Bitmek bilmez bir tutku: Ot toplamak

Bitmek bilmez bir tutku: Ot toplamak ​
Bitmek bilmez bir tutku: Ot toplamak ​

Sosyal paylaşım platformlarında gözünüze illa ki şöyle bir içerik çarpmıştır: “Yalnızca Egelilerin bilebileceği yenilebilir otlar”. Siz sözümona başlığın kısıtlayıcı hitap kitlesine aldırmayın, bu otlar Türkiye’ninyeşillik alanlarının neredeyse büyük bir kısmında mevcut.

Babamın öğretmenlik yaptığı Zonguldak Alaplı’dan neredeyse bütün tatilleri geçirmek üzere memlekete, Ayvalık’a giderdik – yaz tatilini hiç saymıyorum elbette. Sanırım birinci sınıfın yarıyıl tatili ve bayram münasebetiyle yine oradayız.

Halamlar, amcamlar ile dede evindeyiz. Fikir kimden çıkmıştı şimdi anımsayamıyorum, erken uyanan tabiata nazır yazlık evlerden birinde öğlen yemeğini yeme kararı aldılar. Azıklar hazırlandı, eşyalar toparlandı ve iki araba yola çıktık.

Lokma bitmiş, herkes sohbetin tadını çıkartırken amca oğluyla birlikte deniz kenarına gittik, döndüğümüzdeyse ortada kimseden eser yoktu. Hikâyenin bizim açımızdan devamında 10 kilometrelik sahil-merkez arasını yürüyüş var ama ilginç olan ve elbette konumuzla alakalı kısım bu değil.

Sonradan anlatılanlardan bir araya getirilen parçalar şunu söylüyor: İki arabadakiler de kuzenimle benim diğer arabada olduğumuza kanaat getirmişler. İşin daha da garibi şurada: Yolun yarısında kenarda boy atan otları görüp duruyorlar, herkes arabadan inip bir hışımla ot toplamaya girişiyor ancak bizim yokluğumuzu bu durumda bile fark etmiyorlar.

Eve geldiklerinde de durum değişmiyor: Torbalardaki otlar tepsilere boşaltılıp herkes elinde bir bıçak, ayıklama işine girişmişken bile!

Bizimkiler ot toplamaya ne kadar meraklı olurlarsa olsunlar, bu uğraşının bana geçmemesinde bu hadisenin etkisi olsa gerek. Yine de çocukluğumun ve gençliğimin neredeyse her aralığına yayılmış ot toplama etkinliğinden bana çokça şey kaldı. Her şeyden önce güzelim Türkçeleştirilmiş ot isimleri, yeşilliklerin arasında uzun yürüyüşler ve yere uzun bakışlar sonrasında kafamızı kaldırdığımızda gördüğümüz enfes manzaralar başlıcaları diyebilirim.

Bahar gezmesi

Yenilebilir ot toplama uğraşısının insanın kadim kökenleri ile bir irtibatı olduğunu yekten söyleyebiliriz. Mevsim döngülerini takip etmek, kuşların göçlerine dikkat kesilmek; ova-dağ ayrımlarına, yabani otların çeşitliliğine ve renklerine bakmak aramanın en önemli enstrümanları. Sonbahar ve kışta toplanan -zulbut (hodan) ve akkız gibi- az sayıda otu saymazsak, ot toplamanın havaların ısınması ve doğanın uyanmasıyla başlayan bir tür bahar karşılaması sayılması mümkün.

Peki neler toplanır? (Hemen belirteyim, bizim oralarda toplandığına şahit olduklarımı, yöresel isimleriyle aktaracağım, daha fazlasının eklenmesi mümkün.) Hindiba listenin zirvesinde yer alır. Tarla sulama alanlarının etrafında, geniş çayırlık ve başıboş alanlarda toplanabilir. Piknik örtüsünü serdiğiniz bir belediye parkında da rahatlıkla görebilirsiniz.

Hindiba
Hindiba

Kıvrımlı yapraklarıyla kendini ele verir. Kökünden kesilir ama yemeği yapılırken kökü biraz yukarıdan kesilip haşlanarak zeytinyağlısı yenir.

Yerel ağızda develik de denen ebegümeci geniş yapraklar sayesinde hemen tanınabilir, biraz serpildiğinde pembe hoş bir çiçek açar. Yemeklerinde hoş bir ekşi tat verir. Aynı ıspanak gibi pirinçli sulu yemeği de kavurması da yapılır.

Ebegümeci
Ebegümeci

Yabani maydanoz gibi bir görüntüsü olan gayzak ya da kazayağı, karışık ot tavalarının baş tacıdır. Çiğ olarak da yenilebilir ama yaprakları sert olacaktır, iyisi mi siz biraz haşlayıp üzerine sarımsaklı yoğurt dökün.

Kazayağı otu
Kazayağı otu

Aktarlardan almaya alışık olduğumuz rezenenin yabani hâli diyebileceğimiz malatura ya da arapsaçı, sonbahardan yaz ortasına kadar yol kenarlarında veya çayırlık alanlarda görülebilir. Alt bölümleri daha yumurtamsı bir görünümde ama yaprakları dereotuna hayli benziyor. Yalnızca uçtaki ince yapraklarının hasadıyla yapılan yumurtalı kavurması -isteyen azıcık da et ekleyebilir- unutulmayacak bir damak tadı verir.

Arapsaçı
Arapsaçı

Tarlalara ekilen tohumların filiz vermesinden sonra sulama artırılır. Hâliyle etraflarında yabani otların büyüyüp serpilmesine de imkân verir. Pamuk ve mısır tarlalarının kenarlarında, çabucak büyüyüp olgunlaşan ama zamanında toplanılmazsa kartlaşmış hâlleriyle karşılaşabileceğiniz semizotu da bolca bulunur.

Semizotu
Semizotu

Kahvaltılarda bahçe semizi gibi yoğurtlanıp içine ceviz atılarak salatası yenir, olmadı pirinç veya bulgurla aynı ıspanak gibi yemeği de yapılabilir. Çiftçiler bu hizmetinizden ötürü müteşekkir olacaktır, emin olabilirsiniz; bu otlar istilacı zararlılardır onların gözünde!

Eşekturpu
Eşekturpu

Hikâyesi olan iki otu yine bir tutku alameti olarak zikredeyim. Yöresel adı eşekturpu olan turp otuyla babamın sancılı bir hikâyesi var. Ot pişirmek konusunda mahir rahmetli büyük halamın mutfağına konuk olan babam yeni bir diş ameliyatı geçirmiş ama halamın az haşlayıp üzerine tuz ve zeytinyağı serptiği eşekturplarını görünce kendini tutamamış. Çiğnemek yasak ama damak tadı her şeyin önünde. Yukarıdan sarkıtıp bütün bütün yutar babam otları. Tabii sonrasında yoğun gaz sancısı ve gecenin bir yarısında acile gidişimiz ayrı bir hikâyeyi hak ediyor!

Eşekturpu tahıl tarlalarında, sebze ve meyve bahçelerinde, kırlarda, yol kenarlarında yabani olarak yetişir. Ekim ayından mayıs sonuna kadar toplanabilir.

Hazır dağları ve ovaları aşmışken biraz da deniz kenarına inelim. Buradan, iki özel et mezesi devşiriliyor zira: deniz börülcesi ve deniz fasülyesi. Pişirme biçimleri neredeyse aynı ama deniz börülcesinin önce hafif haşlanıp sonrasında hafif bir el hareketiyle içindeki kılçıklarından sıyrılması gerekiyor.

Deniz börülcesi
Deniz börülcesi

İkisinde de bitkilerin ucundaki taze ıçkınlar elle toplanır. Deniz börülcesi kumluk alanı daha çok sevdiğinden daha fazla görülebilir ancak deniz fasülyesi deniz kenarlarındaki kayalarda boy attığından seyrek bir keşif olacaktır sizin için. Sirkeli, nar ekşili zeytinyağlılarını Girit mutfağından mutlaka deneyin!

Şevket-i bostan
Şevket-i bostan

Akkız diye bildiğimiz şevket-i bostan otu, 60 santimetreye ulaşan çapıyla hayli cesametli sayılabilir. Dikenli görüntüsü sebebiyle çoğu ot toplayıcısının ıskaladığı bu lezzetli bitki, temizlendikten sonra bir et yemeği tadını verecektir.

“Iskalama” meselesini hayli iyi bilen rahmetli büyük halam, akkız toplama ve yemeğini yapmak konusunda işini de bilirdi. Rivayet odur ki, evlendikten sonra İstanbul’a taşınan halam, Bayrampaşa’da yol arterle rinin kenarında akkızları görünce evden bıçağını ve torbasını alır, sırtına eşinin eski gocuklarından birini, ayağına da gözüne ilk kestirdiği kocaman ayakkabıları geçirip otların yanına gider. Topladıkça toplar, torba dolar ama eve gitmeye üşenir.

O sırada yolun aşağısında küçük kızı üniversitede dersinden çıkmış, eve doğru yürümekte ve yolun ortasında paspal giysilerle oyalanan kişiye acımaktadır. Yaklaşıp, ot toplayanın annesi olduğunu anlayınca adımlarını hızlandırıp kaçmaya çalışır ama çok geçtir, halam çığlığı basar: “Kız Ebruuuu! Al şunları da evden çuval getir bana!” Bu olayı anlatırken hâlen utanır Ebru abla.

Ot toplamak yalnızca Ege’ye ve Egelilere has değil elbette. Zonguldak’tayken de orman eteklerinden zulbut toplardık. Geniş kocaman yaprağını görünce zannediyorum herkes hatırlayacaktır. Bütün hâlinde kökünden kesilir ama yemeği yapılan daha çok köküdür. Haşladıktan sonra soğanlı yumurtası veya sulu yemeği parmak ısırtır. Daha tazelerinin yapraklarından sarması da yapılır. Hem memlekette hem Zonguldak’ta topladığımız “cigirden”i sona bırakıyorum yani herkesin bildiği adıyla ısırgan.

Dedemin alt kattaki marangoz atölyesinde teyzemin oğluyla acemice yaptığımız kılıçlarla savaşırdık hep onlarla. Onlar düşmandı bizim için, çünkü tarla yolundan veya harmandan eve gidiş gelişlerimizde kısa pantolonlarımızın açıkta bıraktığı ayak bileklerimizi yakarlardı. Köyde ne kadar öbek varsa hepsini birkaç kılıç darbesiyle biçer, görevini tamamlamış bir şövalye edasıyla kurumla etrafta gezerdik. Ne hüsran! Şimdi anlıyorum ki yalnızca daha fazla yayılmaları için tohumlarını etrafa saçmasına yardım ediyormuşuz. Neyse, anneannemin yaptığı ısırganlı börekleri, babaannemin evin bahçesine kurup ağır hareketlerle pişirdiği dağlamalara bağlayan böyle küçük ayrıntılar işte. Yitmeyen bir çocukluğun izleri...

Yabani meyveleri katmadan olmaz

Yenilebilir otları sayınca ailem ve komşularımızla yaptığımız orman yürüyüşlerini de katmadan edemiyorum. Yürüyüşlere anlam katan, bizi şenlendiren yabani orman meyvelerini de. Yağmurlu bölgelerde daha fazla görülen bu meyveleri yol kenarlarından ağaç diplerine, yaprak altlarından çalı öbeklerine kadar arama serüveni küçük bir çocuk için unutulmayacak hatıralar oluşturuyor ister istemez. Örneğin endirek dediğimiz kocayemiş, neredeyse avuç içi büyüklüğündeki meyveleriyle en büyük ganimet sayılırdı.

Kocayemiş
Kocayemiş

Çalımsı bir ağaçta kendiliğinden yetişmesi ama kocaman alanda bir başına duruyor oluşu, meyve toplama sırasında ağaç altını bir piknik yerine çevirirdi. Tabii menzilimize varana kadar yürüdüğümüz asfalt yolun kenarındaki böğürtlenler ve çoban ekmekleri de yol boyu iştihamızı artırırdı.

Kiren ve kuşburnu ise ayrı bir başlık elbette. Bu meyvelerin lezzeti toplama esnasında çıkmaz, sepetler ve torbalar iyice dolup taştıktan sonra eve gidip şerbeti veya marmelatı yapılır. Kiren ya da kızılcık bir metreyi geçmeyen bodur bir ağaçta, dikensiz yaprakları ve sarı çiçekleriyle kendini gösterir.

Kiren
Kiren

Kuşburnu ise yayılan bir gül ağacı görünümündedir. Yaz sonunda parlak kırmızı meyveleri toplanır. Yabani meyve arayışının en keyiflisi dağ çileği avı denilse yanlış olmaz sanırım.

Fındık diplerinin henüz temizlenip ilaçlanmadığı aylarda büyük otların ve dalların gölgelerinde usul usul büyür çilekler. Yaprağı normal çilekle aynı olduğundan tanıması hayli kolaydır. Bir yamaçta bir tanesini keşfettiyseniz yukarı doğru her adımınızda daha fazlası ile karşılaşabilirsiniz. Tırnak büyüklüğünü geçmeyen bu zarif yabani meyve dilinizle ezdiğinizde enfes bir koku ve lezzet bırakır ağzınızda.

Otun keşfi

Son zamanlarda ot toplama tutkusu yavaştan şehirli çevrelere de yayılmaya başlıyor gibi. Bunda Alaçatı’nın başlattığı ve bu yıl onuncusu düzenlenen “Ot Festivali” önemli bir yer tutuyor.

Yaşadığı çevre ile irtibatını neredeyse sıfırlamış kentlinin, nefes almak için bir vaha olarak gördüğü şehrin yeşillik alanlarının aynı zamanda ilişki kurup dikkat kesilebileceği, ayırt etmeye başlayıp hasadını yapabileceği bir alana dönüşmesi sürdürülebilir yeşillik alanlar için bir umut ışığı sayılabilir. Hatıranın, arayışın olduğu yerde tahribat ertelenebilir.