yüreği karanlıkların yarışında ben de varım! dedi. Şimdilik çam sakızı çoban armağanı niyetine, Amerikan sermayesinin Latin Amerika’yı sömürgeleştirme faaliyetine “Acaba Avrupalılar ne der?” kabilinden sorgu sual edilince, roman kahramanlarından birinin verdiği cevabı paylaşmakla yetiniyorum:

“Günün birinde biz de gireceğiz işin içine. Mecburuz buna. Zaman, Tanrı’nın tüm evrenindeki en büyük ülke üzerinde durup beklemek zorunda. Günün birinde her şeyi biz yönetiyor olacağız: ta Ümit Burnu’ndan Smith’s Sound’a kadar, hatta, elde etmeye değer bir şey varsa ta Kuzey Kutbu’na kadar, sanayi, ticaret, hukuk, gazetecilik, sanat, politika ve din, ne varsa. Dünyanın işlerini, hoşa gitsin gitmesin, biz çevireceğiz. Dünyanın elinde olan bir şey değil bunu önlemek, sanırım bizim elimizde de değil.” (Nostromo, 1904).

Geleceğin tarihini yazmak, işte böyle bir şey!

  • Kaynaklar:
  • 1. Conrad: Almayer’ in Sırça Köşkü, Çeviri: Ayşe Deniz Temiz, Sel, 2017.
  • 2. Conrad: Muhbir, “Gelişmenin İleri Karakolu” öyküsü, Çeviri: Erhun Yücesoy, Can, 2014.