Kendi içine düşmek

​Kendi içine düşmek
​Kendi içine düşmek

Düşünme” bir “kendi içine düşme” midir? Kendinden uzaklaşan kişinin “kendine geliş”ini veya “kendine dönüş”ünü ifade ediyorsa neden olmasın! Özkan Gözel’in, Ketebe Yayınevi’nden çıkan son kitabı gönüllü yalnızlığa bir davetiye niteliğinde.

Okuru gündelik hayhuydan, hergünkü ıvır zıvır işlerinden uzaklaşarak kendiyle baş başa kalmaya çağıran yazar, malayaniyi terk edip düşecek bir “”e sahip olma yolunda pratik yöntemler öneriyor.

Felsefi denemelerden oluşan kitap, hayatımızdaki birbiriyle bağlantılı olaylara atıfla teknolojik, sanatsal, düşünsel ve tasavvufi bazı soru ve sorunları kendi içinde dört ayrı bölümde tartışıyor.

Eserlerinde metafizik arka planı göz önünde bulunduran Gözel, bunu önsözünde şöyle açıklıyor:

Gündelik hayatın metafiziğine kısmen de olsa bir giriş yapmayı denedim. Her metafizik birinci tekil şahısta olur derken Aragon haklıdır: Burada ele alınan sorunlar her ne kadar umuma ait olsalar da aslında benim sorunlarımdır. Sonuçta da düşünen veya henüz düşünmeyen ve fakat düşünmeye kabil, dahası bununla mükellef olan modern insanın sorunlarıdır bu sorunlar.

Düşünmek hayat tarzına dönüşünce anlamlı… Derdi bunu gözetmek olan filozof da “hikmet sevgisi” olan felsefenin bir yandan hakikatle, diğer yandan hayatla olan bağını sürdürmesi için çabalıyor. Tam da bu noktada kendini hikmetperver olarak tanımlayan Gözel, modern zamanlarda bile bizi en insani yanımızdan yakalıyor. Nasıl mı? Kalemini yüzyüze sohbet edermişiz gibi muhabbetle kullanarak.

Tadımlık:

İç Âlemimiz İşgal Altında

Teknoloji üzerine çokça kafa yormuş bir düşünür olarak Heidegger (ö. 1976), teknoloji ile / teknolojiye karşı diye formüle edebileceğimiz bir tavır önerir çağdaş insana. Buna göre “teknolojiye hem evet, hem hayır” diyen bir tavrı benimsemelidir kişi. Bu şu anlama geliyor:

Teknolojik bir aygıtı hem yerine göre kullanabilmeliyizdir, hem de işimiz bittiğinde ya da artık ona ihtiyacımız olmadığında tutup onu “bir kenara bırakma”sını bilmeliyizdir.

Bu “bir kenara bırakma” söz konusu teknolojik aygıtın sihrine kapılmama, onu gönlümüze sokmama basiret ve dirayetini gösterebilmekle alakalıdır esasta.

Yalan, Dolan ve Sanat

Sanat meleklere değil, insana özgü bir faaliyettir. İnsan da akılla şehvet arasında mütereddit bir varlıktır. Denebilirse sanat dinamizmini bu tereddütten alır. Sanat dediğimiz kusurluda kusursuzu, sonluda sonsuzu, eksikte fazlayı arama serüvenidir bir bakıma. Bu arayışta insan ne kadar masumsa sanat da o kadar masumdur.

Boşluğu kendine mahsus hoşlukla doldurayım derken, sanatın kendisi boşluğa, doluluk süsü verilmiş bir boşluğa dönüşebilir! Şu hâlde sanatı her koşulda masumane bir uğraş saymakta acele etmeyelim; zira sanat, hakikat araştırmasından saptığında, dünyadan yükseleyim derken sahte cennetlerin ağına kapılabilir kolayca. Sonuçta, Hölderlin’in de sıkça vurguladığı gibi fanileriz biz. Başı göğe uzanan faniler. Asıl “boş alan” kalbimizde. Hayatımızsa kalbimizin bir açılımı hüviyetinde. Kalbimizi ve hayatımızı sanatla vesaire doldurmaya çalışıyoruz mütemadiyen. Paul Eluard’a (ö. 1952) kulak verelim o hâlde:

  • Yegâne boş alan kalbimdedir, Derinlerde orada.
  • Bu alan ölümün mü asıl alanı, Kaçışın mı yoksa?

Benden Bana Ne

O Hay olan Allah’tır, hiçbir biçimde duruk bir Kavram değildir. Sufi O’nun ne varlığıyla ne yokluğuyla ilgilenir. O, kuluna “şah damarından daha yakın”dır (Kaf, 16) zira.


Yakınlıkta aranmayıp ispata ve istidlale konu edilen Tanrı Kişisiz bir Kavram’dır enikonu. Pascal’ın (ö. 1662) diyeceği gibi diz çöküp dua edemeyeceğimiz, el açıp yakaramayacağımız düşünsel, soğuk ve donuk bir Kavram’dır “filozofların tanrısı”. Sonuçta cogito temelli kesinlik ile Tanrı’ya yakınlıktan kaynaklanma yakîn arasında büyük bir fark var: Bir fark ki tasavvuf ile felsefe arasındaki fark kadar.

İmdi Cüneyd’in Tanrısı ile Descartes’ın Tanrısı bir midir? Pascal kartezyen rasyonalizmi sıkı bir şekilde eleştirir.

“Kalbin aklın tanımadığı sebepleri vardır” diye bizi uyarır ve bilginin akılda (ratio) değil kalpte temellendiğini söyler. Tanrı’yı arayanlardan biridir o, yana yakıla. Hangi Tanrı’yı? Pascal’ın elbisesinin astarına diktiği bir kâğıt parçasıyla (“yadigâr”) dolaştığı rivayet olunur. Bu kâğıt parçasında şöyle yazmaktadır kelimesi kelimesine: “İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı, Yakup’un Tanrısı; filozofların değil! İsa’nın Tanrısı. Benim Tanrım. Senin sözünü unutmayacağım.

Yoksa siz de mi filozofların tanrısından “bana ne!” diyorsunuz? Âlâ. Bu, “benden bana ne!” demeye götüren yolun ilk adımı belki de.