20.356 Takipçi

Nihayet Dergi zengin içeriğini artık dijital yüzüyle de okuruna ulaştırıyor! Dinleyici olan sizleri Nihayet ve GZT'yi takip etmeye çağrıyor. Yazarlarımız, Doğu’dan ve Batı’dan sesleri başka yerlerde bulamayacağınız içeriklerle ele alıyor. Standartları tartışırken gözden kaçanları “özel dosyalarla” gündeme getiriyor, okuma önerileri sunmayı da ihmal etmiyor. Niteliğin Egemenliği, Kayıtlar, Hayat Memat, Çizgi Hikâye, Kültür Atlası, Türkiye’den-Dünyadan kitaplar ve her ay merak uyandıran dosya konuları… Sizi size anlatan bölümler farklı kalem, çizgi ve fotoğraflarla derginiz Nihayet’te!

Afganistan’da Toplumsal Erkeklik : Beççe Pûş Uygulaması

​Afganistan’da Toplumsal Erkeklik : Beççe Pûş Uygulaması
​Afganistan’da Toplumsal Erkeklik : Beççe Pûş Uygulaması

İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin 2001 yılı yapımı Baran filmini hatırlarsınız. İzlemeyenler için “spoiler” olması pahasına filmin sonundaki düğüm anından bahsetmeliyim. Başkarakterlerden Latif ve Rahmet inşaatta çalışan iki işçidir. Kilit anda Latif, Rahmet’in büyük bir sırrını öğrenir. Rahmet aslında bir kızdır. Onca zaman o ağır işleri yapmaya çalışan da Latif’in işini elinden aldığı için kendisine nefret kustuğu da erkek kılığına girerek evini geçindirmeye çalışan Baran isimli bir genç kızdan başkası değildir.

İçindekiler

Bu son izleyişimde Baran’ın Rahmet olmak için sebeplerini, bunun gerekliliğini düşündüm. Bu kılık değiştirme fikrini kendiliklerinden mi buldukları yoksa bunun öğrenilmiş bir uygulama mı olduğu sorusu zihnimi kurcaladı. Araştırdığımda ise bambaşka bir şeyle karşılaştım: Afganistan’da bilhassa erkek çocuğu olmayan bazı ailelerin kız çocuklarından birini erkek gibi giydirip topluma erkek olarak tanıtması veya Baran’da olduğu gibi ailesinde evi geçindirecek bir abisi olmayan kız çocuğunun yine erkek kılığına sokularak çalıştırılması uygulaması.

Her ikisi farklı saiklerle ortaya çıkmış olsa da, aslında Afgan toplumu özelinde “toplumsal erkeklik” kavramının ne denli ön planda olduğunu gözler önüne seriyor. Amerika’da yaşayan İsveç asıllı ödüllü gazeteci Jenny Nordberg’in 2009-2014 yılları arasında yaptığı bir çalışmanın neticesinde 2014 yılında yayımladığı, 2016’da Türkçeye çevrilen Kabil’in Gizli Kızları: Erkek Kılığındaki Afgan Kızlarının Bilinmeyen Hikâyesi kitabı, Beççe pûş: The Afghan girls living secretly as boys; She is My Son Afghanistan’s Beççe pûş, When Girls Become Boys belgeselleri ve BBC, The New York Times gibi medya kuruluşlarının yaptığı haberler beççe pûş adı verilen bu uygulamanın başlıca kaynaklarını oluşturuyor. Ancak yine de bu uygulamanın yaygınlığı hususunda tereddütlerim var.

İsveç asıllı ödüllü gazeteci Jenny Nordberg’in 2009-2014 yılları arasında yaptığı bir çalışmanın neticesinde 2014 yılında yayımladığı, 2016’da Türkçeye çevrilen Kabil’in Gizli Kızları: Erkek Kılığındaki Afgan Kızlarının Bilinmeyen Hikâyesi kitabı, Beççe pûş: The Afghan girls living secretly as boys; She is My Son Afghanistan’s Beççe pûş, When Girls Become Boys belgeselleri ve BBC, The New York Times gibi medya kuruluşlarının yaptığı haberler beççe pûş adı verilen bu uygulamanın başlıca kaynaklarını oluşturuyor
İsveç asıllı ödüllü gazeteci Jenny Nordberg’in 2009-2014 yılları arasında yaptığı bir çalışmanın neticesinde 2014 yılında yayımladığı, 2016’da Türkçeye çevrilen Kabil’in Gizli Kızları: Erkek Kılığındaki Afgan Kızlarının Bilinmeyen Hikâyesi kitabı, Beççe pûş: The Afghan girls living secretly as boys; She is My Son Afghanistan’s Beççe pûş, When Girls Become Boys belgeselleri ve BBC, The New York Times gibi medya kuruluşlarının yaptığı haberler beççe pûş adı verilen bu uygulamanın başlıca kaynaklarını oluşturuyor

Beççe pûş için bir gelenek mi yoksa münferit bir uygulama mı denmeli? Aklıma takılan hususlardan Afganistanlı arkadaşım Ahmad’a bahsediyorum. Ahmad önce şaşırıyor. Beççe pûş’u ilk kez benden duyduğunu söylüyor. Fakat biraz düşündüğünde mahallelerinde beş kızı olan bir komşularının üçüncü kızlarını erkek olarak tanıttıklarını hatırlıyor.

Annesinin hep bir oğul istediğini, olmayınca da kızlarından birine bu oğul rolünü verdiğini anlatıyor. Fakat bir gün birinin bundan haberi oluyor ve sırrı herkes öğreniyor. Ahmad öğrendiklerinde çok üzüldüklerini söylüyor. O zaman bu uygulamaya bir gelenek denilemese de pek çok kişinin en azından komşuları, akrabaları dolayısıyla bu uygulamanın hayata geçirildiği bir kız çocuğundan haberdar olduklarını anlıyorum. Olayın beni ilgilendiren kısmı, toplumsal cinsiyet rollerinin bu kadar kolay değiştirilmesi, dahası cinsiyetin kılık kıyafete bağlı bir rol olarak algılanıyor olabilmesi.

Afganistan’da toplumsal cinsiyet bir illüzyonun parçası gibi. Herkes aslında beççe pûş’un bir kız çocuğu olduğunu biliyor fakat yine de ona bir erkek gibi davranıyor, bir erkeğin üzerine düşen vazifeler tevdi ediliyor ve dahası o, bir erkek gibi özgür bırakılıyor. Bir “sanki” ve “mış” hâli içinde günler geçip gidiyor…

Erkek kardeşimiz aslında bir kız

Jenny Nordberg, Afgan kadınları hakkındaki bir TV haberini araştırmak için, dört senedir mecliste milletvekili olan Azita’nın evindeyken, Azita’nın telefon görüşmesi yapmak için odadan çıktığı bir anda, 10 yaşındaki ikiz kızları, Jenny’nin kulağına bir sırrı fısıldarlar: “Erkek kardeşimiz aslında bir kız.” Jenny ilk duyduğunda bunun bir şaka olduğunu zannetse de Azita’nın tıpkı bir erkek çocuğu gibi görünen 6 yaşındaki “oğlu” Mehran’ın aslında bir kız olduğunu öğrenir. Mehran Afganistan’da erkek çocuğu olmayan ailelerin kız çocuklarından birini erkek çocuğu gibi giydirdikleri beççe pûş geleneğinin bir parçasıdır. “Altı yaşındaki Mehran, yanık tenli, yuvarlak yüzlü. Yanaklarında derin gamzeler var, yüzünü ekşittiğinde kaşları yukarı çıkıp iniyor ve ön dişlerinin arası iyice açık. Saçları kız kardeşlerininki kadar siyah, ama kısa ve dik dik. Dar kırmızı kot gömlek ve mavi pantolon giymiş, çenesi önde, elleri kalçalarında, kendinden emin adımlarla kasıla kasıla odaya giriyor, doğrudan Jenny’e bakıp oyuncak silahını onun yüzüne doğrultuyor. Sonra tetiği çekip, selamını haykırıyor: piyuv.”

Azita ailesinin dedikodusunun yapılmasının önüne geçmek için bu yönteme başvurduğunu söylüyor. Zira Afgan toplumunda bir ailenin oğlu olmaması büyük bir eksiklik olarak görülüyor ve herkes o aile için ne kadar üzgün olduğunu her fırsatta dile getiriyor.

Afganistan’da başarı ve itibarın temel koşulu en az bir erkek evlada sahip olmak. Oğlu olmayan bir aile yalnızca eksik değil aynı zamanda zayıf ve kırılgan olarak görülüyor. Bu yüzden her genç kızın zamanı gelince evlenmesi ve çabucak bir oğlan doğurması bekleniyor. Şayet bu “başarıyı” elde edemezse bu kadın dokhtar zai, yani “sadece kız çocuk doğuran” olarak gözden çıkarılabiliyor.


İşte bu sebeple oğlunun olmaması Azita’nın bir siyasetçi olarak tüm başarmak istediklerinin önünde bir engeldi. Daha kocasına bir oğul bile veremezken siyasette bir şey başarmasına nasıl güvenilebilirdi? Bu “durumdan” kurtulmak için Azita ve kocası en küçük kızlarına bir teklif sundular: “Bir oğlan gibi görünüp bir oğlan gibi giyinmek, bisiklete binmek, futbol ve kriket oynamak gibi oğlanların yaptığı daha eğlenceli şeyler yapmak ister misin?” Mahnuş bunu kesinlikle isterdi. Bu onun için muhteşem bir teklifti. Bir saç kesimi, bir çift pantolon ve üzerinde “süperstar” yazan bir kot gömlek… Sonra Azita ve ailesi dört kız çocuklu aileden üç kız bir oğullu “kutsanmış” bir aileye dönüşüverdi. Mahnuş artık Mehran’dı.

Bazıları gerçeği elbette biliyorlardı. Ama onlar da Azita’yı tebrik ettiler. Düzmece bir oğul sahibi olmak hiç oğul sahibi olmamaktan daha iyiydi ve insanlar onun bu maharetine iltifat ettiler. Azita’nın kocası da bu değişiklikten oldukça mutluydu. O artık dört kızın yükünü sırtlayan bir meraat değildi. Mehran bir oğulun rolünü üstlendiğinden, gururlu bir baba idi. Azita bu dönüşümün diğer bir sebebini de Jenny’e fısıldadı: “En küçüğüme yaşamın öteki tarafta nasıl olduğunu göstermek istedim.”

Peki Mehran yaşamını bir erkek olarak mı sürdürecekti? Hayır… Ergenliğe girmeden hemen önce vakitlice tekrar bir kıza dönüştürülmesi gerekiyordu. Zira geç kalınırsa, ailenin iffeti zedelenebilir, evlenmesi zorlaşabilirdi.

Kıza dönüştürülmekten kurtulan beççe pûş: Dayı

2003 tarihli Afgan yapımı Osama filmi Taliban yönetimi esnasında erkek çocuğu kılığına giren bir genç kızın hikâyesini anlatır
2003 tarihli Afgan yapımı Osama filmi Taliban yönetimi esnasında erkek çocuğu kılığına giren bir genç kızın hikâyesini anlatır

Jenny Nordberg Azita’nın ve Mehran’ın hikâyesini öğrendikten sonra bu uygulamanın yalnızca Azita’nın “yaratıcılığından” mı kaynaklandığını, yoksa tarihsel arka planı olan yaygın bir uygulama mı olduğunu araştırmaya başlar. Önce pek bir şey bulamaz. Zira bu, insanların üzerinde durdukları, bahsetmek istedikleri bir uygulama değildir. 2003 tarihli Afgan yapımı Osama filmi Taliban yönetimi esnasında erkek çocuğu kılığına giren bir genç kızın hikâyesinianlatır. Fakat bu bir kurgudur ve Nordberg bunun dışında da somut bir bilgi edinemez.

Yirmi yıldır Afganistan ve Pakistan’da sivil toplum örgütlerinde çalışan Carol de Luc’a bundan bahsettiğinde Carol, önce pek bir şey hatırlamasa da daha sonra Gazne’ye gittiğinde aşiret köylerinden birinde misafir oldukları bir evde kadınların bulunduğu kısımda bir “adam” gördüğünü söyler.

Kadınlar ona “Dayı” diye hitap ediyorlarmış ve büyük saygı gösteriyorlarmış. Carol’un Dayı’nın aslında sarık ve erkek kıyafeti giymiş yetişkin bir kadın olduğunu anlaması biraz zaman almış. Dayı bu küçük köyde kadınlarla erkekler arasında aracılık yapıyormuş. Dayı’nın oğlan çocuğu gibi yetiştirilmesinde en büyük pay yerel mollanınmış. Dayı, ailesinin yedinci kızı olarak dünyaya geldiğinde, anne babasının durumuna acıyan molla onu bir erkek olarak tanıtmalarını söylemiş. Böylece onların köyde işitecekleri küçümseyici ifadeleri de engellemiş.

Fakat beççe pûş’u uygulayan tüm ebeveynlerin benimsediği fakat yazılı olmayan “ergenlikten önce yeniden bir kıza çevirme kuralını” neden uygulamamışlardı ve dahası Dayı bundan nasıl kaçınmıştı... kimse bilmiyor.

Bir kandırmaca yöntemi olarak oğul olmak

Kızlarından birini iki yıl erkek gibi giydirdikten sonra bir oğlu olduğunu anlatan anne çok mutlu görünüyor.
Kızlarından birini iki yıl erkek gibi giydirdikten sonra bir oğlu olduğunu anlatan anne çok mutlu görünüyor.

Jenny Nordberg erkek kılığındaki Afgan kızlara dair bir şeyler bulmak için Afgan tercümanlar Ömer ve Sitare’nin yardımıyla, bu tip kızların yaşadığını duyduğu ailelere ziyaretlerde bulunuyor. Yine gittikleri bir evde on iki yaşındaki İsmail on kardeş içindeki tek oğul olarak takdim edilir. Fakat Jenny de Sitare de onda feminen ufacık bir şey bulamazlar. Yanlış bir bilgi aldıklarını düşünürler fakat eve davet edildikleri için geri dönmenin kabalık olacağına inanırlar. İçeri girdiklerinde annesi tüm kızlarını susturur ve yalnızca İsmail’den bahsetmek ister. Anne İsmail’in onun ışığı olduğunu söyler ve anlatmaya başlar:

İsmail aileye ilahi müdahale sonucu gelmiştir. Altıncı kızı doğduğunda bu çaresiz anne, çocuğun dünyaya oğul olarak sunulması gerektiğine karar vermiş ve herkese yeni küçük kızının aslında ilk oğlu olduğunu söylemiştir. Bu bebeğin “sihirli” bir faydası vardır. Zira arkadaşları ve komşuları annesine kızını oğlan yaparsa bunun iyi şans getireceğini söylemişlerdir. İyi şans gerçek oğul demekti. Bu davranış, ondan önce pek çok aileye de yardım etmişti.

Anne her gün bir erkek çocuğun görüntüsüne bakarak sonunda bir oğula gebe kalacaktı. Jenny ve Sitare durumu nihayet anlıyorlar. İsmail erkek kılığına girmiş bir kız değil, o ailenin tek oğlu. Kızlarından birini iki yıl erkek gibi giydirdikten sonra bir oğlu olduğunu anlatan anne çok mutlu görünüyor. Bir beççe pûş olan altıncı kızı üçüncü doğum gününden kısa süre sonra, vazifesini tamamladıktan sonra ölmüş.Afganistanlı kadın doğum uzmanı Dr. Fareiba bu yöntemin işe yaradığına pek çok kez şahit olduğunu söylüyor.

Çocuk işçi olarak beççe pûş

Günde 2 dolar kazanıyor ve 500 tuğla yapıyor. Sekiz yaşından beri çalışan Sitara bir erkek kardeşi olsa hayatı nasıl olurdu diye merak ediyor.
Günde 2 dolar kazanıyor ve 500 tuğla yapıyor. Sekiz yaşından beri çalışan Sitara bir erkek kardeşi olsa hayatı nasıl olurdu diye merak ediyor.

On yaşındaki Niama rolünü oldukça iyi oynuyor fakat yumuşak ses tonu onu ele veriyor. Kabil’in en yoksul semtlerinden birinde yaşayan dışarıdaki bilinen ismiyle Abdul Mateen yani Niama, başörtüsünü takarak her sabah iki saat okula gidiyor. Eve gelip üzerini değiştirdikten sonra Abdul Mateen olarak evinin yanındaki bakkal dükkânında tezgâhtar olarak çalışmaya gidiyor. Genelde eve uğramayan babası, eline geçen parayı uyuşturucuya yatırıyor. Bu sebeple Niama’nın sekiz kız kardeşi ve annesinin geçimini sağlamak için çalışması gerekiyor. Niama yalnızca ailesinin geçimini sağlamak için erkek kılığına giriyor, tercih hakkı olsa evde kız kardeşleriyle olmayı, bir kız gibi davranmayı istiyor.

Sitara Wafadar ise Nangarhar’da on yıldır erkek kılığında yaşıyor. O, beş kızı olan bir ailenin oğlu rolünde. Babasıyla birlikte tuğla fabrikasında çalışıyor. O da Niama gibi ailesinin kızı olmak istiyor fakat seçme şansı yok, yaşlı babasına yardım etmek zorunda. Günde 2 dolar kazanıyor ve 500 tuğla yapıyor. Sekiz yaşından beri çalışan Sitara bir erkek kardeşi olsa hayatı nasıl olurdu diye merak ediyor.

Afganistan’da kızların/kız çocuklarının dışarıda çalışması uygun görülmüyor. Bu sebeple ailesinin geçimini temin etmek isteyen kız çocuklarının erkek kılığına girmesi gerekiyor. Burada Mecid Mecidi’ye, Baran filmi ile bu toplumsal sorunu böylesine çığlık atmadan, göze sokmadan gösterdiği için selam durmak gerekiyor.

Sırtını bir oğula dayamak

İlginizi çekebilir11 yaşındaki “Zenne” Desmond’un dramı

Afganistan’da kadınların evlenmeden önce babasına, evlendikten sonra kocasına ve oğluna sırtını dayaması gerekiyor. Şayet bunların hiçbiri yoksa o kadın kendisini güvende hissetmiyor. Sekiz yaşındaki Şubnum da bu sebeple annesinin oğul ihtiyacını gideriyor. Şubnum’un her ne kadar bir abisi olsa da, kocasından ayrılan sonra annesini erkeklerin tehditleri ve zorba yaklaşımlarından kurtulmak için ikinci bir oğul vazifesi görüyor. Fakat Şubnum bu rolü hiç istemiyor. Saçlarını kestirmeye gittiği her sefer ağlıyor. Evde ablasının elbiselerini giyiyor ve tekrar kız olup mücevherler takıp dans edeceği günü bekliyor.

Beççe pûş uygulamasının toplumun değerlerine, cinsiyet üzerine kurulan tahakküme karşı bir boyun eğiş mi yoksa gizli/aşikâr bir başkaldırı mı olduğunu söyleyebilmek ne yazık ki mümkün görünmüyor.

Erkek olmaya gönüllü olmak

Buraya kadar incelediğimiz vakalardaki kızlar hep ebeveynlerinin telkinleri veya baskılarıyla beççe pûş oldular. Fakat Zehra ve Asiya gibi erkek kardeşleri olduğu hâlde erkek kılığına girmeyi tercih eden kızlar da yok değil. Hem Zehra hem Asiya, erkek olmanın sunduğu özgürlüğü seviyorlar. İstedikleri gibi giyinip, istedikleri oyunu oynayabiliyorlar. Her ikisi de okuldaki hocaları tarafından hoş karşılanmasalar da bunu umursamıyorlar.


Zira kız kardeşleri gibi evde olmak istemiyorlar. Zehra için bu durum farklı bir boyuta evrilmiş durumda. Ergenliğe girmesine ve annesinin ısrarlarına rağmen tekrar bir kıza dönüşüp evlenmeyi reddediyor. Cinsiyet değiştirmeyi bile düşünüyor. Bu da bu uygulamanın kız çocuklarının kimliğinde nasıl bir karmaşaya, kaosa yol açabileceğini/açtığını gözler önüne seriyor.

Tarihte toplumsal erkeklik

Beççe pûş uygulaması ile karşılaştığımda aklıma Reşat Ekrem Koçu’nun Erkek Kızlar kitabı geliyor
Beççe pûş uygulaması ile karşılaştığımda aklıma Reşat Ekrem Koçu’nun Erkek Kızlar kitabı geliyor

Beççe pûş uygulamasının tarihsel arka planına dair bir iz bulamasam da geçtiğimiz dönem 19-20. yüzyıllar arasında Priştine Sancağı’na bağlı Gilan kazası hakkında Osmanlı arşivine dayalı bir ödev hazırlarken rastladığım bir belgeyi hatırlıyorum.

1893 yılına ait bu belgede Hanko isimli bir kadın, kardeşi Recep’in yerine kendisini gizleyerek ve erkek kılığına girerek üç buçuk yıl askerlik yapıyor ve durumun öğrenilmesinin akabinde kendisine maaş bağlanıyor ve şefkat nişanı veriliyor. Bu belgeyi ilk gördüğümde ne kadar çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Daha sonra beççe pûş uygulaması ile karşılaştığımda aklıma Reşat Ekrem Koçu’nun Erkek Kızlar kitabı geliyor.

İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Adil Baktıaya da Toplumsal Tarih dergisinde Hanko Hanım ve kendisini Aydınlı Köse Mehmed olarak tanıtıp askerlik yapan Ayşe Hanım özelinde toplumsal erkeklik üzerine bir makale kaleme almış. Baktıaya’nın belirttiği ve tarihçilerin daha kapsamlı araştırması için dikkate sunduğu bir diğer husus Balkanlar’da yaygın olan “yeminli bakirelik” geleneği.

Bu geleneğe göre “aile reisliğini devralacak bir erkeğin olmadığı durumlarda, kız çocuklardan biri (çoğu zaman en küçüğü) bir erkek olarak yetiştirilebiliyordu. Bazen ebeveyni tarafından doğumdan hemen sonra, bazen ergenlikte kararlaştırılan, bazen de kendi isteğiyle erkek olmayı (bakire kalmayı) seçen kadın toplum tarafından erkek olarak kabul görüyordu.” Böylece erkek olmayı seçen kız çocuğu tıpkı beççe pûş uygulamasında olduğu gibi evin geçiminden, ailesinin güvenliğinden sorumlu oluyor ve bir erkeğin sahip olduğu özgürlüklere sahip oluyordu.

Yeminli bakirelik ve beççe pûş geleneği arasında organik bir bağ olmasa da toplumların bir oğula, bir erkeğe ihtiyacını karşılamak için benzer refleksleri gösterdiğini söylemek mümkün. Belki yapılacak daha kapsamlı bir çalışma bu geleneğin evrenselliğini de ortaya koyacaktır.