NİHAYET DERGİ ZENGİN İÇERİĞİNİ ARTIK DİJİTAL YÜZÜYLE DE OKURUNA ULAŞTIRIYOR! DİNLEYİCİ OLAN SİZLERİ NİHAYET VE GZT'Yİ TAKİP ETMEYE ÇAĞRIYOR. YAZARLARIMIZ, DOĞU’DAN VE BATI’DAN SESLERİ BAŞKA YERLERDE BULAMAYACAĞINIZ İÇERİKLERLE ELE ALIYOR. STANDARTLARI TARTIŞIRKEN GÖZDEN KAÇANLARI “ÖZEL DOSYALARLA” GÜNDEME GETİRİYOR, OKUMA ÖNERİLERİ SUNMAYI DA İHMAL ETMİYOR. NİTELİĞİN EGEMENLİĞİ, KAYITLAR, HAYAT MEMAT, ÇİZGİ HİKÂYE, KÜLTÜR ATLASI, TÜRKİYE’DEN-DÜNYADAN KİTAPLAR VE HER AY MERAK UYANDIRAN DOSYA KONULARI… SİZİ SİZE ANLATAN BÖLÜMLER FARKLI KALEM, ÇİZGİ VE FOTOĞRAFLARLA DERGİNİZ NİHAYET’TE!

20.356 Takipçi
NİHAYET HAKKINDA

Kedinin ifade-i merami

​Kedinin  ifade -i  merami
​Kedinin ifade -i merami

Kedilerin dünyasına girmek hayli zor, kedi ile yaşayanlar için bile anlamlandırması hayli çetrefil bir mesele belki. Uzunca bir uğraşının ardından nihayet kediler arasında konuşmayı kabul eden -ki bilirsiniz basına pek konuşmazlar- bir üye ile tanışma fırsatı bulduk ve bunu onların dünyalarını açan, Nihayet okuyucuları için unutulmaz bir söyleşiye dönüştürdük. Kedi Sofos ile yaptığımız sohbetten umarız siz de bizim kadar keyif alırsınız.

İçindekiler

Sevgili Sofos, önce kendini okuyucularımıza tanıtabilir misin?

Tabii ki. Öncelikle bana konuşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Aslen tekir bir anne babadan doğmuş, nesillerdir evde yaşayan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Annemin üçüncü batnından, dört kardeşin ikincisiyim.

Biraz manipülatif bir soru ile başlamak istiyorum: Biz mi biraz kediyiz, yoksa sizler mi biraz insansınız, sizin açınızdan durum nedir?

Aslında buna tam olarak cevap verebilmek kolay değil. Ama sizin için izah etmeye çalışayım. Yaşadığımız ortama göre çevremizi yeniden adlandırmak gibi bir huyumuz var.

Doğduğum ilk zaman hem annem ve kardeşlerim hem de sizlerle birlikte kaldığımdan yarı yarıya kendi türümden yarı yarıya sizden biriydim. Bu size çelişik gelebilir zannediyorum.

Zor değil sanki, yabancı bir ülkede büyüyen bir çocuğun ailesininkiyle birlikte etrafının dilini de konuşmaya başlaması gibi diyebilir miyiz?

“Yabancı ülke” tanımıyla ne demek istediğinizi anlamasam da bizi anlatıyor olabilir, dediğiniz gibi. Her neyse, zaman içinde yetişkinlik evresiyle birlikte ben komple kendi türümün özelliklerini edindim; size olan bakışım benim için gayet açık: annem değil ama annem.

Sonuçta tıpkı annem gibi süt, katı yemek ve konfor sağlıyorsunuz. Tabii boyutlarınız konusunda hâlen bizim türümüzle tam olarak nasıl bir akrabalık taşıdığınızı kestiremiyorum.

İnsanlarla ilişkiniz düşünüldüğünde -en azından köpeklere kıyasla-…

Lütfen adlarını anmayalım bu konuşmada!

Kusura bakmayın. Neyse, temel olarak -lütfen alınmayın- işlevsel bir tarafınızın olduğu söylenemez. Nasıl oldu da bizim türümüzle ilişkiniz devam etti?

Sofos
Sofos

Sizin aksinize bir kaynağa atıfla konuşmadığım için bağışlayın, her ne kadar gelişmiş bir uygarlık olsak da yazılı bir kültür oluşturamadık, çoğu annemden ve çevreden işittiklerim.

Bize anlatılana göre, atalarımız sizlerle ilk karşılaştıklarında etrafta çokça bulunan farelerin izlerini sürüyorlarmış (Sofos’un dişlerinde istemsiz bir takırdama).

Sizin yerleşme alanınızda, nüfuslarının hayli yüksek olduğunu fark edince orada kalmaya karar vermişler. Sizin atalarınız da mahsullerini bu pislik canlıdan kurtarmak için bizim elimize bakar hâle gelmişler.

Peki evcilleştirme konusunda bir çabaları olmamış mı?

Belki de olmuştur, bilemiyorum. Atalarımız etrafta koşturup farelerden (yine takırdatma) ziyafet çekerken “Şunu da yakala!” diye emirler vermeye çalışmış olabilirler, kimin umurunda!

Diğer sosyal hayvanlar gibi grup hâlinde avlanmayız, dolayısıyla av hayvanı olarak kullanma fikrinden hayli hızlı vazgeçmiş olmalılar. Yük taşıma konusunda böyle çelimsiz bir vücuttan da bir performans beklenmezdi zaten.

Nihayet lanet olasıca köpekler gibi, yabancılar gelir gelmez haber de veremezdik. Sonuç itibariyle sıcak bir dört duvar varken, bunca çabaya gerek var mı? Tabii, eve giren kemirgen ve böceklere karşı nesillerdir süren savaşa bilfiil devam ettik.

Atalarınla olan ilişkimizi anlamak zor değil de bugün neler yapıyorsunuz?

Genel olarak evdeyiz. İlk karşılaşmadaki niyetten fazlası yok bizim için açıkçası. Gelirse kemirgen, böcek filan kovarız tabii ama şimdilik öyle bir durumla karşılaşmadım.

Bazılarımız filmlerde rol filan alıyormuş, duyuyoruz. Bana ilgi göstereni severim, yaşama alanıma saygı duyan kişilere saygılıyım. Evimde kalan ve bana yemek verenler de iyiler.

Evde yaşayan bir kedi olarak, sokakta da yaşayabildiğiniz doğru mu? Yoksa bu da bir şehir efsanesi mi?

Hayatta kalabildiğimiz doğru, nihayetinde hayli dirençli canlılarız biz. Ama sırf sokakta da yaşayabildiğimiz için bizi salıvermelerini kınıyorum.

Sefil bir yaşam tarzı bu; çöpleri karıştır, yemek için rakiplerle kavga et, sürekli bir iktidar mücadelesi vs. Duyunca üzülmeden edemiyorum, sizlerle yaptığımız kadim sözlü kontratın açık bir ihlali bu!

Peki insanlarla ilişki kurmanın en iyi yolu nedir?

Onunla aynı odayı paylaşın, bakışlarına karşılık verin, onların selamlarını hissedin, kendinizi bol bol okşatın ve gündelik hareketlerinizi hayran hayran izlemelerine müsamaha gösterin.

Sizin tarihinizle ilgili sorulara döneceğim müsaadenizle. Sizin için “karanlık dönem” diye bir zamandan söz edebilir miyiz?

Buralarda değil ama güneşin battığı taraflarda bir yerde bize nedenini anlayamadığımız bir şekilde zulmedildiği bir zaman olmuş. Ağıtlarımızda hâlen isimleri geçiyor. Boyunlarında artı şeklinde bir işaret taşıyan adamlar...

Hristiyanlardan mı söz ediyorsunuz?

Öyle olmalı. Bizim toplu olarak öldürülmemiz için sizi teşvik etmişler.

Neymiş efendim, kötü ruhların hizmetindeymişiz, onların dünyalarına yabancı hareketler yapmamız bundanmış, şeytanın temsilcileriymişiz falan.

Açık alanlarda toplu yakma etkinlikleri, yüz binlercemiz dövülmüş, kavrulmuş, kulelerden fırlatılmış, derileri yüzülmüş vs. çok acınası hâller...

Hakikaten korkunç! Neyse ki sona ermiş diyelim. Şu “mırlama” olayını biraz açabilir miyiz rica etsem?

Burada genel bir yanlışı düzelteyim. Neymiş efendim, mırlayan kedi hâlinden memnunmuş!

Yahu büyük bir acı hâlindeyken, doğum sancısı çekerken, yaralandığımızda ve hatta ölmekte olduğumuzda da bu sesi çıkartıyoruz, hiç mi dikkat etmediniz!

Doğru açıklama şudur: “Mırlama”, dostane ve sokulgan bir duygu durumunun işaretidir.

Okşanma, sürtünme, dokunmanın sonu yok gibi... Neden insanlardan böyle bir şey bekliyorsunuz?

Annemden böyle bir şey talep etmenin nesi yanlış anlamıyorum. Tıpkı beni doğuran annemin yaptığı gibi, kocaman pütürsüz dilleriyle tüylerimi, sırtımı düzenli olarak yalaması hayli hoşuma gidiyor. Sürekli yalandığım için kafamın hâlen yavru gibi kaldığı doğrudur. Yalamayı kesmezsen, fiziksel olarak olgunlaşsak da kafa olarak çocuk kalırız kediler olarak.

Pütürsüz dille tam olarak neyi kastediyorsunuz, tam anlayamadım?

Hani gövdesinden uzanan, beşe ayrılmış tüysüz doku işte. Dil değil mi o?

Koltuk kenarları ve kumaşlarını tahrip edip tırmalamanız...

Bir kere tırmalama yok. Tırnakların üzerindeki ölmüş kılıf tabakasını temizliyorum.

Yılanın deri değiştirmesi gibi yani.

Bir başka şey de bu tırnakların çıkarılıp içeri alınmasını çalışmam lazım. Neme lazım, dememeli, sürekli antrenman şart.

Son olarak da tabii ki koku bırakmak. Koku çok mühim! Ön patilerimin hemen altında koku bezleri var, evi paylaştığım kişilerin kokusuyla iyice karışmalı kendi kokum.

Usulü gayet basit, önce kumaş yüzeyine sıkıp sıkıştır, ardından pati hareketleriyle iyice içine yedir. İşte her yerdeki imzalarımdan biri daha!

Benim de, bir dönem sizinle ev paylaşmış biri olarak, anlamlandıramadığım bir jestiniz var. Bizi görünce yuvarlanıp karnınızı açıyorsunuz ama ne zamanki sevmek için uzandığımızda bir agresiflik...

Dostane bir jest bu, anlamayacak ne var. Özetle anlamı şu: “Arkaüstü yuvarlanıp karnımı açarak, karşında bu son derece savunmasız duruşu alabilecek kadar güvendiğimi gösteriyorum sana.”

Daha enerjik hissettiğim zamanlarda insan-ailemin yanına gidip bol sürtünmeli bir karşılama selamını verebilirim elbette. Ama gel gör ki mahmurluğum tuttuysa aynı jesti ben de yapıyorum.

Tabii bu demek değil ki gel de karnımı okşa. Burası hassas bölge, ne pahasına olursa korurum burayı. Size seçenek gibi geliyor olabilir okşama ama çok samimi olduğum kişi dışında karnımın okşanmasından hiç hazzetmem.

Yeri gelmişken selamlama ritüelini oluşturan sürtünmenin ne anlama geldiğini açıklayabilir misiniz?

Hayatta kalabildiğimiz doğru, nihayetinde hayli dirençli canlılarız biz. Ama sırf sokakta da yaşayabildiğimiz için bizi salıvermelerini kınıyorum.
Hayatta kalabildiğimiz doğru, nihayetinde hayli dirençli canlılarız biz. Ama sırf sokakta da yaşayabildiğimiz için bizi salıvermelerini kınıyorum.

Her şeyden önce arkadaşça bir fiziksel temas. Tabii tümü bundan ibaret değil. Dışarıdan nasıl gözüktüğünü tahmin ediyorum.

Önce başımın üstünü veya yüzümün yanını size bastırıyorum, sonra bütün yan tarafımla sürtünüyorum, sonunda kuyruğumu kimi zaman ayaklarınıza doluyorum.

Nihai olarak da kenara çekilip kendimi yalıyorum. Komik bir tablo, değil mi? Tane tane izah edeyim. Daha önce de bahsetmiştim, koku hayli önemli. Bu eylemde temel olarak bir koku değiş tokuşu var.

Şakaklarımda ve ağız boşluğumda koku bezi ve tabii bir de kuyruk kökünde. Sizin beceriksiz burunlarınız bu sürtünmeyle çıkan kokuları duymaz ama yaşadığım ailemle bu koku alışverişi önemli benim açımdan.

Siz insan yoldaşlarımla rahat etmem için gerekli bir durum kısacası. Bir de meselenin sizin koku sinyallerinizi okuma tarafı var ki bu da sizin “tadınıza bakma”mla sağlanıyor –yani hani nihai olarak kendi tüylerimi yaladığımı gördüğünüz kısım.

Evde beraber yaşadığınız kişilerin gerçekte ne veya kim olduğuna dair kafanızın karıştığı zamanlar oluyor mu?

Aslında benim zihnimde yerleri epey net ama evet, zaman zaman gerçekleşiyor. Birlikte yaşadığımız sözde-kediler benim için birer anne.

Sonuçta -bir kâse içinde bile olsabana süt ve başka besinleri sağlıyorlar, üstelik oturup gayet davetkâr bir şekilde karınlarını da gösteriyorlar.

Bu emin olamama meselesi için sıklıkla gerçekleşen bir olayı anlatayım. Ne zamanki rahatça bir yere oturduğunda, bana gayet açık bir şekilde “Annen olarak buraya uzanmış, sana meme vermeye hazırım” diye bir işaret yolluyor.

Ben de hemen kucaklarına çıkıp, ta bebekliğimde annemi emerken yaptığım bir hareketi tekrarlıyorum.

Süt masajı denilen hareketi mi kastediyorsunuz?

Ailedeki avcılık konusunda ümitsiz vaka olan bireye bu işin nasıl yapıldığını öğretmek için kısmen ölmekte olan hayvanı getirip önüne koyuyorum.
Ailedeki avcılık konusunda ümitsiz vaka olan bireye bu işin nasıl yapıldığını öğretmek için kısmen ölmekte olan hayvanı getirip önüne koyuyorum.

Adına ne dendiğini bilmiyorum. Emmeye hazırlık için öğrendiğim gibi, patilerimi yavaşça bastırmaya başlıyorum; önce bir pati, sonra öbür patiyle ritmik bir yoğurma ve çiğneme hareketi.

Sanki ağır çekimde yerimde sayıyormuşum gibi. Sonra ritmi yavaşça hızlandır, tırnaklar da hafiften çıkarılsın ve emmeye hazır hâlde salyalar akmaya başlasın. Nihayetinde sütün gelmesi için süt kaynağını uyarmak lazım.

Ama gel gör ki bu sevgi dolu jest anlamlandıramadığım bir şekilde, ne zamanki tırnaklarım çıksa bıçak gibi kesiliyor, sert hareketlerle. Yahu anne isen anneliğini bil, anne hiç tam de emzirmek için çağırdığı yavrusuna böyle yapar mı?

Bir başka mesele de ne zaman denk gelir de kuş, fare filan yakalayıp onlara sunarsam oluyor. Demin anne dedim ama sözde-anne olduğunu biliyorum yani, aile demek lazım belki de.

Ailedeki avcılık konusunda ümitsiz vaka olan bireye bu işin nasıl yapıldığını öğretmek için kısmen ölmekte olan hayvanı getirip önüne koyuyorum. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, avlanamıyorsan yavrusundur. Birinin sana nasıl yapıldığını göstermesi lazım, malum yavrum olmadığı için ben de insan-aileme yönlendiriyorum bu dürtüyü.

Ben kendisini hediye ile onurlandırırken, onlar bağırıp ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Kedi dediğin önce kabul eder, iltifat eder, sırnaşır filan; sonra yiyor musun, atıyor musun ne yapıyorsan yap!

Hijyen konumunda hayli titiz olduğunuzu görüyoruz genel olarak; sürekli yalanıp temizlenme, temiz tüyler, dışkıyı gömme vs. Doğru bir tanımlama mı bu?

Hijyen nedir bilmiyorum, ne yalan söyleyeyim. Ama tüylerimi sürekli yaladığım doğrudur. Bunu kendimi korumak için yapıyorum. Karışık kokulardan hiç hazzetmem, kokular kontrol altında olmalı.

Ondan dolayı sürtündüğüm yerlerden, beni yalayan büyük dilden vs. gelen kokuları dengelemem icap ediyor. Temizliği yalnızca kirden ve hastalıktan arınma olarak görmem hem; soğuktan, aşırı ısınmadan, vitamin eksikliğinden, sosyal gerginlikten ve yabancı kokulardan da korunurum.

Yaladıkça tüylerim yalıtım özelliği kazanır, hava güneşliyse tüylerimde kemiklerimi güçlendirici vitamin salgılanır, onu da yalayarak alırım. Dışkı gömme kısmı biraz karışık açıkçası.

Ben de isterim bir öbeğin üstüne yapayım da kokum buram buram buranın hâkimi olduğumu haykırsın, etrafa tehditler savursun. Ne yazık ki sosyal statüm konusunda hayli endişeliyim, ne yazık ki sözde-kedi ailemin benden daha güçlü olduğunun farkındayım. Malum, yemek kaynağı da onların elinde.

Dolayısıyla koku teşhirini azaltmak gerekiyor; onların iktidarını tehdit etmediğimin, üstünlüklerini kabul ettiğimin bir işareti olarak bunu yapmak zorundayım.

Bu soruyu sormaktan biraz çekiniyorum açıkçası, kuyruk sallamayı bir kızgınlık işareti olarak yorumluyoruz çoğu zaman. Bilmem farkında mısınız yaparken? Hangi zamanlarda sallarsınız genellikle?

Kendi üzerimden düşünürsem, bir dakika, önce bir sayayım... beş temel kulak sinyali sunduğumu söyleyebilirim; bunlar: rahat, tetikte, tedirgin, savunmada ve saldırgan. Rahat hâlde kulak deliklerim ileri ve biraz dışa doğru durur ki geniş bir menzilde ilginç sesleri hemen duyabileyim.
Kendi üzerimden düşünürsem, bir dakika, önce bir sayayım... beş temel kulak sinyali sunduğumu söyleyebilirim; bunlar: rahat, tetikte, tedirgin, savunmada ve saldırgan. Rahat hâlde kulak deliklerim ileri ve biraz dışa doğru durur ki geniş bir menzilde ilginç sesleri hemen duyabileyim.

Cevap vermeden önce bir şey söylemek istiyorum. Konuşma ilerledikçe bize karşı ne kadar önyargılı olduğunuzu fark ediyorum. Çok bariz birçok şeyi tümden yanlış yorumlamışsınız. Neyse, bu söyleşi bu anlamda iyi oldu.

Yalan yanlış şeyleri düzeltme fırsatı buluyorum ben de kediler adına. Kızgınlık durumunda elbette kuyruk sallanır ama yalnızca buna indirgemek doğru değil. Öncelikle kızgınlığı iyi tanımlamak gerekiyor.

Çok basit anlamıyla ket vurulmuş bir saldırma içgüdüsüdür kızgınlık. Hâlbuki kuyruk sallamanın olayı çatışma içinde olmaktır. “Yapsam mı, yapmasam mı?” diye süren belirsizlik durumu yani. Hemen örnek vereyim.

Mesela, gece dışarı çıkmak için insan-aileme seslendim ve nihayet kapı açıldığında dışarıda sağanak yağmur olduğunu gördüm. Kuyruğumu istemsizce sallamaya başlarım. Çünkü kendi alanımı kolaçan etmeye dönük isteğimle birlikte yağmurlu havaya çıkmama durumu benim için üst üste binmiştir.

İkisinden birini seçtiğim, çatışma bittiği anda kuyruğum da sallanmayı bırakır. Aslında benzer bir şekilde yine çatışma hâllerinde temiz olmama rağmen tüylerimi yalayarak da tepki gösterebilirim. Sizdeki kararsızlık anlarında enseyi kaşımaya benziyor biraz.

Ne kadar sosyal olduğunuzu merak ediyorum açıkçası. Alan paylaşma konusunda isteksiz olduğunuza dair çokça şeye tanık olabiliyoruz.

Kocaman sözde-kedilerle, yani sizlerle birlikte yaşadığım düşünüldüğünde, bana kalırsa hayli sosyal biri olduğumu söyleyebilirim.

Sokakta yaşayan uzaktan akrabalarımın da yaşam alanlarını esnetme konusunda hayli tavizkâr davrandığını işitmiştim. Bizim için temel mevzu saygı diyebilirim. Yaşam alanına saygı, olmazsa olmazlarımızdan.

Açık bir taciz karşısında da tavrımızı takın mayı biliriz. Gerçi bedenimin kocaman olduğuna bakmayın, zihnen hâlen çocuksu bir fıtratım var; hâliyle bu hususun da birlikte yaşama düşüncesiyle ilgili çatışmaktan ziyade uyumlu olmamda tesiri olmuş olabilir, tam olarak bilemiyorum tabii. Bana göre çevremde olup biten çoğu şey “Olsa da olur, olmasa da” mantığında nihayetinde.

Hazır kendinizi anlatma konusunda bu kadar istekliyken, kulak hareketlerinin ne anlama geldiğini de açıklar mısınız, diye sormak istiyorum.

Kendi üzerimden düşünürsem, bir dakika, önce bir sayayım... beş temel kulak sinyali sunduğumu söyleyebilirim; bunlar: rahat, tetikte, tedirgin, savunmada ve saldırgan. Rahat hâlde kulak deliklerim ileri ve biraz dışa doğru durur ki geniş bir menzilde ilginç sesleri hemen duyabileyim.

Heyecan verici bir ayrıntıya odaklanırsam “tetikte” hâline geçerim. Kulaklarım tamamen dikilir ve deliklerim dümdüz ileri bakar. Eğer bu durumda yan taraftan bir ses gelirse bakışlarımı sabit tutmaya devam edip kulaklarımdan yalnızca birini kaynağa doğru döndürürüm.

Bir çatışma, ket vurma ya da kaygı duyuyorsam genellikle kulaklarım gergin gergin seğirmeye başlar ama bu durumu nadiren yaşadığımı söylemem gerekiyor. Savunma hâlinde kulaklarımı komple yatırırım, herhangi bir kavgada korunma amacıyla kafama sıkı sıkı bastırılmış olur böylece.

Düşmanca bir duygu ile rakibime yöneldiğimde ise saldırgan diyebileceğim hâldeyimdir ve kulaklarım döner ama tam olarak yatmaz. Yüz yüze geldiğimizde kulaklarımın arkasını görmüş olursunuz. Şimdiden uyarmış olayım, en tehlikeli kulak sinyalimdir bu. “Saldırmaya hazırım ama beni kulaklarımı koruma amacıyla yatıracak kadar korkutmuyorsun” demiş olurum yani. Bilmem, zihninizde canlandırabildim mi?

Gayet sarih şekilde açıkladınız. Konuşmanın başına dönmek istiyorum. Araya başka şeyler girdiği için, o an soramamıştım. Farelerden söz ederken akıldan silinmeyecek bir takırdatma hareketi yaptınız ağzınızla. Neden böyle bir tepki verdiniz?

İstemsiz bir refleks diyelim. Düzeltmeye çok uğraştımsa da olmuyor. Diyelim ki pencere pervazında otururken dışarıda dikkat çekici hareketlerle hoplayıp zıplayan bir kuş gördüm.

Kedi:  sadece  sevgi
İlginizi çekebilirKedi: sadece sevgi

Önce tümden ona kilitleniyorum. O anda gayriihtiyari olarak bu takırdatma hareketi de başlıyor. Annemle birlikteyken bana anlattığına göre vücudumun verdiği bir tepkiymiş bu, sanki kuşu çoktan yakalamışım da ağzımda tutarken öldürücü özel ısırığımı uyguluyormuşum gibi.

Arada cam gibi bir engel yoksa ve başarılı bir av gerçekleştirdiysem boynuna yönlendirdiğim ısırıkta da aynı şey oluyor. Sonra birden canı uçuveriyor kuşun. Fare deyince, o güzel ağız sulandıran boynu aklıma geliyor, istemsizce yapıyorum. Rahatsız ettiysem, kusura bakmayın.

Estağfurullah. Yine bu av meselesi ile ilgili bir soruyu araya alıyorum o hâlde: Bazen bir av ile işkence eder gibi oynadığınız oluyor. Yemek yerine, oradan oraya atıp duruyorsunuz. Canilik değil mi bu?

Yine önyargılara başladık. Öncelikle atalarımızın böyle bir şey yaptığı vaki değildir. İrsî olmadığını belirteyim. Biz nezih ortamlarda yaşayan kediler için küçük bir fare ya da kuş yakalamak büyük bir olaydır! Kaç zamanda bir meydana gelen avlanma durumunu bitirmeye katlanamıyorum.

Onun için kovalamacayı av ölene dek uzatmak istiyorum. Yeri gelmişken söyleyeyim, avlanma güdüsünün açlık güdüsüyle bir alakası yok. Yani ikisi de bağımsız olaylar. Açlık nasıl yemek olmadıkça artarsa, avlanma güdüsü de av olmadığında artıyor benim için. Eğer adına yakala-bırak oyunu diyorsak, bu eylem sırasında sürekli ısırma arzusuna ket vuruyorum ki uzadıkça uzasın hadise.

Bazen de avın ölüp ölmediğinden emin olana kadar patilerimle sertçe vurduğum da oluyor tabii, tam yeme niyetindeyken av tarafından ısırılmak istemiyorsanız başka tabii!

Zaman zaman bahçedeki otları yediğinizi görüyoruz. Zehirlenme gibi bir durumda mı yapıyorsunuz bunu?

Bizler temelde et üzerine kurulu bir beslenme düzenine sahibiz. Bu da sağlığımız açısından gerekli ama etten alamadığımız bazı maddelere erişimimize engel oluyor.

Ara sıra belirli otları küçük miktarlarda çiğnememizin ana sebebi bu. “Peki, ihtiyacın olduğunu nasıl anlıyorsun?” dersen, tam olarak onu bilmiyorum, canım çekiyor sadece ve gidip ihtiyacım olanı buluyorum.

Gerçekten her zaman dört ayak üzerine mi düşersiniz?

Bilinçli olarak değil ama evet. Bunda “düzeltme refleksi” diyebileceğimiz durum harekete geçiyor. Olmasaydı kim bilir ne hâlde olurdum.

Geçen gün beni filme aldıklarında fark ettim tam olarak ne yaptığımı: Başım kendiliğinden düzelene kadar bükülmeye başlıyor, ön patilerim yüzüme yaklaşıyor, sonra bel kemiğimin üst kısmı bükülüp gövdemin ön kısmı başımla aynı hizaya geliyor. Uzun arka ayaklarım aynı anda teması sağlamak için kıvrılıyor ve nihayet temas sağlanmak üzereyken darbenin kuvvetinden kaçınmak için dört bacağım birden geriliyor ve sırtım kamburlaşıyor ve temas! Kendimi izlemek hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı!

Klişe bir soruyla bitirelim: Dokuz canlı olduğunuz doğru mu?

Henüz ölüp dirilmediğim düşünülürse cevap vermek zor ama atalarımızın yaşadığı birçok zorluklar ve bunları yenme gücü ve dayanıklılığı düşünüldüğünde, hak ettikleri söylenebilir böyle bir efsaneyi.

Dokuz sayısının hikmetini ben açıklayayım da bitirmiş olalım: Eski zamanlarda dokuz, “üçleme üçlemesi” (Teslis) olduğu için büyük bir talih getiren sayı olarak kabul edilirdi ve bu yüzden de “talihli” sayılan size tam tamına uygundu sanırım.

İnanın, hiç bitmeyecek zannettim, nihayet!

Not: Birbirimizi anlamamızı sağlayan Sofos’un sahibine simultane çeviri hizmetinden ötürü müteşekkirim. Ayrıca bu yazıyı yazarken görüşlerini tümüyle yağma ettiğim Desmond Morris’e ve Kedinizle Tanışın kitabının çevirmenleri Kutlukhan Kutlu ve Sevin Okyay’a minnet borçluyum.