20.356 Takipçi

Nihayet Dergi zengin içeriğini artık dijital yüzüyle de okuruna ulaştırıyor! Dinleyici olan sizleri Nihayet ve GZT'yi takip etmeye çağrıyor. Yazarlarımız, Doğu’dan ve Batı’dan sesleri başka yerlerde bulamayacağınız içeriklerle ele alıyor. Standartları tartışırken gözden kaçanları “özel dosyalarla” gündeme getiriyor, okuma önerileri sunmayı da ihmal etmiyor. Niteliğin Egemenliği, Kayıtlar, Hayat Memat, Çizgi Hikâye, Kültür Atlası, Türkiye’den-Dünyadan kitaplar ve her ay merak uyandıran dosya konuları… Sizi size anlatan bölümler farklı kalem, çizgi ve fotoğraflarla derginiz Nihayet’te!

İlkeli haydutluk sanatı

​İlkeli  haydutluk  sanatı
​İlkeli haydutluk sanatı

Kaba emperyalizm, sömürgelerin doğal ve beşerî kaynaklarına zorbaca el koymaktır. Kibar emperyalizm ise, derenin taşı ile ağacın kuşunu vurmaktır. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, Hint afyonu ile Çin ipeğini vurmaya çalışıyordu. Küçük hırsızlıklar sıradan ve ilkesiz işlerdir. Oysa büyük haydutluklar, her büyük iş gibi, ilkesiz yürütülemez. Çağdaş deyişle, sürdürülebilir olamaz. Adam Smith’in adıyla özdeşleşen liberal ticaret öğretisi, İngiliz haydutlara bu ilkeyi sağlıyor, misyonerler de üzerine tüy dikiyordu: “İsa serbest ticaret, serbest ticaret de İsa idi!”

İçindekiler

Amitav Ghosh’un “İbis Üçlemesi”nin ilk kitabı olan Haşhaş Denizi romanında, Çinlilere ateş pahasına satılan afyonun Hindistan’da ne denli ucuza ürettirildiğini görmüştük. Zavallı Diti yedi yıldır evinin damını onaramıyordu.

Amitav Ghosh
Amitav Ghosh

On dokuzuncu yüzyıl ortalarında Amsterdam’da kaleme alınan başka bir romandan, Hollanda Hint Ticaret Şirketi’nin operasyonlarının da aynı tarzda yürütüldüğünü öğreniyoruz: “ Bir Cava’lı tarımla geçinir. Yıllarını hasat dönemleriyle hesaplar, vaktini tarlasındaki pirinç saplarının rengine göre tahmin eder, kendini birlikte çeltik kestikleri dostlarının arasında rahat hisseder.Hayallerini, sabanını çekecek bir çift su mandası süsler.” Ne güzel! Peki sonra?

Sonra Batı’dan yabancılar geldi ve o topraklara sahip oldular. Yerlilere, emek ve zamanlarının bir kısmını Avrupa pazarlarında daha fazla kâr getirecek başka ürünler yetiştirmeye ayırmalarını emrettiler.

Kendilerinden aşağı gördükleri insanları buna ikna etmek için basit bir planları vardı. Bu insanlar kendi beylerine itaat ettiklerinden, yalnızca beylerin ikna edilmesi kâfiydi. Onlara kârın bir bölümünü verme taahhüdünde bulundular ve... bunda gayet başarılı oldular.

Hindistan’da olduğu gibi, Endonezya’da da çiftçilerin eline pek bir şey geçmiyor, hiç kimse evinin damını onaramıyordu. “Hükümet çiftçiyi, kendisinin istediği ürünü yetiştirmeye mecbur ediyor, hasadı başka birine sattığında cezalandırıyor ve ödeyeceği fiyatı kendisi belirliyordu. Ticaret zincirinin tamamının kâr etmesi gerektiğinden, Cava’lı çiftçiye açlıktan ölmeyecek kadar para vermekten başka bir seçenek kalmıyordu.” (Multatuli: Max Havelaar: Hollanda Ticaret Şirketinin Kahve Borsaları, İstanbul: Aylak Adam, 2015, s. 84-5. Özgün yayın tarihi: 1860.)

Haşhaş Denizi’nde ön plandaki afyon tüccarı İngiliz Burnham idi, Dumanlı Nehir’de ise Hintli Behram. Köklü bir zanaatkâr aileye damat olarak girmişti Behram. Mistrî ailesi, gemi tasarım ve inşasında emsalsizdi. Başarılarının sırrı odaklanmaydı. Zanaatlarına öylesine kilitlenmişlerdi ki, gözleri başka hiçbir şeyi görmüyordu. Behram ise alt tabakadan geliyordu ve geleneklere bağlılık duygusu zayıftı. Yeni işlere girip kendini ispat etmek istiyordu.

Ailenin oğulları tarafından sürekli dışlanmayı ancak “başlarına icat açmakla” aşabilirdi. Faydalı şeylerin kârı yoktur!

Bu arada Hindistan ile Çin arasındaki ticaret hacmi yükselmeye başlamıştı. Fakat Mistrîleri bu alana kaydırmak imkânsızdı. “İşle ilgili konularda son derece tutucuydular ve spekülasyon kokan hiçbir şeyi kabul etmezlerdi.”

Behram ihracat işine girme meselesini ilk kez açtığında, kayınpederi tiksintiyle tepki göstermişti: “Ne? Deniz ötesine afyon satmak mı? Bu tam bir kumar.” Damat bey kararlıydı: Aile olarak kendinizi geleneksel işinize adamış olduğunuzu biliyorum.

Fakat dünya değişiyor. “Bugün en büyük kâr, yararlı şeyler satmaktan gelmiyor artık; tam tersi. Kâr, gerçekte bir yararı olmayan şeylerin satışından geliyor.” (Amitav Ghosh: Dumanlı Nehir, İstanbul: Alfa, 2018, s. 64.)

Geleneksel anlayışa sımsıkı bağlı tüccar aile, eski köye yeni âdet istemeye dursun, Behram kapitalizmin yeni gerçeğini onlara izah etmeye çalışıyordu: “Çin’den getirilen şu yeni tür beyaz şekere bakın; Çinî diyorlar buna. Bal yahut palmiye şekerinden daha mı tatlı? Hayır, fakat insanlar onun için iki kat ödeme yapıyor.

İnsanların rom ve cin satışından kazandığı paraya bakın. Bunlar bizim kendi şarabımızdan daha mı iyi? Hayır, fakat insanlar bunları kullanmaya bir başladı mı bırakamıyor.”

Evet, çiçeği burnunda girişimci, Avrupa kapitalizminin sırrını çözmüştür: Yararlı olsun olmasın, insanları, satmak istediğiniz eşyaya bağımlı kılmalısınız. Kapitalist girişimci, mal imal etmeden önce, bu tüketici bireyi imal etmek zorundadır. Bir kere başarırsanız, artık sırtınız yere gelmez; kâr musluğu akar durur.

İngilizler bu yüzden faydasız mallar ticaretini ele geçirmeye çalışıyorlardı. “Bizim de bu işten biraz para kazanmamızın ne zararı var?

Mistrîlerin kendilerine ait bir ihracat bölümü kurmalarının zamanı gelmedi mi?” İçgüveysi girmiş olduğu “eski kafalı” zanaatkâr aileyi nihayet ikna eder, Behram ve Kanton üzerinden ihracat işine başlar.

Kanton’da, aile, cemiyet, memleket, mesuliyet, hülasa “ahlak ve maneviyat” kokan “bir sürü sargıdan soyunan Behram, eskiden beri içinde uyumakta olan yeni bir kişiliğin ortaya çıkışına” şahit olur: Barry Moddî olur, “kendinden emin, güçlü, girişken, konuksever, yaygaracı ve müthiş başarılı bir adam”. Bombay’a geri döndüğündeyse “öteki benliği tekrar sargılarının içine giriyor; Barry yine Behram, yani geniş bir ortak ailenin kısıtlamaları içinde hiç şikâyet etmeden yaşayan sessiz, sadık bir kocaya” dönüşüyor.

Ticaretini epey büyütüyor Çin İmparatoru’nun afyon ithalatını yasaklayacağı haberi duyulunca, herkes paniklerken Behram cesaretle yoluna devam ediyor. Kazancın kaynağı haberdir! Amitav Ghosh’un romantarihi, kapitalizmin sayısız inceliklerini teşhir eden bir mağaza vitrini. Bu inceliklerin başında, modern işletmenin enformasyona zamanında ve sağlıklı ulaşma ihtiyacı geliyor. Afyon tüccarımız Behram da kendine bir haberdari tutmuştur.

“İnsanlar sanıyor ki savaşları ve siyaseti bilmek sadece idarecilere lazım. Bu eskidendi. Şimdi farklı bir zamandayız; bugün haber bilmeyen tüccar hapı yutar. Para kazandıran şey haberdir.” Sonra haberdarisine bir olay anlatıyor: “Birgün biri bizi borsaya götürdü ve meşhur bir banker gösterdi (1816), Bay Rothschild diye birini. Bu adam, haberdarinin önemini herkesten önce kavramış; kendi sistemini kurmuş. Waterloo savaşı çıktığı gün Londra borsasında herkes endişeliymiş.

İngilizler kaybederse altın fiyatı düşecek, kazanırsa yükselecek. Ne yapmak lazım? Almak mı, satmak mı?” Tahmin edeceğiniz gibi, Waterloo’da neler olup bittiğini ilk olarak Bay Rothschild haber almış. Peki ne yapmış? Hemen altın almaya mı başlamış? “Hayır, satmaya başlamış! Adam satmaya başlayınca, herkes İngilizlerin savaşı kaybettiğini düşünmüş, iyisi mi biz de satalım demişler. Böylece altın fiyatı düştükçe düşmüş. Ancak doğru zamanı gelince Bay Rothschild alışa geçmiş.

Ve sonra almış da almış. Sonradan bazıları bana bu hikâye gerçek değil dediler; ama ne fark eder? Yaşadığımız zamanı anlatan bir hikâye bu.”

Belki de bütün zamanları. Ama özellikle çarkları spekülatif kazançla dönen finansal kapitalizm çağını.

Romantarihçimiz daha sonra Napolyon ile Behram arasında geçen bir konuşma kurguluyor; ikiliye (Voltaire’den mülhem) Zadig adlı bir Ermeni saat tüccarını ekleyerek. Napolyon, Zadig’e soruyor: Çinliler afyondan zarar görmüyor mu? Görüyorlar ama bu işte birçok zümrenin menfaati var.

Memur, tüccar ve kaçakçılar ise kanunları atlatmakta çok usta. Ayrıca, yapısal bir gerekçe var: Bu tic rini de Hindistan ve Mısır’a. Cep ve duvar saatleri Çin’de “o kadar ucuz üretiliyor ki adam bunları Hindistan ve Mısır’da çok güzel bir kârla satabiliyor”.

Çevrenize şöyle bakın bir, kaç Zadig görebiliyorsunuz? Vicdan yasaları değil, ticaret yasaları! Afyon’un Hindistan’dan tedarikini Doğu Hint Şirketi ayarlarken, Çin’e satışını Jardine Matheson ve Dent caretin durması Doğu Hindistan Şirketi için felaket olur. “Bu ticaret olmazsa İngilizler Doğu sömürgelerini ellerinde tutmaya devam edemezler.”

İngilizleri anladık, peki Hintli tüccar bunun kötü bir iş olduğunu düşünmüyor mu? Behram Bey’in cevabı, Burnham’in cevabından farklı değildir: “Afyon, rüzgâr yahut gelgit gibi bir şeydir; akışını değiştirmek benim elimde değil.

Zadig çift yönlü çalışan bir saat tüccarıdır, Avrupa’dan aldığı çok nadide saatleri Çin zenginlerine satıyor; Çin saatlerini de Hindistan ve Mısır’a. Cep ve duvar saatleri Çin’de “o kadar ucuz üretiliyor ki adam bunları Hindistan ve Mısır’da çok güzel bir kârla satabiliyor”. Çevrenize şöyle bakın bir, kaç Zadig görebiliyorsunuz? Vicdan yasaları değil, ticaret yasaları!

Afyon’un Hindistan’dan tedarikini Doğu Hint Şirketi ayarlarken, Çin’e satışını Jardine Matheson ve Dent gibi şirketler gerçekleştiriyor. Tam bir liberal iktisat müminidir Bay Dent.

Edinburgh’da öğrenciyken “ulusların zenginliğiyle ilgili karışık bir doktrinin” etkisine girmiş; şimdi bu öğretinin havariliğini yaparak herkese aşılamaya çalışıyor. “Sanki bir terzinin, dünyada kendi mezurasının ölçüsüne sığmayacak hiçbir şey olmadığına inanması gibi bir şey bu.” Çin İmparatoru’nun kararı, serbest ticaret haçlılarını çileden çıkarıyor.

 Ahmet Midhat Efendi
Ahmet Midhat Efendi

Bu karar, sadece Serbest Ticaret prensipleriyle çelişmiyor, o prensiplerle alay ediyor, diyorlar. Hükümetler ne zaman Görünmeyen El’i dikkate almayıp, ticaretin akışını kendi isteklerine göre değiştirmeye kalkışırlar, işte o zaman hür insanlar özgürlüklerini kaybeder! “Çünkü o zaman biliriz ki, Tanrı’nın hepimize eşit olarak bağışladığı bağımsız iradeyi gasp etmeye niyetli bir güçle karşı karşıyayız.”

Aşikâr bir kazancı dinî inanç sosuna bulayan bu İlkeli Haydutluk Sanatı’nın mahiyetini çok iyi yansıtan kısa bir tartışma “Özgürlüklerimin değerini gayet iyi biliyorum. Hiçbir şey beni bu özgürlüklerin, zorbaların boyunduruğu altında inleyen sayısız milyonlara verildiğini görmekten daha memnun edemez. Bizler onlara, talep ettikleri sürece afyon tedarik ederek Serbest Ticaret kanunlarına riayet ediyoruz sadece.” “Peki ya vicdan kanunları Bay Slade? Onlar ne olacak?”

“Ticaret özgürlüğünün yokluğunda, vicdan özgürlüğünün olabileceğini mi sanıyorsunuz?” Misyonerler çoğu zaman ilkeli haydutlarla kol kolaydılar. Bunlar mezar soyguncusu şarlatanlar, diyordu kahramanlarımızdan biri, hepsi riyakâr.

“Geminin bir tarafında Kutsal Kitap dağıtırken, öteki tarafında afyon satıyorlar.” Benzer bir tartışma Osmanlı mülkünde de yaşanıyor olmalı ki, Ahmet Midhat Efendi, liberal iktisat büyüsüyle gözleri kamaşmış çağdaşlarına şu ibretlik dersi verme ihtiyacını duyuyordu: “Adam Smith’in serbesti-i mübadele usulü bugünkü günde umum Avrupa memleketlerinde ekonominin suret-i ahîresi olmak üzere tedris olunur. Fakat Avrupa hükümetlerinin hiçbiri nezdinde tatbik için kabul olunmamıştır. Adam Smith’in ekonomisini mekteplerde tedris etmek, kiliselerde

Size en büyük fenalık edenleri ezdil-ü can seviniz, bir yanağınıza tokat vuranlara diğer yanağınızı da çeviriniz’ diye verilen vaz ü nasihatlara benzer.

Bizim yüksek mekteplerimizde Adam Smith ekonomisinin gûya bir kanun, bir düstur-ül amel suretinde telakki edilmesi teessüf-i azîmi mucibdir.” Günümüzde de teessüf-i azîmi mucib mesail-i ilmiyye vü edebiyye çok. Bir buçuk asır evvel bu ülkeden bir hâce-i evvel (ilk öğretmen) geçmiş olmasına rağmen, bugün neden bir Amitav Ghosh’umuz yok.