Antiqui Orbis- Hüseyin Vassaf Efendi

Antiqui Orbis- Hüseyin Vassaf Efendi
Antiqui Orbis- Hüseyin Vassaf Efendi

Yedikule’de bulunan İmrahor İlyas Camii yakınlarında Uşşâkî Tekkesi Çeşmesi olarak bilinen bir çeşme var. Çeşmeyi kimin yaptırdığı bilinmiyor. Yakınlarında bir zamanlar bir Uşşâkî tekkesi var imiş ki çeşme ismini oradan almış. Belki İstanbul çeşmeleri denilince akla ilk gelen meydan çeşmeleri kadar müzeyyen ve cesîm değil. Ama bu çeşmeye bakınca insanın gönlüne ferahlık veren bir şey var. İhtiyacın nasıl bir tefekkürle zarafete dönüştüğü

Su içmek gibi sıradan gündelik bir alışkanlığın bile bir zevke dönüşebileceğinin müşahhas bir örneği olarak duruyor bu çeşme. Aklıma ister istemez Tanpınar’ın Emîr Sultan Türbesi hakkında söylediği, “Ecdadımız inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı; taşa geçmesini istedikleri bir ruh vardı” cümlesi geliyor.

Maalesef bugünkü duruma bakarsanız sizin aklınıza Nurettin Topçu’nun, “Mekânını yapamadığımızdan bellidir ki işin ruhunu bilmiyoruz” cümlesi gelebilir.

Belki Sezai Karakoç’un çeşmeler şiirini de hatırlayabilirsiniz: “Benim yalnızlığımdan/ Damıtılmış çeşmeler/ Kurumuş unutulmuş/ Çeşmelerin akışıyım/ İnsanlık içinde”. Söz uzadı.

Niyetim Uşşâkî Çeşmesi’nden başlayıp sözü, Osmanlı’nın son döneminin önemli biyografi yazarlarından Osmanzâde Hüseyin Vassaf Efendi’ye getirmekti. Ve tabii ki onun büyük eseri Sefîne-i Evliyâ’ya.

Osmanzâde Hüseyin Vassaf Efendi 8 Mart 1872 tarihinde Aksaray’da dünyaya geldi. Babası Hacı Osman Efendi, Ümmî Sinan Tekkesi Şeyhi Salih Efendi’nin dervişi idi. Validesi Fatma Emsâl Hanım da Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’ye mensup idi. Hüseyin Vassaf EfendiMehmed Esad Dede’den Farsça, Şeyh Nâsır Efendi’den Sahîh-i Buhârî dersleri aldı. Sünbül Efendi ve Seyyid Nizâm dergâhlarında yapılan sohbet ve zikirlere muntazaman devam etti.

Hüseyin Vassaf’ın bizzat görüştüğü son dönem meşayihi hakkında en güvenilir kaynaklardan birisidir. Latin harflerine aktarılıp beş cilt hâlinde yayımlanan bu eser aslında Mehmed Sami Efendi’nin Esmâr-ı Esrâr adlı küçük bir risalesinin şerhidir.
Hüseyin Vassaf’ın bizzat görüştüğü son dönem meşayihi hakkında en güvenilir kaynaklardan birisidir. Latin harflerine aktarılıp beş cilt hâlinde yayımlanan bu eser aslında Mehmed Sami Efendi’nin Esmâr-ı Esrâr adlı küçük bir risalesinin şerhidir.

Şeyh Şehrî Efendi’den Gülşenî, Edhem Baba’nın halifesi Mehmed Kemterî Efendi’den teberrüken Kadirî icâzetleri aldı. Kasımpaşa’da bulunan Hüsâmeddin Uşşâkî Dergâhı şeyhi Mustafa Hilmi Efendi’nin yanında da seyr ü süluk gördü. 1925 yılında Mustafa Hilmi Efendi’nin irtihali üzerine hazretin halifelerinden Mehmed İzzet Safiyullah Efendi, İstanbul’a gelip seyr ü sülukunu tamamlattı ve şeyhinin taç, hırka ve kemerini icazetname ile birlikte Hüseyin Vassaf Efendi’ye tevdi etti. Bunların yanı sıra Tahir Ağa Tekkesi şeyhi Ali Behçet Efendi ile yakın arkadaş olan Hüseyin Vassaf Efendi, bu tekkenin haziresinde medfun Abdullah Salâhî-i Uşşâkî’den de manevi olarak feyzaldığını ifade etmektedir.

Hüseyin Vassaf Efendi, Rüsûmat Emâneti’nde başladığı memurluk hayatına daha sonra Şirket-i Hayriye, Galata Gümrük Müdürlüğü’nde devam etmiş ve son olarak da İstanbul Rüsumat Başmüdürlüğü’nden emekliye ayrılmıştır. Mesleği gereği çokça seyahat eden Hüseyin Vassaf Efendi birçok meşayih ile görüşmüş ve meclislerinde bulunmuştur.

Mesleği gereği çokça seyahat eden Hüseyin Vassaf Efendi birçok meşayih ile görüşmüş ve meclislerinde bulunmuştur.Bu seyahatler, ona en hacimli eseri olan Sefîne-i Evliyâ’yı yazmasında yardımcı olmuştur
Mesleği gereği çokça seyahat eden Hüseyin Vassaf Efendi birçok meşayih ile görüşmüş ve meclislerinde bulunmuştur.Bu seyahatler, ona en hacimli eseri olan Sefîne-i Evliyâ’yı yazmasında yardımcı olmuştur

Bu seyahatler, ona en hacimli eseri olan Sefîne-i Evliyâ’yı yazmasında yardımcı olmuştur. Yirmi yıl kadar bir süre zarfında meydana gelen bu eser turûk-ı aliyenin şubelerini, pîrleri ve pîr-i sânîleri ve sonra sırasıyla tekkelerin yapılış tarihleri, yevm-i mahsusaları ve post-nişînlerinin hayatları hakkında bilgi vermektedir.

Özellikle Hüseyin Vassaf’ın bizzat görüştüğü son dönem meşayihi hakkında en güvenilir kaynaklardan birisidir. Latin harflerine aktarılıp beş cilt hâlinde yayımlanan bu eser aslında Mehmed Sami Efendi’nin Esmâr-ı Esrâr adlı küçük bir risalesinin şerhidir. Hüseyin Vassaf Efendi, Mehmed Sami Efendi’nin risalesini gördüğü zaman bu muhtasar eseri çok beğenmiş ve gönlüne meşayihin tercüme-i hâlini yazmak sevdası düşmüş. Kendisi de bu kadar hacimli bir şey yazacağını ve ömrünün yirmi yılını buna vakfedeceğini düşünmedi belki de.

Çeşme kitabesinin en üst satırında “Vaka’at tarîh” ibaresi ve yanında Kevser suresinin ilk ayeti “İnnâ a’tayna kel kevser”, orta sırada Âli İmran suresinin 37. ayetinden bir parça: “Fe tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin hasenin” (Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu), en altta müselsel hat ile kelime-i tevhîd: La ilahe illallah Muhammedun resulullah.
Çeşme kitabesinin en üst satırında “Vaka’at tarîh” ibaresi ve yanında Kevser suresinin ilk ayeti “İnnâ a’tayna kel kevser”, orta sırada Âli İmran suresinin 37. ayetinden bir parça: “Fe tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin hasenin” (Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu), en altta müselsel hat ile kelime-i tevhîd: La ilahe illallah Muhammedun resulullah.

52 yıllık ömründe iki binden fazla sufinin tercüme-i hâlinin bulunduğu bir başyapıtını ve yirminin üzerinde irili ufaklı birçok risalesini, Sırât-ı Müstakîm, Cerîde-i Sûfiye gibi dergilerde yayımlanan makalelerini bırakıp, 21 Ekim 1929 günü âlem-i cemale yürüdü. Kabr-i şerifleri Rumelihisarı Kabristanı’ndadır.

Hüseyin Vassaf Efendi’nin çok meşhur bir fotoğrafı vardır. Üzerine hatt-ı desti ile şöyle bir not düşmüş: “Günahkâr, kara yüzlü câhil bir âdemin resmi nasıl olur diye merak edenler olursa bu resme baktıklarında def-i müşkil edilir. Numune olarak takdim kılındı. el-Fakîr Hüseyin Vassaf-ı Uşşâkî”.

Bu fotoğrafı Sefîne-i Evliyâ’nın Latin harfli baskısının son cildine de eklediler. Burada gördüğünüz fotoğrafta ise hazret biraz daha zayıf görünüyor. Bıyığı ve sakalı biraz daha kırlaşmış. Belki hayatının son demlerinde bir kez daha “def-i müşkil edilmeye” ihtiyaç olmuştur kim bilir…

  • Miraç
  • Süleyman Çelebi’nin Mevlüd ismiyle meşhur eserinin bir bölümü de Hz. Peygamber’in miracını anlatmaktadır. Bu minyatür de o meşhur eserin bu kısmının resmedilmiş hâli… Önde Burak’ın ipini tutmuş Cebrail, üst tarafta bulutlara müvekkel melek, arkada da rüzgârın müvekkel meleği resmedilmiş. Burak ise ortada, eski metinlerin genellikle tekrarladığı bir biçimde: “Bir Burak getireler ki iki kanadı ola, yerler ve gökler arasına uça. Yüzü âdem yüzi gibi ola ve Arapça söyleye. Kızıl altından bir eyerle eyerlenmiş ola. Boynundaki ip yeşil zümrüdden ve üzengileri altından ola…”
  • Cân kulağın ger tutar isen bana
  • Mustafâ mi’râcını aydam sana
  • İşit imdi Mustafâ mi’râcını
  • Nice urundu se’âdet tâcını
  • Göklere hem nice seyrân kıldı ol
  • Hak Te’âlâ Hazreti’ne buldu yol
  • Hem ana Allah nice lutf eyledi
  • Ya nice rahmet honuyla toyladı
  • Ol se’âdetler kim anda buldu ol
  • Dünyâda hiçbir kişi bulmuş değil
  • Anda ol gördüğün âdem görmedi
  • Kimse hem ol irdiğine ermedi
  • Görüp işidüp dediğinden ey cân
  • Bazısın uş size kılalım beyân
  • Bir gece isneyn gecesinde Resûl
  • Ümmühânî evine kıldı nüzûl
  • Anda iken nâgehân ol yüzü ak
  • Cebrâil cennetden irgürdü Burak
  • Dur berü gel yâ Muhammed tiz dedi
  • Kim seni Hak Hazreti’ne ünledi
  • Durdu fi’l-hâl Mustafâ-yı mâh-rû
  • Cebrâil katına vardı ilerû
  • Cebrâil tutdu Burak’ı bindi ana
  • Hoş yöneldi yürüdü Hak’dan yana