İnsan tabiatı olsa olsa değişken olabilir

Ketebe Yayınları, epigenetik konusunda Türkçedeki ilk telif eser olan “Gen Ötesi - İnsan Sonrası” kitabını yayınladı.
Ketebe Yayınları, epigenetik konusunda Türkçedeki ilk telif eser olan “Gen Ötesi - İnsan Sonrası” kitabını yayınladı.

2017 yılında doktora tezi olarak sunulan ve Ketebe Yayınları’ndan “Gen Ötesi - İnsan Sonrası” ismiyle çıkan çiçeği burnunda eseri, yazarı Esra Kartal Soysal’a sorduk...

2017 yılında doktora tezi olarak sunulan ve Ketebe Yayınları’ndan “Gen Ötesi - İnsan Sonrası” ismiyle çıkan çiçeği burnunda eseri, yazarı Esra Kartal Soysal’a sorduk...

Sahasında çok mühim bir eser neşrettiniz. Konunun teknik kısımlarını genel okuyucunun anlaması için soruyorum. Temelde genetik ile epigenetik arasındaki fark nedir?

Teşekkür ederim. Genetik uzun süre sabit bir entite olarak görülmüş gen varsayımı üzerine inşa edilen gen-merkezci, indirgemeci, determinist bir açıklama modeli olagelmiştir.

1980’de İstanbul’da doğdu. Doktorasını İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde “Genetik’ten Epigenetiğe: ‘İnsan Doğası’ Kavramının Biyolojik İçerimleri” başlıklı teziyle verdi. Deniz Noble’nin “The Music of Life” adlı kitabının Türkçe mütercimidir.
1980’de İstanbul’da doğdu. Doktorasını İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde “Genetik’ten Epigenetiğe: ‘İnsan Doğası’ Kavramının Biyolojik İçerimleri” başlıklı teziyle verdi. Deniz Noble’nin “The Music of Life” adlı kitabının Türkçe mütercimidir.

Epigenetik ise gen denen bu sanal entitenin sabit, yakalanabilir, elle tutulur bir kavram olmaktan ziyade genetik bir ırmak içindeki bir deneyimler bütünü silsilesi, hatta bağlantılı bir ağ sistemi olduğunu, çevreyle etkileşim halinde sürekli değişip dönüştüğünü, bütünlemeci ve indetermine yüzler de taşıdığını göstermektedir. Genetik teorinin tamamlayıcı ve genişletilmiş hali olmak bakımından epigenetik, açıklama gücü daha yüksek bir biyoloji tasarımı önermektedir. Öyleyse genler hiç de sanıldığı gibi mahkûm olunan gerçeklikler değil; düzenlenen, değişen, gelişen, oluş içindeki ilişkilerdir.

Geleneksel literatürde insanın bir tabiatının olduğunun kabul edildiğini söylüyorsunuz. Meşhur İtalyan tarihçi Vico ‘insanın tabiatının olmadığını, tarihinin olduğunu’ vurguluyor. Sizin son kanaatiniz nedir bunca okumadan sonra?

İnsanın neliği (ondan önce canlının neliği) ve tabiatı meseleleri, felsefenin en temel ve bitmez tartışmalarının omuzlarında yükseliyor. Tezimde bir insan tabiatının olduğunu, lakin bu tabiatın sabit değil, değişken olduğunu iddia etmiştim. Aradan 3 sene geçti. Şimdi ancak “bir insan tabiatı varsa bu olsa olsa değişken olabilir” cümlesini kurabilirim. Özellikle yapay zekâ devriminin hızla katlanan gelişiminden sonra bir insan tabiatından bahsetmek mümkün ve anlamlı mı yeniden bakıyorum.

Tabiat fikri klasik öz fikriyle, dolayısıyla metafizikle de yakından ilintili. Yeni bir metafiziğin imkânı üzerine de düşünüyorum bir yandan. Bu devrim kendimizi tanımakla ilgili olağanüstü potansiyeller barındırıyor gibi. Mevcut canlılık anlayışının eleştirisini yapıp onu olabildiğince genişleten yeni bir canlılık teorisi için çalıştığımdan, sonuca bağlamaksızın insan tabiatı üzerine düşünme serüvenim devam edeceğe benziyor.

Gen’in ne tür bir fiziko-kimyasal bileşik olduğunun anlaşılabilmesi için 1953 yılını beklemek gerekmiş. Morgan ve Muller gibi deneyciler bile yeterince çözememiş diyorsunuz. İnsanlık açısından ‘gen’in çözümlenişi ne gibi bir kırılmaya yol açmıştır?

Hayatın daha derinden anlaşılması için nihayetinde bir adım daha ve fakat büyükçe bir adım daha atılmış oldu.

  • Evrim, malumunuz, iki dinamo üzerinden işliyor: “Hayatta kalma” ve “üreme”. O döneme kadar farklı kalıtım hipotezleri vardı elbette; fakat genin keşfinden sonra hücrenin çekirdeğinde konumlanan genetik materyalin hayatı tekrar tekrar nasıl ürettiği gün yüzüne çıkmaya başladı.

Dolayısıyla genin çözümlenişinin evrim teorisinin gölgede kalmış kısımlarını tamamlamak gibi kritik bir etkisi oldu.

“Lamarck ve Darwin’in bulguları, genlerin keşfi, sosyobiyoloji, evrimsel psikoloji” gibi gelişmeler insanların verilere yükledikleri anlamları ortadan kaldırdı mı sizce? Yani inanç dünyasının sarsılmasına yol açtı mı?

İnanç dünyasından kastınız semavî dinlerin mensuplarının duygu dünyası ise evet bu gelişmeler son derece sarsıcı olmuştur. Bunlardan önce sarsıntı, akıl dışında herhangi bir otoriteye başvurmaksızın düşünme cesareti olarak özetlenebilecek olan aydınlanma ile baş göstermiştir; genel mânâda inanç dünyaları için.

Zira insanın var oluşu, gelişimi, tabiatı gibi konularda mukaddes kitapların resmettikleri ile bilimin vaz ettiklerinin arası gün geçtikçe açılmaya devam etmiştir.

“Bilim devrimi ve özellikle evrim teorisi sonrasında ise ruh tedricen doğallaştırılmış, sonlulaştırılmıştır” diyorsunuz. Kısaca ne demek istediğinizi açıklar mısınız?

İnsanın “ruh” ve “beden” gibi iki tözden oluştuğu düşüncesi Platon’a kadar geri gider. Descartes de yeni çağda bunu sürdürmüş, “düşünen” (res cogitans) ve “uzamlı” (res extensa) iki tözü insana yüklemiştir. Kant’ın da insanı ikili (hem “akıl varlığı” hem “doğa varlığı”) bir yapı içinde mütalaa etmesine rağmen bu düşünce aksı yoluna uzamlı töz (beden, doğa varlığı) lehine devam etmiş, tarih aralıksız şekilde beden üzerinden gelişmiştir. Ruhun doğallaşmasında (dolayısıyla sonlulaşmasında) elbette Darvinci evrim teorisi çarpan etkisi yaratmıştır. Ne ki insanın macerası ve düşünme eylemi ucu açık bir şekilde akmaktadır. Deneyimlediğimiz kararsızlıklar ve karmaşıklıklar çağından insanın benliğini, doğayı, toplumu ve hayatı anlamakla ilgili pratik açılımları da kapsayacak daha gelişmiş ve kesin bir canlı ve insan anlayışına varılamayacağı söylenemez.