Tarih Durdu: Türkiye, başlatabilir mi yeniden?

 Tarih de su ve hayat gibidir. Tarihin gürül gürül akması, hayata hayat bahşeden bir ruhun, tarihe nakşedilebilmesiyle, tarihi gergef gibi örebilecek bir hayatiyete sahip olabilmesiyle mümkündür. Tarih de, hayat da, su da ancak ruh varsa hayatiyet kazanabilir ve azizleşebilir. Ruh yoksa tarih durur, hayat donar, su akmaz olur.
Tarih de su ve hayat gibidir. Tarihin gürül gürül akması, hayata hayat bahşeden bir ruhun, tarihe nakşedilebilmesiyle, tarihi gergef gibi örebilecek bir hayatiyete sahip olabilmesiyle mümkündür. Tarih de, hayat da, su da ancak ruh varsa hayatiyet kazanabilir ve azizleşebilir. Ruh yoksa tarih durur, hayat donar, su akmaz olur.

Şu ya da bu şekilde yaşıyor olabiliriz; ama aslolan tarihi yapan olarak mı, yoksa tarihte tatil yapan olarak veya tarihi sürükleyen olarak mı, yoksa başkalarının yaptığı tarihin önünde şuraya buraya sürüklenen olarak mı yaşıyor olduğumuz suâlidir. Eğer tarihte tatil yapan olarak yaşıyorsak, tarihin hayat bahşeden ve tarihe hayat bahşettiğimiz su kirlendiği veya kaynağı kuruduğu içindir bu.

Geçmişle ilgilenmez tarih, gelecekle ilgilenir. Geçmişle biz ilgileniriz, geleceğin tarihini ‘yapmak’ için. O yüzden, tarihi geçmiş olarak görenler, geçmişte kalmaktan kurtulamazlar ve geleceğe bakacak, geleceği ‘yapacak’ bir tarih bulamazlar önlerinde.

Medeniyetimizin ve bütün medeniyetlerin gelmiş geçmiş en büyük çığır ve ufuk açıcı tarihçilerinden İbn Haldun, ‘geçmiş ile gelecek, suyun suya benzediği kadar birbirine benzer’ demişti.

Tarih, ruh üzerine üflenirse su kadar azizleşir.

Geçmiş de, gelecek de geçicidir; izafî mefhumlar ve durumlardır. Aslolan biziz; geçmişe de, geleceğe de mânâ katan, ruh katan “fâil”ler olarak (aksi takdirde, geçmiş tarafından da, gelecek tarafından yutulan “nesne”ler olarak donakalan ve tarihi durduran) geçmişin tarihini de, geleceğin tarihini de “yapan” insanlar olarak biziz.

  • Suyu aziz kılan şey, hayatımıza hayat katıyor olmasıdır. Eğer tarih hayatımıza hayat katabiliyorsa su kadar azizdir. Tarihin hayatımıza hayat katabiliyor olması, bizim geçmişin, şimdinin ve geleceğin tarihine girebiliyor olmamıza, tarihte yaşayabilme, varolabilme iradesi gösterebiliyor olmamıza bağlıdır.

Şu ya da bu şekilde yaşıyor olabiliriz; ama aslolan tarihi yapan olarak mı, yoksa tarihte tatil yapan olarak veya tarihi sürükleyen olarak mı, yoksa başkalarının yaptığı tarihin önünde şuraya buraya sürüklenen olarak mı yaşıyor olduğumuz suâlidir. Eğer tarihte tatil yapan olarak yaşıyorsak, tarihin hayat bahşeden ve tarihe hayat bahşettiğimiz su kirlendiği veya kaynağı kuruduğu içindir bu.

Su, hayattır. Hayat varsa su vardır. Hayat ancak bir ruhu varsa, gürül gürül akan bir nehre dönüşebilir; nehirleri denizlere ve okyanuslara ulaştırabilir.

İlginizi çekebilirİkinci medeniyet krizi ve Türkiye'nin tarihi yükü: toprak, tohuma gebe...

Tarih de su ve hayat gibidir. Tarihin gürül gürül akması, hayata hayat bahşeden bir ruhun, tarihe nakşedilebilmesiyle, tarihi gergef gibi örebilecek bir hayatiyete sahip olabilmesiyle mümkündür. Tarih de, hayat da, su da ancak ruh varsa hayatiyet kazanabilir ve azizleşebilir. Ruh yoksa tarih durur, hayat donar, su akmaz olur.

En son durdurulan medeniyet tecrübesi, Osmanlı medeniyetidir.
En son durdurulan medeniyet tecrübesi, Osmanlı medeniyetidir.

Şu ân, tarihin durduğu bir zaman diliminde nefes alıp vermeye çalışıyoruz. Şu ân içinden geçtiğimiz zaman dilimi olarak tarih, insanlığa insanca bir hayat sunabilecek esaslı bir ruhtan mahrumdur. O yüzden, dünyada haksızlıklar ve hukuksuzluklar, yolsuzluklar ve yozlaşmalar, kargaşalar ve katastroflar, sapmalar ve sapkınlıklar hükümfermâdır.

Tarihin ya yeniden yapılacağı yâhut da bütün insanlığın, vaziyet böyle gittiği sürece yok oluşun eşiğine sürükleneceği bir tarihî kırılma noktasındayız. Bütün tarihî kırılma anları, tarihin yeniden kurulma zamanlarıdır aynı zamanda.

Batı uygarlığı, insanlık tarihinin akışını durdurdu

Tarih durdu derken, iki şeyi aynı anda kastediyorum:

  • ● Birincisi, şu ân içinde yaşadığımız çağın, ya yeni bir doğumun ya da büsbütün yok oluşun arefesinde olduğunu görüyoruz: İçinde yaşadığımız postmodern çağ, insanlığın insanca yaşayabileceği bir düzen ve düzenekten mahrum bir düzensizlik, kaos, anlamsızlık ve izafileşme çağı. Ama bu çağa, tastamam bir sosyal Darwinizm hükümfermâ: Güçlünün, kaba güç sahibinin, kabadayının gücünü dayattığı, insanlığı da, insanlığını da unuttuğu veya umursamayacak kadar insanlığından uzaklaştığı devâsâ bir ağ.
  • ● İkinci olarak, içinde yaşadığımız çağ, tek bir Zeitgeist’ın (zamanın ruhunun) hâkim olduğu nev’i şahsına münhasır bir çağ. Burada yeni bir durumla karşı karşıyayız: İnsanlık tarihinde, tek bir uygarlığın (Batı uygarlığının), dolayısıyla bu uygarlığın seküler insan, kâinat ve ilah tasavvuru çerçevesinde ürettiği entellektüel, kültürel, siyasî, ekonomik ve ahlâkî kavramların bütün dünyada hâkim kılınmaya çalışıldığı bir zaman dilimi bu.

Tek / seküler zeıtgeıst tarihi ruhsuzlaştırdı

Daha önceki çağlarda, aynı zaman dilimleri içinde farklı zeitgeist’lar varolagelmişti. İnsanlık tarihinde; aynı zaman dilimi içinde farklı medeniyetler mevcuttu. Sözgelişi, modern / seküler çağın kıvamını bulduğu ve sarsıcı bir meydan okuma geliştirmeye başladığı 15. yüzyıldan önceki 3000 yıllık zaman dilimi içinde toplam 26 medeniyet aynı dünya üzerinde yaşıyor, birbirleriyle savaşıyor olsalar da, birbirleriyle sürekli olarak temas kuruyor, birbirlerinden besleniyor, birbirlerini besliyor, birbirleriyle yarışıyorlardı.

  • Gerçekte, İsa-Mesih’in doğum tarihi olarak kabul edilen “0” (sıfır) tarihi değil, 15. yüzyıl, insanlık tarihinde milat olan tarihtir. 15. yüzyıldan sonra, Batı uygarlığı, Rönesans ve ardından da Reformasyon’la birlikte geliştirdiği seküler / modern meydan okumayla insanlık tarihinin akışını tersine çevirmiştir.

MÖ. 15. yüzyıl ile MS. 15 yüzyıl asimetriktir: Bu üç bin yıllık zaman diliminin başlangıcında, yani MÖ. 15. yüzyılda bütün medeniyetler arasında tam anlamıyla medeniyetlerarası bir diyalog gerçekleşmişti: Medeniyetler, kadim medeniyetler olarak aynı ortak paradigmada buluşmuşlardı: Buna göre, insan tabiata, kozmos’a ve Allah’a ait bir varlıktı.

Seküler Batı uygarlığı, marjinal ve yıkıcı bir tecrübe üretti

Ama MS. 15. yüzyılda, insanlık tarihinin bu ortak birikimi ve tecrübesi tepe taklak edilmiş, marjinal bir tecrübe üretilmiştir, modernliğin / sekülerliğin başlamasıyla birlikte. Bu kez insan, tabiata, kozmosa ve Tanrı’ya hâkim bir varlığa dönüşmüştür. 15. yüzyıldan itibaren başlayan “cevap üretme” girişiminin gerçek anlamda küre ölçekli bir meydan okumaya dönüşmesi, 17. yüzyılda kadim medeniyetlerin ve vahiy medeniyetlerinin en mükemmel temsilcisi, mevcut bütün medeniyet birikimlerinin üzerine oturan Osmanlı Medeniyetinin yürüyüşünün durmaya yüz tutması, Avrupa uygarlığının 1648’de Welstfalya Düzeni’ne geçmeyi başarmasıyla gerçeğe dönüşmüştür.

İlginizi çekebilirİkinci Medeniyet Krizi: İstiklâl ve istikbâl mücadelesi

İnsanın tanrılaştırılması, insanın, tabiatın, kâinatın ve her şeyin hâkimi olması sürecini başlatan Rönesans hümanizmi, Kiliseyi önce parçalayan, sonra da Kilisenin yegâne siyasî, kültürel ve entelektüel otorite ve meşruiyet kaynağı olarak hükümranlığına son veren yürüyüşü, meyvesini, 1945 yılına kadar tam üç asır sürecek “Avrupa Dünya Düzeni”ni kurmasıyla vermişti.

İşte Avrupalıların Roma düzeninden bu yana bir uygarlık meydan okuması geliştirerek ilk kez tarihe ‘girmesi’, Avrupa tarihini hızlandıran ama dünya tarihini durduran bir sürecin başlangıcı oldu. Bu süre zarfında tarihçi Toynbee’nin deyişiyle, yeryüzündeki 26 medeniyetten 16’sı fiiilen yok edildi, 9’u fosilleştirildi.

Avrupalıların hızlandırdığı tarih, kendilerinin tarihî yürüyüşünü hızlandırdı.
Avrupalıların hızlandırdığı tarih, kendilerinin tarihî yürüyüşünü hızlandırdı.

Avrupalılar, düşünce devrimlerini (İskoç Aydınlanması, Fransız Aydınlanması ve Alman Aydınlanması); siyasî devrimleri (İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimlerini) ve sanayi devrimlerini gerçekleştirdiler ve dünya üzerinde seküler, neo-pagan ve kapitalist Batı Avrupa uygarlığının tek başına hâkim olmasını sağladılar. Bu süreçte, Asya durduruldu, Latin Amerika ve Afrika medeniyet birikimleri fosilleştirilerek yok edildi.

Avrupalıların hızlandırdığı tarih, kendilerinin tarihî yürüyüşünü hızlandırdı. Ama diğer medeniyetlerin yok olma sürecini de hızlandırdı aynı zamanda. Diğer medeniyetler, daha bir felsefî temele sahip oldukları için tarihten çekilmediler. Başka bir ifadeyle insan, kâinat ve Tanrı tasavvurları bakımından Batı uygarlığınınkinden zayıf oldukları için durmadılar; aksine, Batı uygarlığının önce asimilasyona (kendine benzeterek eritmeye), sonra da eliminasyona (yok etmeye) dayalı hâkimiyet kurma stratejilerine direnemedikleri için durduruldular.

İnsanlığın medeniyet arayışı ve Türkiye’nin Osmanlı misyonu

En son durdurulan medeniyet tecrübesi, Osmanlı medeniyetidir. Osmanlı kapitalistleşmeye, dolayısıyla sekülerleşmeye direndiği için durdurulmuştur. Direnmemiş olsaydı, bugün nasıl ki Batı uygarlığının omurgasını oluşturabilecek bir Hıristiyanlık kalmamışsa, aynı şekilde, Müslümanlar olarak biz de varlığımızı sürdüremeyecektik, yok olacaktık. Müslümanlıkla ilişkimizin sakatlanması ve sonra da büsbütün kopması demek, tıpkı Bulgarlar, Macarlar gibi Batı uygarlığının içinde eriyip yok olmamızla, hiçbir medeniyet iddiasına sahip olamayacak kadar yalnızca silik ve sinik bir beden olarak varlığımızı sürdürebiliyor olabilmemizle neticelenecekti: Bu da fiilen / rûhen yok olmamız anlamına gelecekti.

Batı uygarlığının omurgasını oluşturabilecek bir Hıristiyanlık kalmamışsa, aynı şekilde, Müslümanlar olarak biz de varlığımızı sürdüremeyecektik, yok olacaktık.
Batı uygarlığının omurgasını oluşturabilecek bir Hıristiyanlık kalmamışsa, aynı şekilde, Müslümanlar olarak biz de varlığımızı sürdüremeyecektik, yok olacaktık.

Bugün Batı uygarlığının Amerika tarafından omurgası oluşturulan kültürel, siyasî ve ekonomik hâkimiyetinin önünde direnebilecek ve seküler paradigmanın dışında ‘alternatif’ bir medeniyet paradigması / tasavvuru sunabilecek potansiyele sadece biz sahibiz. Biz, yani Osmanlı'nın çocukları olarak Türkiye’nin çocukları.

Japonya, kapitalistleştirilerek ve sekülerleştirilerek alternatif bir medeniyet paradigması sunma imkânları iptal edilmiş bir “entite”, bir şey, hiçbir işe yaramayan hiçbir şey olarak vardır sadece. Şimdi aynı sürece Çin, Hindistan ve Rusya da gir/diril/mek üzereler. Başka bir deyişle, Konfüçyanizm, Budizm, Hinduizm, Ortokdoks Rus geleneği, sadece ölü antropolojik ve etnografik malzemelere dönüşmüştür. Seküler Batı uygarlığına meydan okuyabilecek güçlü medeniyet iddiaları kalmamış, hadım edilmiştir. Aynı şey Latin Amerika ve Afrika için de fazlasıyla geçerlidir.

Yalnızca İslâm dünyasının çocukları seküler-kapitalist saldırıya karşı koyacak direnç noktalarına ve köklü kaynaklara sahipler.

Küresel sisteme sömürgecilik döneminde de yalnızca Müslümanlar direniyordu; içinden geçtiğimiz postkolonyal süreçte de.

Yalnızca İslâm dünyasının çocukları seküler-kapitalist saldırıya karşı koyacak direnç noktalarına ve köklü kaynaklara sahipler.
Yalnızca İslâm dünyasının çocukları seküler-kapitalist saldırıya karşı koyacak direnç noktalarına ve köklü kaynaklara sahipler.

Yeni bir uygarlık türünün, dijital uygarlığın eşiğine sürüklendiğimiz bu ontolojik kriz ve epistemolojik kopuş zamanlarında, Batı uygarlığı, insanlığın insanlığını da yok edecek büyük bir onotolojik yok oluş felâketinin eşiğine sürüklüyor insanlığı.

İnsanın tanrılaştırılmasına ve sonuçta azmanlaşmasına yol açan hümanizmle başlayan modern Batı uygarlığının heyecanlı ve fırtınalı yolculuğu, insanlığı gelinen postmodern süreçte posthuman (insan sonrası), transhuman (insan ötesi) Tanrı fikrinin, hakikat fikrinin yanı sıra, insanın bizâtihi kendisinin de yarı insan yarı makina sürecine sürüklenmesiyle yok olmasına doğru yol alıyor hızla.

  • Tarih durdu, Batılılar insanlık tarihini Batı uygarlığının hegemonyası uğruna durdurdular ama gelinen noktada insanın da yok olmanın eşiğine sürüklendiği bir dünya kurdular.

Çıkmaz sokak bu.

Peki, bu çıkmaz sokaktan nasıl çıkacak insanoğlu?

Vahiyden bes/te/lenen en son ve en sofistike medeniyet tecrübesi olarak Osmanlı medeniyetinin ürettiği ruh ve üç yurt (darülislam, darusselam ve darülinsan), insanlığın önünü açacak bir umut ışığı sunabilir mi insanlığa?

Bu sorunun cevabının izini gelecek haftaki yazıda sürmeye çalışalım.