Hafıza, unutuş ve var olmak üzerine

Dolayısıyla hatırlamanın doğası üzerine konuşmak bu yönüyle insanın ne olduğu üzerine konuşmaya benzer.
Dolayısıyla hatırlamanın doğası üzerine konuşmak bu yönüyle insanın ne olduğu üzerine konuşmaya benzer.

İnsan, “neyi”, “niye” ve “nasıl” hatırlar, sorularının her birisi üzerine yazılmış devasa bir yazım literatüründen bahsedilebilir. Zira insan için hatırlayabilen hayvan şeklinde yapılacak bir açıklama ile insanın hatırlayabildiği kadarıyla insan olabildiğine ya da insan kalabildiğine vurgu yapılır. Dolayısıyla hatırlamanın doğası üzerine konuşmak bu yönüyle insanın ne olduğu üzerine konuşmaya benzer.

Hafıza:

Hatırlama ile kişinin sosyalleşme sürecinde meydan gelen, toplumsal bir olguya işaret edilmektedir. Zira insanlar en şahsi tecrübelerinde dahi toplumsal belirlenimin altında, değer yargılarında bulunarak deneyimlerini kodlamaktadırlar. Belleğin var edildiği bu sosyalleşme sürecinin işleyişine ve yönüne ise toplumsal çerçeveler karar vermektedir. En şahsi tecrübe ve deneyimlerimizde dahi ait olduğumuz toplumsal ilişkilerin yoğunluğunu ve içeriğin izlerini bulmak ya da takip etmek mümkündür.

İnsanlar kendi deneyimlerini hafızalarındaki hâli ile değil toplumda aidiyet içerisinde oldukları grupların ortak hafızaları dolayımıyla hatırlarlar.

Bir mekâna ya da yaşanmış bir hatıraya dair anıların bireyden bireye değişiklik arz etmesinin nedeni tam olarak budur. Geçmişle olan ilişkimizin belirleyeni olarak gündelik hayatta uyguladığımız pratiklerden elde ettiğimiz bilgilerin bizleri ne denli kurguladığına ve yönlendirdiğine bakılmaksızın hafıza ve hatırlama olguları anlaşılamaz. Hafızaya dair eksik yaklaşımların başında hatırlamanın oldukça şahsi bir eylem olduğu fikri gelmektedir. Halbuki hatırlama şahsi olmaktan öte toplumsaldır ve şahsi deneyim kadar aktarılma yoluyla oluşur. Burada hatırlamanın şahsiliği bir kenara bırakılmıyor sadece sürecin birbirlerini var eden eşzamanlığına vurgu yapılıyor. Yani hatırlamada şahsi deneyimler kadar toplumsal aktarım da belirleyici ve yönlendirici olabilmektedir.

İnsanın dünya üzerindeki varoluş sancılarının başında hatırlayarak idrak edebileceğimiz acılarımız gelmektedir. Anlamak için hatırlamak isteriz.
İnsanın dünya üzerindeki varoluş sancılarının başında hatırlayarak idrak edebileceğimiz acılarımız gelmektedir. Anlamak için hatırlamak isteriz.

Tam da burada neden hatırlamak istiyoruz sorusu başat ve ana belirleyici olarak karşımızda durmaktadır. Bu sorunun verilmesi kolay ama idrak edilmesi zor cevabı ise, “anlamak için”dir. İnsanın dünya üzerindeki varoluş sancılarının başında hatırlayarak idrak edebileceğimiz acılarımız gelmektedir. Anlamak için hatırlamak isteriz. İyileşebilmek için hatırlar, hatırladıkça da iyileşiriz. Her bireyin hatırlanacak, anlatılmaya değecek, anlatıldıkça da hatırlanacak bir hikâyeye sahip olduğu düşüncesi aynı zamanda onların seslerinin duyurulmasına ve görünürlüğüne hizmet etmektedir. Görünür olmak ise iyileşmenin ilk adımını teşkil etmektedir.

Bireysel hatırlama olgusuna bakıldığında, hatırlanan hadisenin anlatıldıkça gerçekliğinden koparak sürekli aynı şekilde anlatılmasından kaynaklı bir öykülemeye dönüştüğü dikkat çeker. Artık hatırlanan olgu birebir yaşanmış olandan ziyade anlatılan/aktarılan öykü olmaktadır. Yani artık yaşanılan olay ya da olgu hatırlanmak yerine bilinmektedir. Otobiyografik bellek çalışmalarında bu dönüşüme “semantikleşme” denir. Semantikleşme süreci ile yaşamış olduğumuz komik bir olayı her anlatışımızda çevremizi daha da çok güldüren unsurları fark edip ona göre güncelleyerek anlatmaya başlarız. Böylelikle artık anlattığımız şey birebir yaşanmış bir olay olmaktan çıkar ve başka bir öyküye dönüşür.

Toplumsal hatırlama ise sosyal bilim dünyasında ve gündelik yaşam içerisinde sık kullanılan bir kavram olmasına rağmen bununla tam olarak neyin kastedildiğine ya da bu kavramı kullananlarca neyin anlatılmaya çalışıldığına dair bilgimiz oldukça sınırlıdır. Ortada toplumsal bellek hakkında kabul görmüş bir tanım yoktur ve hatta tanımların çokluğu nedeniyle bir bellek endüstrisinden söz etmek mümkündür. Tüm farklılıklarına rağmen toplumsal bellek kuramlarının yegâne ortak noktası, hatırlama ediminin bireyi aşan toplumsal bir yanının olduğudur. Hatırlamanın süreci incelendiğinde bir kolektif bellekten ziyade kolektif hatırlamadan bahsetmek daha uygun gibi durmaktadır. Yaşadığımız ana dair deneyimdeki olası ihtimaller içerisinde, geçmişten çıkardığımız derslerlerden çoğunlukla en tanıdık geleni seçerek tercihte bulunuruz. Paul Connerton’un Toplumlar Nasıl Anımsar? adlı eserinde, gün içerisinde şimdi olarak ifade edebileceğimiz zaman dilimindeki deneyimimize geçmişte yaşadıklarımızdan edindiğimiz bilgiler aracılığıyla yön verdiğimizden bahsetmektedir. Halbuki geçmişten çıkarılan bilgilerin aynılıklarından ziyade bir çokluktan bahsetmek daha doğrudur. Bu noktada şimdiyi, geçmişten elde ettiğimiz bilgilerin hangisini tercih ettiğimize bağlı olarak yaşayacağımız sonucu çıkmaktadır.

Mekân:

Cevaplamayı bekleyen başka bir soru ise, hem hatırlanan bir olgunun mekâna ait kılınması için hem de mekâna ait bir olayın hafızada yer edinebilmesi açısından ne kadar zamana ihtiyaç olduğudur. Tam da bu noktada çözümüne dair verilecek cevapların çoğulluğu içerisinde sorunun can alıcı noktası olan hafıza-mekân ilişkisi gözden kaçırılmamalıdır. Kolektif belleğin var olduğu ve korunduğu bir alan olarak mekânlara baktığımızda karşımıza daha çok birlikteliğin dışavurumu olan mezarlıklar, ibadethaneler, ana caddeler ve parklar gibi mekânlar çıkmaktadır. Bellek bu mekânlarda hem yaşam bulur hem de geleceğe eklemlenir. Kolektif bellek bir yandan belirli bir toplumsal gruba aidiyetini ortaya koyarken diğer yandan da birlikteliğin dışavurumu olarak mekânın belirleyiciliğine atıfta bulunur. Toplumsal gruplar ve onlara aidiyetlerini hisseden ya da hissetmeyen insanlar kolektif belleklerini bu mekânlar üzerinden anımsayarak var ederler. Pierre Nora’nın Hafıza Mekânları adlı eserinde, belleğin ortaya çıkıp, canlılığını uzun yıllar korumasını mümkün kılma açısından mekânları “bellek mekânları” biçiminde değerlendirmiştir. Bu mekânlar, topluma mal olmuş şekilde olayların gerçekleştiği alanlar olarak müzeler ve anıtlar, anma törenlerine ev sahipliği yaparak insanlar için anlam ifade eden simgeleri ifade etmektedir.

Mekân ve hafıza ilişkisine baktığımızda bu iki olgunun birbirlerini etkileyen unsurlar olduğu görülür. Mekân, hafızayı hem olumlu hem de olumsuz anlamda etkileyebilirken tersi bir ilişkiden de söz edilebilir. Zira hafıza da mekânı olumlu ya da olumsuz anlamda etkileyebilmektedir. Mekânın kullanıcıları olarak bireylerin hafızaları, ortak yaşama dair deneyimlerinden hareketle bireysel hafızalarını aktararak kolektif belleği oluştururlar. Bir diğer mesele ise mekânın farklı hafızalar üretebilme potansiyeli ya da imkânıdır. Aynı mekâna dair bir topluluk hüzün, acı, kahır gibi olumsuzluklar hissederken bir başka topluluk cesaret, zafer, mutluluk gibi olumluluk içeren hissiyatlar ve hatıralara sahip olabilir. Mekânın hâtıratları çoğullaştıran bir içeriği vardır. Özellikle tarihî olayları hatırlarken olaylar aynı kalsa dahi onlara can veren hissiyatta değişiklik olabilmektedir. İnsanın mekânla olan ilişkisinde deneyim kadar hafıza da asli belirleyenlerden biridir. Özellikle mekâna ait hafızanın şehir hafızası hâline dönüşmesi, bir yandan kolektif hafıza içinde yaşama imkânı bulmasına neden olurken diğer yandan da o şehrin bizatihi kimliğine dönüşebilmektedir.

Gaston Bachelard.
Gaston Bachelard.

Mekân deneyiminin kendisi sözlü kültürden kalan bir miras olarak değerlendirilebilir. Sözlü kültürün ritüelistik törenlerinin ayrılmaz bir parçası olan mekân, günümüzde de mekâna dair kutsallık izafesinin en önemli nedenlerindendir. Sözlü kültür(ler) açısından mekâna kutsallık atfedilmesinin önünü açan yegâne unsur mekânda sergilenen törenlerdir. İnsan toplulukları, kültürel miraslarını nesiller boyu sözcükler aracılığıyla, yani sözlü kültür yoluyla aktarmışlardır. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası adlı eserinde, mekânsız bir hatırlamanın imkân dâhilinde olmadığını söyleyerek aslında hatırlama ile mekân ilişkisinin hayatiyetini dile getirmiştir. Bachelard’ın mekândan kastı, insanın kendilik dışı ilk deneyimi yaşadığı yer olarak “ev”e tekabül eder ve “ev” kavramının özsel anlamını genişleterek içerisinde ikamet edilen her mekânı kapsadığını iddia eder.

Unutuş:

Geçmiş ve gelecek kavramlarına sahip olmayan bir “hatırlama eylemi” ne bireysel hatırlama olgusunda ne de toplumsal bellek olgusunda mümkündür. Sosyal çevreden bağımsız bir hatırlama olamayacağındandır ki sosyal çevreyi var kılan geçmiş ve gelecekle olan bağıntı da yok sayılarak hatırlama eylemi incelenemez. Bu ise hatırlama fiilinin tarihi bir perspektif ile incelenmesini önceler. Özellikle hatırlamanın sosyal nosyonuna ek olarak günümüzde neyi hatırlayacağımıza ve ona eşzamanlı olarak da neyi unutacağımıza (zaten her hatırlama eylemi içkin olarak bir unutmayı da zorunlu kılar) teknoloji yardımıyla, hatta belirlenimi ile yapabilmekteyiz. Hatırlama kadar unutma da hafıza üzerinden faaliyet gösterir. Fiziki bir kusur ya da arıza dışında gerçekleşen her unutma eylemi hafızayı hatırlama kadar etkilemektedir. Neyin nasıl unutulacağı bizatihi bir hatırlamadır, zira her unutuşun nasıllığı akılda tutulmalıdır ki gerçekten bir unutma yaşanmasın. Hatırlamanın ve unutmanın kendilerine ait modern politik tahayyüllerin belirleniminde uyguladığı politik yaptırımlar şeklinde bir işleyiş mekanizması bulunmaktadır. Mevzu toplumsal bellek olduğunda unutulmaması gereken hususların başında, hatırlamanın kendisinin sosyo-politik bir tercih olması gibi bizatihi unutmanın/görmezden gelmenin kendisi de eş derecede bir politik tercihe tekabül etmektedir. Her hatırlama ve unutuş bireyselliğin olduğu kadar sosyo-politik süreçlerin de bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Geçmiş ile ilişkimizi düzenleyen bir unsur olarak toplumsal bellek bir yandan yeni hatıralar inşa ederken bazı hatıraları ya tamamen silmekte, görmezden gelmekte ya da revize etmektedir. Bu özelliği itibariyle süreç içerisinde bellek edilgen bir unsur olmaktan ziyade etken bir faile dönüşür. Anılar bellekte sadece depolanmamakta, aynı zamanda anlam kurucu işlevlere de sahip olgular olarak hizmet görmektedir. Bellek ile kimlik arasında birbirlerini besleyen girift bir ilişki söz konusudur. Hatırlama edimi ise bireysel temelli olacak şekilde beyinde gerçekleşmekle birlikte, işleyişinin nasıl şekillendiği ise toplumsal temellidir. Bu noktada hatırlanması mahcubiyete sebep olacak en mahrem a(la) nların belirleyeni olarak toplumsallık, neyin hatırlanıp neyin unutulacağına karar verme hakkını her daim uhdesinde saklı tutmaktadır. Bellek bir insan ya da bir topluluk içerisinde hatırlanmak istenilen geçmişin bağlantı kurulabildiği kısımlarının hatırlamak ve bunların dışındaki unsurları da göz ardı ederek unutmak üzere işlev göstermektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere hem hatırlamak hem de unutmak birer sosyal olgudurlar. Anılardan ziyade algıların bireye aidiyeti söz konusudur. Zira algıların merkezinde beden deneyimleri bulunmaktayken, anıların merkezinde aidiyet içerisinde olduğumuz gruplar bulunmaktadır. Geçmiş ve kendimizi aidiyet yoluyla içerisinde bulduğumuz toplumsal yapılar, o denli günümüzü ve içerisindeki bizleri etkilemektedir ki, gündelik sıradan deneyimlerimizi dahi ait olduğumuz topluluğun değerlerine atıf yapmaksızın anlamlandıramamaktayız.

Hatırlama eylemi zihinde gerçekleşmekle birlikle sadece zihinle kayıt altına alınamayacak derecede kapsamlı ilişkilerin ürünü olarak değerlendirilmelidir. İnsanın hem bireysel hem de topluluk içerisindeki varlığını mümkün kılarken diğer yandan da bu varoluşunun bir anlama içkinliği ile gelecek nesillere aktarımını mümkün kılan geleneği de oluşturmaktadır. Hatırlama edimi, insanın hem bireysel açıdan biyolojik hayatının devamı hem de nevi itibariyle kültürel açıdan dünya üzerindeki varlığını ve varoluşunu sürdürebilmesi için hayati bir olgudur. Hatırlamaya dair bireyi merkeze alan açıklama, egosantriktir. Hatırlamaya dair süreçler her ne kadar bireyin çevresi ile ilgili olsa da bireysel yaklaşım, hatırlamanın içeriğini yani hatırayı bireyin zihni faaliyetlerinin bir ürünü olarak görür ve bu sadece hatırlama ediminde bulunan bireye özgüdür, onun geçmişi ile ilgilidir. Toplumsal yaklaşım ise hatırlamanın bir topluluk içerisinde mümkün olduğunu, zira hatırlanacak tüm olay ve olguların toplumsal faaliyetlerin sonucu ortaya çıktığının yanında toplumsal ilişkilerden uzaklaşmış bireyin hatırlama yetisini de kaybettiğini iddia eder.

Anılardan ziyade algıların bireye aidiyeti söz konusudur.
Anılardan ziyade algıların bireye aidiyeti söz konusudur.

Travma merkezli yaşananların sözlü tarih çalışmalarıyla birleşerek ortaya koyduğu kolektif bellek çalışmalarını, yas ve anı çalışmalarının kesişim kümesi olarak okumak mümkün ve yerinde olacaktır. İnsanın yeryüzü üzerindeki varoluş sancılarını hatırda tutarak ya da unuttuklarının yasını tutarak ne yapmak istediğini anlamak üzere girişilen yolculuk bizatihi insanın yaşadığı dünya üzerindeki değerini ve mahiyetini keşfetme girişimidir. Tabir yerinde ise insan hatırladığı ve unuttuğu kadar insan kalabilmektedir. Aynı mekânları aynı zaman aralıklarıyla paylaşan ve dolayısıyla da aynı yaşanmışlıkları deneyimleyenlerin hafızalarını ele verdiği düşünülen toplumsal bellek çalışmalarıyla yaşanılan dönemin hissiyat başta olmak üzere gizli-saklı kalmış, gözden kaçırılmış ya da önemsiz bulunmuş ayrıntılarına ulaşabilmek adına bizlere önemli ip uçları sağlamaktadırlar.

Unutmak ile hatırlamak hem toplumsal hayatın hem de bireysel yaşantının iki yüzü gibidir. Özellikle sözlü kültürlerde bir hatırlama edimi başka bir unutmayı beraberinde getirirken bu işleyişin tersi, yani bir unutma da beraberinde bir hatırlamayı üretmektedir. Böylece bir madalyonun iki yüzü olarak hatırlama ve unutma edimleri, toplumsal anlamda tekrarlama ve canlandırma faaliyetlerini de içerecek şekilde toplumsalı mümkün kılarlar.

Var olmak:

Toplumsal bellek bağlamında hatırlamanın yerine tam olarak bakabilmek için, insanların yaşadıklarının silinmemesi ve bunun için giriştikleri mücadele uğruna neleri feda ettiklerine bakmak gerekir. İnsanlar hatırlamak için hayatlarını dahi feda edebilir. Hatırlamak edimi ile kişi kendisini insan gibi hissedebilir. Ancak hatırlayarak önemli ve kıymetli hissedebilir, var olduklarını ispat edebilirler. Ve tüm bunları içerecek şekilde anlatabilecek bir hikâyemizin olması bizi bir yanıyla anlamlı kılarken diğer yanıyla da yaşamayı katlanılabilir kılar.

Özellikle sözlü kültürlerde bir hatırlama edimi başka bir unutmayı beraberinde getirirken bu işleyişin tersi, yani bir unutma da beraberinde bir hatırlamayı üretmektedir.
Özellikle sözlü kültürlerde bir hatırlama edimi başka bir unutmayı beraberinde getirirken bu işleyişin tersi, yani bir unutma da beraberinde bir hatırlamayı üretmektedir.

Kâinat atomlardan değil hikâyelerden oluşur. İnsanlar, hikâyelerini oluştururken benliklerinin bugünden çok geçmişten ve onun yeniden yaşanılabilme imkânından medet umarlar. Eğer insana dair bir özden ya da doğadan bahsedeceksek bunun, insanların yaşamış olduğu deneyimlerden, etkileşimlerden ve ilişkilerden kendiliğine dair anlamlar çıkarmak olduğunu belirtmeliyim. İnsan, deneyimlerinden anılar biriktirir ve bu ölçüde insan olur; daha da önemlisi insan kalabilir. Anılar birikerek insan için salt yaşamış olmanın ötesine geçebilir. Anlatı ile alakalı olarak kolaylıkla gözden kaçabilecek bir mevzu da anlatının kime yönelik olduğudur. Çoğu zaman şahsi ya da toplumsal kökenli bir hadisede aktardığımız anlatının hedefinin kendimiz dışında olduğu düşünülür. Hâlbuki başta kendimizle alakalı olan anlatılar olmak üzere tüm anlatı çeşitlerinden en fazla ve en merkezi olarak bizatihi kendimiz etkileniriz. Hikâyemizin ilk ve en nihai dinleyicisi kendimizizdir. İnsanın yaşadığı hayatı hikâyeleştirme biçimi ile kendisini anlama şekli arasında doğrudan ve direkt bir bağıntı söz konusudur. Zira kendimize dair çıkarmış olduğumuz anlamlar ile davranış şeklimiz, davranış şeklimiz ile de içerisinde yer aldığımız dünyamızın durumu etkilenmektedir. Her anlatışımızda kendiliğimize ve ondaki zenginliğe işaret etmekte olan hikâyelerimiz sayesinde “biz” olarak değerlendirilebilecek hakikati keşfederiz. Bu keşif bize bir yandan daha tamamlanmamış hikâyelerden oluştuğumuzu; hikâyemizin yaşadığımız, deneyimlediğimiz sürece devam eden serüvenlerimizden oluştuğunu hatırlatır.