20.356 Takipçi

Nihayet Dergi zengin içeriğini artık dijital yüzüyle de okuruna ulaştırıyor! Dinleyici olan sizleri Nihayet ve GZT'yi takip etmeye çağrıyor. Yazarlarımız, Doğu’dan ve Batı’dan sesleri başka yerlerde bulamayacağınız içeriklerle ele alıyor. Standartları tartışırken gözden kaçanları “özel dosyalarla” gündeme getiriyor, okuma önerileri sunmayı da ihmal etmiyor. Niteliğin Egemenliği, Kayıtlar, Hayat Memat, Çizgi Hikâye, Kültür Atlası, Türkiye’den-Dünyadan kitaplar ve her ay merak uyandıran dosya konuları… Sizi size anlatan bölümler farklı kalem, çizgi ve fotoğraflarla derginiz Nihayet’te!

Köpek Adası: Ötekiyle olmak

​Köpek Adası: Ötekiyle olmak
​Köpek Adası: Ötekiyle olmak

Günümüz sinemasının nevi şahsına münhasır isimlerinden Wes Anderson’ın sinema tarihinde (özellikle detaycılık anlamında) bir emsali var ise herhâlde o Georges Méliès olabilir.

Sinemada kurguyu keşfeden, ilk stüdyoyu kuran, ilk efektleri kullanan ve hatta film karelerini tek tek elde boyayarak filmlerini renklendirmeye çalışan Méliès, 1896 yılında başlayan akıl dışı üretimini ancak 1913’e kadar sürdürebilmişti.

2014 yılında Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel) ile seyirciyle buluşan Anderson’ın yeni filmi Köpek Adası’nın (Isle of Dogs) stop motion animasyon olması dahi merak uyandırmaya yetmişti.
2014 yılında Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel) ile seyirciyle buluşan Anderson’ın yeni filmi Köpek Adası’nın (Isle of Dogs) stop motion animasyon olması dahi merak uyandırmaya yetmişti.

Teknik yetersizlikleri yaratıcı buluşlarla gidermeye çalışan Méliès’nin sinema aşkı, yirmi birinci yüzyılın teknolojisiyle buluşmuş vaziyette Wes Anderson’ın filmlerinde yaşıyor.

2014 yılında Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel) ile seyirciyle buluşan Anderson’ın yeni filmi Köpek Adası’nın (Isle of Dogs) stop motion animasyon olması dahi merak uyandırmaya yetmişti. Kurmaca filmlerinde dahi mekânları ve eşyaları sıfırdan tasarlayan, çalıştığı ünlü oyuncuların görünümünü neredeyse tanınmaz hâle gelinceye kadar değiştiren Anderson, yaratıcılığının önünde sınırların olmayacağı bir film çekiyordu.

Film için iki yüz kırk adet mikro ölçekte set kurulmuş, karakterlerin tasarımı için on altı haftalık çalışma yapılmış, tüm bunlar için yetmişten fazla sanatçı projeye dâhil olmuştu.

Şubat ayında açılış filmi olarak gösterildiği Berlin Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ödülü ile ayrılması, takipçilerini daha da heyecanlandırdı ve geriye filmin 20 Nisan’daki vizyon tarihini beklemek kaldı.

Köpeklerin Distopyası

Tarihî bir film üslubunda başlayan Köpek Adası’nda, olaylar Japonya’da yaşanmakla birlikte, gerçekte var olmamış bir zaman diliminde ve Megasaki isimli kurgusal bir şehirde geçiyor.

,Megasaki’nin “kedisever” yöneticileri, “güvenlik gerekçelerini” bahane ederek kamuoyu oluşturuyor ve şehirdeki tüm köpekleri bir adaya sürüyor. Filmde yaşanacak tüm aksiyonun politik arka planındaki ırkçılık teması ve “ötekileştirme” hikâyesi henüz ilk dakikalarda özetleniyor ve macera başlıyor.

Köpek Adası, köpeği Spots’u bulmak için adaya gelen Atari isimli bir çocuğun başından geçenleri anlatıyor. Adaya geldiği gibi, oyun parkındaki meydan okumasıyla en baştan “boyundan büyük işlere” kalkışacağının işaretini veren Atari’nin macerası, Akira Kurosawa filmlerini hatırlatan epik bir üslubu takip ediyor.

Öte yandan her biri için ikna edici bir karakter ve gelişim çizgisi yazılmış olan köpekler, Atari’den epeyce rol çalıyor ve her fırsatta bu hikâyenin gerçek kahramanlarının kendileri olduğunu hatırlatıyor. Üstüne bir de şehirden sürülen köpeklerle adanın “yerli” köpekleri arasında doğan gerginlik eklenince, film western türünün karakteristik unsurlarından da faydalanıyor.

Artık Wes Anderson’ın imzasına dönüşen kompozisyon teknikleri, farklı türlerden ödünç alınan biçimsel özellikleri bütünlemeyi başarıyor.

Köpek Adası’nın da dâhil olduğu, “öteki”ye dair konuşmalar ve anlatılarda kullanılan “dil” belirleyici bir unsur olarak karşımıza çıkar.
Köpek Adası’nın da dâhil olduğu, “öteki”ye dair konuşmalar ve anlatılarda kullanılan “dil” belirleyici bir unsur olarak karşımıza çıkar.

Köpek Adası’nın da dâhil olduğu, “öteki”ye dair konuşmalar ve anlatılarda kullanılan “dil” belirleyici bir unsur olarak karşımıza çıkar. Anlatıcının kimin tarafında yer aldığını anlamak için, kimin dilini kullanmayı tercih ettiğine bakılır.

Bu bağlamda, Köpek Adası’nın en can alıcı uygulamalarından biri de dille alakalı. Filmde -tabiatıyla- Japonca konuşan Atari’nin ve diğer insanların söyledikleri (kritik birkaç sahnede filmin hikâyesi içinde yapılan müdahaleler hariç) tercüme edilmiyor.

İlginizi çekebilir1917 ve Saf Sinema

Seyirci mecburen yalnızca (havlamaları İngilizceye çevrilmiş olan) köpeklerin konuşmalarıyla muhatap oluyor ve onlarla özdeşleşmeye zorlanıyor. Bununla birlikte her fırsatta ötekileştirenler, ötekilerin (ve tabii ki seyircinin) gözünde komik duruma düşürülmekten geri durulmuyor.

Köpekler Atari’nin ateşli konuşmalarına “keşke ne söylediğini anlasak” diye karşılık veriyor, Atari’yi şehre geri götürmek için adaya gelen insanlar köpekler karşısında hezimete uğruyor. Bu ve benzeri sahnelerde mizahın gücünden destek alınarak, otoriteyi sürdürülebilir kılan “ciddiyet” ortadan kaldırılıyor. Bir anlamda, öteki ile ötekileştiren arasındaki iktidar ilişkisi tersine çevriliyor.

Köpek Adası ile Wes Anderson da son dönemde yeniden yükselişe geçen distopya anlatılarına katıldı denebilir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında edebiyatta, onu takip eden dönemde sinemada fazlaca üretilen distopyalar, bugün yeniden hortlamış görünüyor.

Yönetmenler dünyanın vaziyetinden duydukları endişeyi, olan biten karşısındaki bakış açılarını distopik filmlerle perdeye taşımaya devam edecek gibi görünüyor.

Anderson gibi politik dile mesafeli duran bir yönetmenin Köpek Adası gibi bir film yapmasını, savaş gündeminin sürekli diri tutulduğu, ırkçı söylemlerin her zamankinden daha fazla taraftar topladığı genel ahvalden bağımsız düşünmek güç.

Alternatif Yerli Yapımlar Vizyonda

Mayıs ayı ile birlikte durağanlaşan sinema salonları, sezon boyunca vizyon şansı bulamayan yerli filmleri ağırlayacak. İstanbul, Adana, Boğaziçi gibi festivallerin ulusal yarışmalarında yer alan ve ödüller kazanan bu üç film, alternatif yapımlara meraklı seyircinin gözünden kaçmayacaktır.

Bir ilk film olan Murtaza, Malatya’nın bir köyünde yaşayan ihtiyar bir karı kocanın hikâyesini anlatıyor. Yoksulluk ve yoksunluğun yanında, mevsimlik işçiler ve gurbetteki evlatlar ile dertlenen çiftin yaşamı şimdi de ölümle sınanıyor. Vizyon tarihi: 11 Mayıs 2018
Bir ilk film olan Murtaza, Malatya’nın bir köyünde yaşayan ihtiyar bir karı kocanın hikâyesini anlatıyor. Yoksulluk ve yoksunluğun yanında, mevsimlik işçiler ve gurbetteki evlatlar ile dertlenen çiftin yaşamı şimdi de ölümle sınanıyor. Vizyon tarihi: 11 Mayıs 2018

Tayfun Pirselimoğlu’nun siyah-beyaz çektiği Yol Kenarı, kıyameti bekleyen bir kasabada geçiyor. Deccal’in ve Mehdi’nin ortaya çıktığı, zamansız ve mekânsız bir anlatıyı takip eden film İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görüldü. Vizyon tarihi: 25 Mayıs 2018
Tayfun Pirselimoğlu’nun siyah-beyaz çektiği Yol Kenarı, kıyameti bekleyen bir kasabada geçiyor. Deccal’in ve Mehdi’nin ortaya çıktığı, zamansız ve mekânsız bir anlatıyı takip eden film İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görüldü. Vizyon tarihi: 25 Mayıs 2018

Film, çok yakında kör olacağını öğrenen cinayet masası polisinin hikâyesini anlatıyor. Onur Ünlü’nün herhâlde zamanın ruhunu yansıtma biçimi olan “fazlaca estetize edilmiş amaçsızlık ve anlamsızlık” bu film için de geçerli. Vizyon tarihi: 11 Mayıs 2018
Film, çok yakında kör olacağını öğrenen cinayet masası polisinin hikâyesini anlatıyor. Onur Ünlü’nün herhâlde zamanın ruhunu yansıtma biçimi olan “fazlaca estetize edilmiş amaçsızlık ve anlamsızlık” bu film için de geçerli. Vizyon tarihi: 11 Mayıs 2018

İLGİLİ HABERLER