NİHAYET DERGİ ZENGİN İÇERİĞİNİ ARTIK DİJİTAL YÜZÜYLE DE OKURUNA ULAŞTIRIYOR! DİNLEYİCİ OLAN SİZLERİ NİHAYET VE GZT'Yİ TAKİP ETMEYE ÇAĞRIYOR. YAZARLARIMIZ, DOĞU’DAN VE BATI’DAN SESLERİ BAŞKA YERLERDE BULAMAYACAĞINIZ İÇERİKLERLE ELE ALIYOR. STANDARTLARI TARTIŞIRKEN GÖZDEN KAÇANLARI “ÖZEL DOSYALARLA” GÜNDEME GETİRİYOR, OKUMA ÖNERİLERİ SUNMAYI DA İHMAL ETMİYOR. NİTELİĞİN EGEMENLİĞİ, KAYITLAR, HAYAT MEMAT, ÇİZGİ HİKÂYE, KÜLTÜR ATLASI, TÜRKİYE’DEN-DÜNYADAN KİTAPLAR VE HER AY MERAK UYANDIRAN DOSYA KONULARI… SİZİ SİZE ANLATAN BÖLÜMLER FARKLI KALEM, ÇİZGİ VE FOTOĞRAFLARLA DERGİNİZ NİHAYET’TE!

20.356 Takipçi
NİHAYET HAKKINDA

Franz Woyzeck’in büyük yanılgıları : aydınlanma, modern devlet ve özgürlük

Franz Woyzeck’in büyük yanılgıları : aydınlanma, modern devlet ve  özgürlük
Franz Woyzeck’in büyük yanılgıları : aydınlanma, modern devlet ve özgürlük

Alman Yeni Dalga Sineması’nın “cins” yönetmeni Werner Herzog kurduğu orijinal ve eksantrik sinema dilinden dolayı izleme keyfi veren yönetmenlerden biri. Kanaatimce Werner Herzog sinemada, kendi hususi dili sayesinde, Batı medeniyeti eleştirisini en ileri noktaya taşıyan isimlerden biri. Woyzeck (1979), Werner Herzog’un söz konusu Batı eleştirisinin doruğa ulaştığı filmlerinden.

İçindekiler

Alman bir edebiyatçının yazdığı bir oyundan Alman bir yönetmen tarafından sinemaya uyarlanan Woyzeck, ironiktir ki Aydınlanma düşüncesi ile tümü Alman olan Hegel, Kant ve Webergibi isimleri örtük bir şekilde eleştirir. Esasen Georg Büchner adlı oyun yazarının 1879 tarihli ve aynı adlı oyunundan uyarlanan film kendisini yalnızca dikkatli nazarlara sunan ince bir Aydınlanma ve modern devlet eleştirisi ile ontolojik özgürlük sorgulamasını mündemiçtir. Bu deneme boyunca filmin bu iki veçhesi üzerinde durmaya çalışalım.

Aydınlanma’nın ve modernitenin topluma ve devlete getirdiği

Aydınlanma düşüncesi (Bu bölüm boyunca, hatırlatma ve girizgâh amaçlı kısa bilgiler verilecektir; amaç felsefe/felsefe tarihi problematikleri ve paradigmatik nüanslar hakkında kapsamlı bilgi vermek olmadığından tartışmalar/ekoller/düşünürler en kaba hatları ile ele alınacaktır), kaba hatlarıyla, o zamana kadar süregelen teokratik, monarşik otorite ve kurumlar ile kadim çağlardan devralınan klasik ve/veya skolastik bilginin inkâr edilerek “her şeyin” eleştirel melekeler ve akıl yoluyla yeniden kavranarak bilinebileceğini öne sürmüştü.

Aydınlanma’nın getirdiği çizgisel ve ilerlemeci düşünce pratiğini, empirik tecrübeyi göz ardı eden Alman İdealizmi’ni ve gelişen teknolojiyi arkasına alan -Habermasçı “proje” tabirine atfen- “Modernite Projesi” için tam da Er Franz Woyzeck’in yaşadığı dönem olan 19. yüzyıl tarihî bir dönüm noktasıydı.
Aydınlanma’nın getirdiği çizgisel ve ilerlemeci düşünce pratiğini, empirik tecrübeyi göz ardı eden Alman İdealizmi’ni ve gelişen teknolojiyi arkasına alan -Habermasçı “proje” tabirine atfen- “Modernite Projesi” için tam da Er Franz Woyzeck’in yaşadığı dönem olan 19. yüzyıl tarihî bir dönüm noktasıydı.

Kadim sosyal düzen ve kozmolojinin çatırdadığı erken modern dönemin en önemli entelektüel belirleyicisi olan Aydınlanma düşüncesi çok daha eski tarihlerde ilk nüvelerini vermiş olan modernitenin kök salışını hızlandırmıştı.

Kökü Descartes’ın cogito ergo sum prensibine dayanan modern bilim anlayışı somut pratik (tekhne) ile teorik spekülasyonu (logos) bir araya getirerek tekniğin/kadim teknolojinin yerine modern teknolojiyi ikame etmiş ve binlerce yıl boyunca tabiatın insana galebe çaldığı statükoyu tersyüz etmiştir.

Aydınlanma, güç dengesindeki bu değişimi, reel durumu, felsefi olarak temellendirir; insan ve aklı tabiatın üzerindedir ve ona hükmedebilir. Aydınlanma’nın temelini attığı bu pozitivist, rasyonalist, modern hilkate karşı tuğyan furyası ise sanayi inkılabı ve kapitalist üretim tarzından aldığı güçle bugünkü noktasına ulaşmış ve modern devletin tahakküm alan ve imkânlarını genişletmiştir.

Aydınlanma’nın pek çok türevi empirizmi ve deney sonrası bilgiyi (a posteriori) öncelerken, Alman Aydınlanması (Aufklärung) düşünceyi/ideyi önceler ve böylelikle Alman İdealizmi’ne giden yolu döşer. Aydınlanma’nın getirdiği çizgisel ve ilerlemeci düşünce pratiğini, empirik tecrübeyi göz ardı eden Alman İdealizmi’ni ve gelişen teknolojiyi arkasına alan -Habermasçı “proje” tabirine atfen- “Modernite Projesi” için tam da Er Franz Woyzeck’in yaşadığı dönem olan 19. yüzyıl tarihî bir dönüm noktasıydı.

Aydınlanma zihniyeti, hipotetik olarak var olan mutlak tahakküm idealini pekiştirirken idealizm, özellikle de Hegelyen siyaset felsefesi modern devlet mefhumunu sıkı bir şekilde tahkim etti (Burada parantez içinde kalmak kaydıyla Alman İdealizmi’nin mutlak ve mütehakkim devlet tasavvurundan hareketle idealist felsefeyi Nazi rejiminin doğuşuyla eşleştirenlerin de olduğunu söyleyelim).

Hegel’e göre insanlık tez ve antitezlerden husule gelen sentezler vasıtasıyla mutlak bir surette değişmekte ve böylelikle mutlak ruha/geist’a/ideal düzene doğru ilerlemekteydi. Ona göre ideal sosyal düzen yüksek bir ahlak ile, bu da kurumlar ve de en kompleks kurum olan devletin aracılığıyla gerçekleşir. Onun devleti, tüm bu hedeflere ulaşma amacıyla, mutlak, otoriter hatta totaliter bir yapı benimsemiştir. Yükselen bu zihniyetin “yüksek ahlak” cüzü özellikle bir başka Alman idealist filozofun, Kant’ın ödev ahlakında vücut bulacaktı.

İlerleme gayesiyle, mutlak geist arayışıyla, ödev ahlakıyla, mutlak tahakküm zihniyetiyle müsellah ve Aydınlanma düşüncesine yaslanan modern devlet kendini somut olarak inşa edebilmek için Weberyen rasyonel bürokrasi anlayışını benimsedi. Klasik ve erken modern imparatorluk bürokrasilerinden kendini ayıran bu anlayış, bugünkü bürokrasi yaklaşımının temeli olup memurların mutlak bir hiyerarşi ile sınırlandırıldığı, iş yükünün eşit birimler hâlinde ele alınıp aritmetikleştirildiği uzmanlaşmaya dayalı bir anlayıştı.

Kıta sosyolojisinin diğer bir kurucusu olan Durkheim, işlevselci yaklaşımı ile ihtisaslaşmanın getirdiği bu reel durumu sosyolojik olarak tanımladı. Toplum işbölümüne dayalı ve her “oyuncunun”, her dişlinin bir işlev üstlendiği bir bütünlüktü. Modern devlet ve onun muğlak geist/idea arayışı, bürokrasi, ihtisaslaşma, ödev ahlakı ve işbölümü büyüdükçe ferde kalan özgürlük alanı daralmaktaydı. Bu durumun ferde getirisi ise Marksist yabancılaşma, “sömürü” ve ontolojik yabancılaşmaydı. Günümüz neo-Marksistlerinin de tartıştığı gibi işbölümü, tıpkı yanlış bilinç gibi, yalnızca sömürüyü daimi kılan bir olgudur.

Werner Herzog’un dili


Werner Herzog
Werner Herzog

Kurmaca-Gerçek-Belgesel üçgeninde gezinen Herzog sinemasının esas ereği, Herzog’un tabiri ile, “ekstatik gerçeğe” ulaşmaktır. Mübalağa, görkemli tabiat manzaralarının gözlemi, apokrif veri ve alıntılar, akıllılık ile delilik arasındaki gri alanda kalan tema seçimleri gibi enstrümanlar yoluyla zenginleştirilmiş; büyük temalardan veya epizodik yapısı zayıf/olay zinciri kısa anlatılardan hareketle felsefi tümevarımlar yapan ve de muhakkak yaşanmıştan beslenen bir gerçekçilik anlayışıdır Herzog’un ekstatik gerçekçiliği.

Az veya çok her filmi bu ekstatik gerçekçilikten etkilenmiştir ve Herzog anlamlı gerçeğin bu yolla kavranacağına inanır. Ona göre sonradan sanatsal olarak zenginleştirilmemiş olgular kuru, sıradan ve anlamsızdır. Bu sebeple sineması cinéma vérité, İtalyan neorealizmi, Bressoncu minimalist gerçekçilik gibi yaklaşımların karşısında konumlanmıştır. Onun gerçekçiliği gerçeği zenginleştirir, sanatkârane müdahalelerle olgunun (fact) içindeki gerçeği/hakikati (truth) ortaya çıkarır.

Ekstatik gerçekçilik ve mutlak hakikat için sürdürdüğü bu tutkulu arayış Herzog’u içinde yaşadığı medeniyet küresinin gerçekleri ile doğrudan doğruya yüzleştirmiştir. Her ne kadar son on yıl zarfında belgesel kulvarında soyut tümevarımların peşinden gitse de kurmaca filmlerinde bu yüzleşmenin emarelerini oldukça bariz ve şiddetli bir şekilde görürüz.

Herzog bir koleksiyoner tutkusuyla arayıp yakaladığı eksantrik olay/gerçeklik içerisinden, her defasında söz konusu gerçekliğin ait olduğu sosyal bağlama dair hakikati çekip çıkardıkça modern Batı medeniyetinin çatışan alanlarını, tarihî/sosyolojik fay hatlarını, nihai tutarsızlığını ve insan fıtratına karşı kürek çekişini görür. Geliştirdiği dil, gerçekliğin içinden hakikati çekip çıkarışı, onu Batı medeniyetine yönelik şedit bir yapısökümsel yaklaşım benimsemeye itmiştir; Batı’yı anlamayı ancak yıkmaktansa -siyaseten doğruluk (political correctness) ifadesine atıfla- daha “philosophically correct” bir yörüngeye sokmayı amaçlayan bir yaklaşım.

Woyzeck’e ne oldu?

Filmi tahlil etmeden önce kısaca olay örgüsüne yoğunlaşalım. Werner Herzog’un favori oyuncularından olup pek çok filmde beraber çalıştığı Klaus Kinski’nin canlandırdığı Franz Woyzeck sınırdaki ücra bir 19. yüzyıl Alman kasabasının garnizonundaki bir erdir. Donuk bir zekâsı olan Woyzeck aynı zamanda garnizon komutanının emir eridir, onun ayak işlerini yapar; her gün ağır talimler yapar; komutanı onun yetersiz zihnî durumundan yararlanarak Woyzeck’i şehirde hükûmet adına faaliyet gösteren bir doktorun fiziksel mahrumiyet ve fizyolojik tahakküm odaklı tuhaf ve zalimane deneyleri için kobay yapar.

Woyzeck aynı zamanda kendisiyle birlikte olmayı reddeden karısının başkasından yaptığını bildiği gayrimeşru çocuğu da geçindirebilmek için, acı çekmesine rağmen deneyleri bırakmamaktadır. “Örnek bir memur” ve örnek bir eş olmak için (kendince) her şeyi yapan Woyzeck ne karısından ne de yaşadığı toplumdan en ufak bir şekilde itibar görmez. Bir gün karısının âşığı ile konuşarak durumu barışçıl bir şekilde çözmeye karar veren Franz sağlam bir dayak yiyerek geri döner. Akli dengesi iyice altüst olan Woyzeck uzun zamandır biriktirdiği para ile pazardan irice bir kama alır, karısı ile kıra çıkar ve onu bıçaklayarak öldürür, kamayı da nehre atar. Ama kıyıya geri vuracağını düşünerek geri almak için nehre girer. Kamayı alıp daha uzağa atar. Sürekli olarak attığı yeri beğenmeyip daha uzağa atar. Bir taraftan da üzerindeki kanları yıkamaya çalışırken belli bir noktadan sonra su derinliği boyunu geçer ve nehirde boğulur.

“Ağır ol, Woyzeck!”: Devlet ve tabiata hükmetmek

Filmin başlangıcında Woyzeck’in birtakım komutları yerine getirdiği ve oldukça kötü muamele gördüğü bir talimi izleriz. Burada yüzü görülmeyen bir komutan her başarısızlığında onu tekmelemekte ve üzerine basmaktadır. Bu küçük giriş jeneriği aslında tüm filmin bir özeti gibidir.

Franz Woyzeck’in zamanı, emeği ve ontolojik özgürlük alanı Ece Ayhan’ın tabiri ile “devlet ve tabiatın ortak ve yanlış soru”ları, hevesleri ve taleplerince belirlenmiştir. Woyzeck bir emir eri olup günlük rutini gördüğümüz bu talimi yapmak, komutanını tıraş edip onun ayak işlerini yapmak ve kasabadaki doktorun zalimliklerine tahammül etmektir.

Devletin Woyzeck’in ontolojik ve fizyolojik alanlarına tasallutunu en iyi şekilde, doktorun deneylerinde görürüz. Bu deneyler bağımlı ve bağımsız değişkenleri arasında korelasyon olmayan ve sürgit bir şekilde en uç noktayı görmeyi amaçlayan deneylerdir.

Doktor, Woyzeck’e bezelyeden başka bir şey yemeyi yasaklamıştır, üstelik porsiyonları da gittikçe küçülmektedir. Doktor bu deneyde insan bünyesinin uzun vadede çöküş evrelerini gözlemek istemekte ve askerlerin arzularını ne kadar bastırabildiklerini gözlemlemeye çalışmakta ve bir yandan şehevi bir şevkle ondaki fiziki çöküş emarelerini kaydetmektedir. Bu deneyin yanı sıra süresiz olarak idrar tutmayı öğretme amacıyla bir başka deney daha yapmaktadır. Woyzeck mesela deneylere bağlı olarak gelişen görme bozukluğu şikâyetini anlattığında doktorun sevinci görmeye değerdir ve Woyzeck’e onun ileride başka deneyler için de kobay olacağını “müjdeler”.

Büchner’in 1879’da tamamlanan eserinin bu tür “kehanetlerinin” 1940’lı ve 1950’li yıllarda gerek Sovyet gerek Nazi rejimlerince zaman zaman işkence ve uyuşturucu maddeler de kullanılarak yapılan ve insan fizyolojisinin sınırlarını keşfetmeye ve insanın tabii sınırlarına hükmetmeye yönelik gayri ahlaki deneylerinde vücut buluşu ise ayrıca dikkate değerdir.

Önceden zikredildiği gibi bu Hegelyen, İdealist Leviathan devlet kendi “ide”sini gerçekleştirmek adına deney sonrası malumatı inkâr etmekte ve fütursuzca insan tabiatına/fizyolojisine tasallut edebilmektedir. Ve görüldüğü üzere, Weberyen bürokrasinin tayin ettiği işbölümü sömürüyü çoğaltmaktadır. Zira Woyzeck’in özel alanına da tecavüz eden bu zalimane deneyler onun mesaisinin parçasıdır ve bu “kamu hizmeti” ona maaş olarak dönmektedir.

Bunların yanı sıra Woyzeck’in komutanı da Weberyen modern bürokrasinin tipik bir tasviridir. Bu komutan, filmi izlerken bana sürekli olarak Jean Renoir’ın 1937 tarihli La Grande Illusion (Türkçesi Büyük Yanılgı. Film Türkiye’de Harp Esirleri adıyla gösterildi) filmindeki subayları, özellikle de esir kampı komutanı von Rauffenstein karakterini hatırlattı.

Hem von Rauffenstein hem de filmde ismi zikredilmeyen komutan, idealist devlet tasavvurunu benimsemiş, ödev ahlakıyla motive olmuş, burjuva-vari bir sosyal kültürü benimsemiş karakterlerdir.


Tüm bu karakterlerden beklenense onlara bürokratik işbölümünde düşen birim emeği verili birim zaman içinde aritmetik bir şekilde gerçekleştirmek ve modern devletin büyük planına sadık kalmaktır. Komutanın, onu çok hızlı tıraş eden Woyzeck’e dediği gibi: “Ağır ol Woyzeck! Bir seferde bir iş yap! (...) Artan 10 dakika boyunca ne yaparım ben sonra?”

“Warum mensch ist?”: Aydınlanma sonrasını “izlemek”

Woyzeck’te söz konusu bürokrasi ve devlet taşlamalarının yanı sıra öznel iradelerin ortadan kayboluşu da önemli bir temadır. 20. yüzyıl boyunca sosyal bilimciler tarihî ve sosyal süreçlerin ilerleyişinde tarihî aktörün iradesi ile “yapı”nın belirleyiciliği arasındaki dengeyi bulmaya çalışmışlardı. Günümüzde bu tartışma Anthony Giddens’ın “yapının ikiliği” yaklaşımı ile orta yol bulunarak kapanmış olsa da Woyzeck’in Aydınlanmacı, idealist ve totaliter evreninde durum bunun tam tersidir. Film gerek senaryosu gerek çekim teknikleri itibarıyla bu temanın baskınlığını seyirciye hissettirir.

“Eski sinemanın rüzgârıyla?”  The Irish Man  ve mafya filmleri üzerine düşünceler
İlginizi çekebilir“Eski sinemanın rüzgârıyla?” The Irish Man ve mafya filmleri üzerine düşünceler

Bu bağlamda film boyunca Herzog sık sık sabit kamera (stationary camera) tekniğine başvurur, kamera anlatı sinemasının tipik örneklerinde olduğu gibi yönetmenin/senaristin odaklanmak istediği noktayı değil genel manzarayı gösterir, karakter ya da odaklanılan nesne ile beraber hareket etmez. Gerek karakterin/nesnenin gerek yönetmenin gerekse de seyircinin iradesini minimize eden bir seçimdir bu. Dizginler ne karakterde ne seyircidedir artık, olay ve şartlar yegâne egemendir. Seyirciye ve kahramana tek kalan, seyretmektir.

Bu, usta yönetmenin aynı zamanda teknik-hikmet ikilemi/açmazı bağlamında 20. yüzyılın kısa bir entelektüel muhasebesini sunduğu 1976 tarihli Herz aus Glas (Camın Kalbi) adlı filminde de başvurduğu bir yaklaşımdır.
Bu, usta yönetmenin aynı zamanda teknik-hikmet ikilemi/açmazı bağlamında 20. yüzyılın kısa bir entelektüel muhasebesini sunduğu 1976 tarihli Herz aus Glas (Camın Kalbi) adlı filminde de başvurduğu bir yaklaşımdır.

Bu, usta yönetmenin aynı zamanda teknik-hikmet ikilemi/açmazı bağlamında 20. yüzyılın kısa bir entelektüel muhasebesini sunduğu 1976 tarihli Herz aus Glas (Camın Kalbi) adlı filminde de başvurduğu bir yaklaşımdır. Bu deneysel yapımda Herzog bu tekniği iyice ileri taşıyıp filmin gelişme (düğüm) faslında tamamen “yapı”nın icbar ettirdiği birbiriyle bağlantısız insan manzaralarını göstererek modernist zihniyetin ve getirdiği dünya kavrayışının tefessühünü ortaya koyar.

Benzer bir şekilde insanlara/sivillere dair gösterilen her manzarada kişilerin ya içki içerken ya da dans ederken tasvir edilmesi tesadüfi değildir. İşaret edilmek istenen, bu Aydınlanmacı totaliter ütopyanın getirdiği toplumsal dekadanstır. Woyzeck karısının garnizondan bir rütbeli ile sarmaş dolaş bir şekilde dans ettiğini görünce, “Tanrı neden güneşi söndürmüyor? Bu sayede zina içinde yuvarlanır millet!” diyerek kendince isyan eder.

20. yüzyılın insani çürümüşlüğüne Herz aus Glas’da Nietzsche’nin Zerdüşt’üne benzer bir bilge olan Hias’ın kehanetleri ile işaret eden Werner Herzog, burada da söz konusu ütopyada mündemiç yozlaşmayı insanların dikkatini üzerine toplayıp onlara bir nutuk irat eden bir sarhoşun ağzından verir. “Warum mensch ist?” der filmin kilit tiradını atan sarhoş hatibimiz, “Ne için var insan?” “Tanrı insanı yaratmamış olsaydı bir çiftçi, bir ayakkabıcı, bir doktor nasıl geçinecekti? Bir askere öldürme yetisi vermeseydi... nasıl kıyardı başka bir insanın canına? Bu yüzden, hiç şüpheniz olmasın. Bu dünyada her şey bozuk. (...) Sevgili cemaat, size son sözüm: İşeyelim haçın üstüne, bırakın ölsün pis Yahudi!” Ancak Hias’ın bilgeliğinden eser yoktur bu nutukta. Bu nutuk, rasyonalist ve idealist totalitarizmin diz çöktürdüğü bir zihnin ürünüdür.

  • Türk hikâyesinin önde gelen isimlerinden Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir kitabının sonunda yine yüzyılımızın tefessühünü tasvir eden bir imge olarak kullanılan bir lunaparkta mahsur kalan kahramanlarımız polise çıkışı sorduklarında “Siz buradan çıkış var mı sandınız?” cevabını alırlar.

Maddi alandan kovulmuş ve/veya ehlileştirilmiş maneviyattan ümidini kesen bu sarhoş, düzenin kendisinden öte bir anlamı olmadığını savunmaktadır ve iradesinin yapıcı gücünü kaybederek tıpkı lunaparkta mahsur kalanlar gibi sosyal bir nihilizme batmıştır.

Bu durumu ise kamusal alanın tüm çatlaklarına nüfuz eden kadir-i mutlak devletin deney sonrasını inkâr eden idealist sosyal tasavvurunun aynı zamanda insan tekinin iradesini de yok etmesiyle açıklayabiliriz. Bu durumda “sevgili cemaate” kalan ise susup ellerindeki büyük bira bardaklarıyla beraber izlemektir...

“Oysa herkes öldürür sevdiğini”: Kaybolan iktidar ve özgürlüğün peşinde bir cinayet

Görevinin/deneylerin getirdiği fizyolojik çöküntü Woyzeck’in evlilik hayatını bitme noktasına getirmiştir. Her ne kadar Woyzeck karısının onu aldatışını ve de gayrimeşru bir çocuk yapmasını sineye de çekse (ya da kendi kifayetsizliğinden ötürü buna mecbur kalsa) erkekliğinin inkâr edilişi onun zihninde (nihayet) içinde bulunduğu durumun kendi ontolojik statüsüne nasıl gölge düşürdüğünü imler. Woyzeck’in donuk zihninde bir hezeyan kıvılcımı çakar. Bu durumu durdurmak onu içinde bulunduğu ontolojik dekadans zincirinden çıkaracaktır belki de. Önce karısının gizli âşığının kim olduğunu öğrenir, ancak onunla konuşmak için meyhaneye gittiğinde meyhanedeki herkesin maskarası olur, “gerçek bir erkek” olmadığı söylenerek hakaret edilir, iyi bir dayak yer ve geri döner. Tek bir çaresi kalmıştır, karısını öldürmek...

Bu hezeyanın pençesine düşen Franz karısını bir bahane ile kırlara çıkarır ve ağır çekimde bıçaklar karısını. Klasik müzik eşliğinde. Bu büyülü, ekstatik an bittiğinde Woyzeck’in pişmanlığı yüzünden okunmaktadır. Cinayet hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Zira Woyzeck’in yanlış bilinci/donuk zekâsı onu Weberyen sömürü döngüsünü görmekten alıkoymuş ve ruhunun derinliklerinden kaynayan şiddet ve enerjiyi hâkim “yapı” yerine kendine/çevresine yönlendirmesine sebep olmuştur.

Woyzeck’in yanlış bilinci/donuk zekâsı onu Weberyen sömürü döngüsünü görmekten alıkoymuş ve ruhunun derinliklerinden kaynayan şiddet ve enerjiyi hâkim “yapı” yerine kendine/çevresine yönlendirmesine sebep olmuştur.
Woyzeck’in yanlış bilinci/donuk zekâsı onu Weberyen sömürü döngüsünü görmekten alıkoymuş ve ruhunun derinliklerinden kaynayan şiddet ve enerjiyi hâkim “yapı” yerine kendine/çevresine yönlendirmesine sebep olmuştur.

Alnındaki lekeyi silerek “özgürleşen” ve artık dekadan toplumun bir parçası olduğuna inanan Woyzeck kasabaya dönünce meyhaneye gider. “Herkes” gibi davranmaya çalışır. Ancak kendini özgürleştirmeye teşebbüs eden Woyzeck’i üzerindeki kan lekeleri ifşa eder. Tutuklanmaktan korkan Woyzeck cinayet mahalline döner ve kamasını nehre atar. Yakalanma/özgürleşmeyi tamamlayamama kaygısı ve kapanım (closure) arzusu benliğini ele geçirir.

Akli dengesi iyice bozulan Woyzeck korku ile suya girip bulunmasın diye kamayı sürekli daha uzağa atar. Tıpkı işlettiği cinayetin vicdan azabından kurtulmak için temiz ellerini peş peşe yıkayıp “Kan lekeleri çıkmıyor” diye feryat eden Leydi Macbeth gibi, işlediği cinayetin azabından ve üzerindeki kan lekelerinden, bir taraftan da kamadan kurtulmaya çalışırken nehirde/hezeyanında boğulur.

Her ne kadar Woyzeck’in delirdiğini bilsek de Herzog onun bu çıkışını tıpkı Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’unki gibi haksız fakat soylu bir çıkış olarak görür ve filmi “Sturm und Drang” tarzı lirik bir tutumla, bir yandan Woyzeck’in karısı Maria’nın cenazesinin bulunuşu ile bir yandan da şu mısralarla tamamlar:

  • “İyi bir cinayet, tam bir cinayet, güzel bir cinayet
  • Her erkeğin rüyalarını süsleyen bir güzellikte
  • Çoktandır gömmemiştik böyle güzelini”

Sonuç olarak denebilir ki Werner Herzog’un Woyzeck’i Aydınlanma zihniyetine dayalı modern devlet kavramını arkeolojik bir nazarla yapısöküme tabi tutan ve söktüğü hiçbir parçanın “gözünün yaşına” bakmayan “cins” bir film.

Aynı zamanda da Er Franz Woyzeck’in ölümünden kimin mesul olduğuna dair öfkeli bir suç duyurusu. Woyzeck’in tematik zenginliğinden sinemamızın ve entelektüel teklifinden ise konduğu kabın şeklini almaya oldukça meyyal olan gelecek tasavvuru“muz”un alacağı çok hisse var.