Mimarı geri çağırmak

Depremde yaşanan acılar güçlü dersler verseydi, 99 depreminden sonra tek bir ruhsatsız bina yapılmamış ve daha önce yapılmış çürük binalar ise tasfiye edilmiş olurdu.
Depremde yaşanan acılar güçlü dersler verseydi, 99 depreminden sonra tek bir ruhsatsız bina yapılmamış ve daha önce yapılmış çürük binalar ise tasfiye edilmiş olurdu.

Temelde kervanı yolda düzene sokma alışkanlığıyla mustaribiz. Son yaşanan depremi hiç unutmayacağımızı sanıyoruz, oysa enkazın altından çıkartılan bedenlere ta yürekten canı yananların dışında çoğumuz unutuyoruz.

Yerleşimlerin yüzyıllara dayanan birikimini hiçbir savaş veya tabii afet son elli yılda betonun yaptığı ölçüde silip süpürmedi. Beton hızlı ve ucuz bir kapatıcı, kullanım kolaylığının sağladığı bir tercihle, dokusunun ne ölçüde gevşek veya sıkı olduğuna bakılmaksızın tarihi eserleri, ormanları, bahçeli evleri, mezarlıkları geçmişe gömerek hatıra alanlarının kaybolduğu plastik bir çehre kazandırıyor yerleşimlere. Esasında beton ucuza mal olduğu sanılan pahalı bir malzeme; depremler öğretiyor.

Turgut Cansever
Turgut Cansever

Anneannem Havva Toprak 1939 Erzincan Depremi’nde beş çocuğunu yitirmiş, bu nedenle de birkaç yıl mecnun gibi yaşamış. Geriye kalan tek evladı, annem. Deprem değil bina öldürüyor, dediğini hatırlıyorum talihsiz Havva’nın. Bir bina nasıl öldürür insanı, bu sözü anneannemden duyduğum elli yıldan beri cevabını aramaya devam ediyorum. Bir deprem yaşandığında ekranlara yansıyan enkaz görüntülerinin sorumluluğunu herkes birbirine atıyor. Ev sahipleri belediyeyi ve müteahhitleri, müteahhitler belediyeyi ve mülk sahiplerini suçluyor. Belediye ise kısmen kentsel dönüşümde “aynı metrekare” kadar ev isteyen mülk sahiplerini eleştirse de daha çok şehrin master plandan yoksunluğunda arıyor karmaşanın cevabını. Devlet Master veya Ana Plan yoksunluğunun yanı sıra kötü yapılaşmaya ivme kazandıran “İmar Affı” gibi birçok sebeple suçlama ve sorgulamalardan payını alıyor. Bu sorgulama ve suçlamalar ise depremin ilk günlerinden sonra bir kez daha rafa kaldırılıyor.

  • Depremde yaşanan acılar güçlü dersler verseydi, 99 depreminden sonra tek bir ruhsatsız bina yapılmamış ve daha önce yapılmış çürük binalar ise tasfiye edilmiş olurdu. Ancak bu depremden önce yapılmış pek çok sorunlu binada hâlâ insanlar yaşıyor. Belediyeci arkadaşlarım sorunu yoksulluğumuza bağlıyor. Aslında sorun kaynakların öncelikler konusunda savruk kullanımında aranmalı değil mi? Ha, bir de şu var: Organizasyon becerisi, bağlantıları dikkate almadan geliştirilebilecek bir şey değil. “At oynatılacak bir alan değil şehirler” der, Sezai Karakoç da.

Temelde kervanı yolda düzene sokma alışkanlığıyla mustaribiz. Son yaşanan depremi hiç unutmayacağımızı sanıyoruz, oysa enkazın altından çıkartılan bedenlere ta yürekten canı yananların dışında çoğumuz unutuyoruz. Belediyeler, müteahhitler, müteahhitlere imza veren mimarlar, siyasiler, ilgili bakanlık ve birimleri arasında da tek tek unutmayanlar olsa bile çoğunluk, “Bizde bu işler bu kadar olur” yargısıyla teselli bulup erteleme yolunu tutuyor. Belirli ve asla değişmemesi gereken kurallardan yoksunluğun getirdiği bir çığırından çıkmışlık hâlinden söz edilebileceği açık. Yoksulluk salt dışsal bir veri olarak kabul gördüğünde her türlü erteleme ve savsaklamanın açıklaması kılınıyor. Frankfurt’un asli dokusuna halel gelmeyen şehir özelliği gökten zembille indirilen bir bağış değil oysa. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çeşitli disiplinlere mensup Alman aydınlar ve politikacılar bir araya gelip şehirleri için değişmez kuralları oluşturdular; Foucault Biyopolitika’da anlatıyor. Böylelikle Almanlar iki dünya savaşı geçirdikleri halde şehirlerine ait düzeni koruyabildiler. Şehrin kenarına ev veya mahalle eklemeleri yapılmasına, böylelikle şehirlerin birleşmesine izin vermediler. Zenginliği getiren de işte böyle değişmez kuralların sahipliği.

17 Ağustos
17 Ağustos

Yıllardır müteahhitlere dönük bir öfke biriktiriyor toplum. Önüne gelenin, adamını bulanın müteahhit olduğu kanısı bir hayli yaygın halk arasında. Otuz yıldan beri bir bina artık mimarıyla bilinmiyor, cephesine kocaman harfle müteahhitlik firmasının ismi konduruluyor. Müteahhitin eğitimi ne, kaç senedir müteahhitlik yapıyor, inşa ettiği binaların akıbeti ne oldu? Müteahhitle çalışan, imzasını onun iradesine teslim eden mimar nasıl bir eğitim gördü, hangi binaların sınavından geçti, bu sorular da kayboluyor “her şey olur” sistemi içinde. Müteahhite bunca yetkiyi kazandıran nasıl bir sistem? Hayat tarzımızla ilgili basit olduğu ölçüde önemli bir kural, dairenizin kapısını açtığınızda komşunuzun evinizi görmemesini sağlayacak bir plan ayrıntısı bile gereksiz müteahhitlerin perspektifinde.

  • Mimar ortada yok da bütün o “ara elemanlar”a ne oldu, ne oldu da kalfalar, ustalar da kayboldu inşaat sisteminden? Herkesin birbirinin yerine geçebildiği sistem kimseye ikna edici bir söz söyleyemez oldu. Kültürel iktidar tartışmalarında haksızlığa uğradığı düşünülen “anlam” konu şehirlerin akıbeti olduğunda anmaya değer görülmüyor. Emlak piyasasının ve müteahhitlerin birlikte oluşturduğu, hiç de güzellikten ve rahatlıktan yana çalışmayan sistemin alternatifi sadece tuzu kuru bir ütopya olabilirmiş gibi…

Küreselleşmenin şiarıydı “alternatifi yoktur”; bu da kimliksizlik olarak yorumlandı inşaat sektöründe. Herhangi bir bina her yerde yapılabilir, inşaat firmasının cafcaflı logosu binanın olur olmaz her yerinde karşınıza çıkabilir ama bir mimardan nadiren söz edebilirsiniz. Apaçık uyarılardan biri buydu: TOKİ, Bursa’nın Mimar Sinan’ın kıyamadığı için bir bina olsun yapmaktan kaçındığı dokusuna saplamaktan çekinmediği Doğanbey Konutları’nı 2012’de alıcılarına teslim etti ve her şey olağanmış gibi sürdü inşaat faaliyetleri. Gezi olayları bir sürü soru bıraktı geride. Toplumun ikiye ayrıldığı benzeri olayların kutuplaşmalara has genellemelerin ötesinde tahlil edilmesi gerekirdi ama bu da muhafazakâr kesimlerde nadiren yapıldı. Oysa orada büyük bir dersin sorusu öne çıkıyordu: Oturmuş bir dokuda yapılacak önemli değişikliklerde o dokuyla duygusal bağları olan kesimlerle istişarede bulunmadan radikal kararlar alınmamalıdır. Bu tür kararlara da özellikle mazinin dersleri, hatıra alanları, ecdadın mirası gibi konularda hassas olan kesimler özellikle mesafeli olmalıdır.

İzmir depremi
İzmir depremi

Çevre ve Şehircilik Eski Bakanı Erdoğan Bayraktar, “Biz ara eleman ülkesiyiz, mucit çıkaramayız” demiş ve gençleri “kalem efendisi” olarak yetiştirmemenin gereklerini yapacaklarını belirtmişti 2013’te. Bu söz kuşkusuz teslimiyetçiliği itibarıyla kendi içinde problemleri haizdi. Beri taraftan, ne yazık ki gençlerin büyük çoğunluğunu kalem efendisi olarak yetiştiren bir sistem oluştu geçen süre içinde. Siyaset kervanı yolda düzene sokmaya çalışırken kültür adamları neler söylüyordu? Öyle ya, Turgut Cansever istisnai bir çaba sergileyip, 1999 depreminden sonra sağlam bir zemin üzerine kurulacak pilot şehir çalışmaları için düşünürleri, teknik adamları bir araya getirdi. Elinden geleni yaptı Cansever ömrünün son on yılında, ancak “alternatifi yoktur” şiarıyla engellendi her seferinde. Başakşehir onun tasarladığı gibi iç açıcı güzellikte bir şehir olamadıysa, bunun sebeplerini kaç kişi bir araya gelip de tartıştı ki daha sonra…

1980’lerden itibaren Türkiye ekonomisinin dışsal canlılığının sağlanmasında iki sektörün hareketliliği önem kazandı: İnşaat ve tekstil. 12 Eylül Darbesi’yle yönetimi ele alan Danışma Meclisi’nin ilk icraatlarından biriydi, 24 Ocak Kararları’nı takip eden bir imar affı. İlk 'gecekondu affı' yasal düzenlemesi de bu süreçte, 1983’te yapıldı.

Serbest piyasaya hâkimiyet alanı açmaya yönelik bu af ve düzenlemeler, kentsel ranta dayalı sermaye birikimine katkıda bulunması amaçlanan TOKİ’nin kuruluşuyla devam etti. Şehir merkezlerine kurulan fabrikalara ucuz işçi gerekiyordu, bu nedenle hazine arazileri göçe açılmıştı. Temelsiz altı yedi katlı binalar yapıldı bu dönemde, deniz kumu harçlı apartmanlar dikildi. Şehir içindeki varlıklarıyla giderek daha fazla sorun üretir hâle gelen fabrikaların şehir dışına taşınmasıyla birlikte ise birçok fabrika sahibi inşaat alanına yöneldi. Risk Kapıyı Kırınca’nın yazarı Prof. Dr. Cevdet Yılmaz’ın anlattığı gibi “1980’lerde inşaat sektörüne alan açılması ve 1990’larda arka arkaya çıkartılan imar aflarının bir sonucu olarak bir emlak fazlası oluşunca geri plana çekildi TOKİ ve 2000’lerde yeni bir piyasa hareketliliğinin aktörü olarak geri döndü.” Öyle ya, ithal ikameci birikim tarzı terk edilirken üretim alanından çekilen sermaye bir kez daha kentsel rant ve tüketim alanlarına çevirecekti yönünü. İstanbul rant alanlarındaki genişlemeye eklenen küreselleşmeci stratejilerin etkisiyle hızlı bir büyüme gösterdi 2010’larda.

1939 Erzincan depremi
1939 Erzincan depremi

Betonlaşmanın alarm zillerinin duyulmazdan gelinemeyecek boyutlara ulaştığı bir dönüm noktası 2010. Daha sonra TOKİ bağlantıları ve ilişkileri dikkate almak suretiyle yeni bir vizyon kazanabilirdi, ne yazık ki yenilikten anlaşılan Selçuklu motifleri gibi dışsal ve abartılı kullanan ögeler oldu.

“Kentsel Dönüşüm” zaruri bir ihtiyaç iken, böylelikle bir kurtuluş ideolojisi hâline geldi. Gelgelelim orada da bir tıkanma içinde taraflar. Belediye ve müteahhitler sorunu çıkmazda tutanın mülk sahiplerinin gerçek dışı beklentileri olduğunu söylerler. Bütün ömürlerince çalışıp bir daire sahibi olanlar, artık yaşlanan bu daireyi daha küçüğü için müteahhite vermek istemiyor. Daha büyük daire veya çatı katlı dubleks daire bekliyorlar.

  • Sürecin adilane ve sağlıklı yürütülmesi üst düzeyde bir bakış, bir disiplin iradesi gerektiriyor, bunu da devletten bekliyor kesimler her zaman ama devlet yeni bir “imar affı” yapıyor o sırada. Adilane bir kentsel dönüşüme tahsis edilebilecek bütçeyi bir çılgın projeye ayırıyor. Yeni bir depremin canlara mal olacağı bilinse de tıkanma noktasında o durumu aşacak bir cümle için beklemeyi tercih ediyor mülk sahibi. İlginçtir, devlet daha da kararsız bir tutum içinde bir bekleyiş sergiliyor. Kamu bu konuda yeterince belirleyici değil ve aydınların da sesi sözü kale alınmıyor. En güçlü uyarıcı yine de tabiat, ancak aynı endişe, dilek ve temennilerle uyuşmaya terk ediliyor yeni dersin acıları. İnsanlar niçin öğreniyor, ibret almak ne anlam ifade ediyor?

Peki, Almanlar nasıl başardı? Düşünürlerin, şehircilerin vardığı noktaya devlet dudak bükmedi, onları dinledi. Bizde ise, şehircilerin, mimarların sözü oldum olası itibarsız. Bedrettin Dalan çılgın projelerini, “Nazım Planı benim kafamda” diye anlatıyordu; o projelerden biri, mimarının açmaza düşürecek şekilde planlarıyla oynanan Esenler Otogarı. Her zaman bir yetki karmaşası vardı: Planı bakanlık mı yapar belediye mi? Koruma Kurulu mu karar verir Yenileme Kurulu mu?

Kentsel dönüşümdeki tıkanmayı mülk sahipleri lehine çözecek bir yola yordama ihtiyacı var şehirlerin. Cansever’in birer milyon nüfuslu pilot şehirlerinin bir yandan yatay mimari övgüsü yapılırken neden orta sınıf ve dar gelirli için gerçekleştirilemediğinin bir cevabını duymak istiyor yüreği ağzında vatandaşlar. Betonarmeyle yüksek yayılma ne daha ucuz ne daha faydalı. Türdeşleriyle sitelere kapanan varsılların yaşadığı bahçeli evler de değildi Cansever’in teklif ettiği.

“Düşünmek” fiilini anlatan bir Japon resim yazısı “üzgünlük” anlamına geliyormuş. Gerçekten üzülmek düşünmeyi de getirir. Sağduyuyla oturup konuşmalı siyasiler, şehircilik uzmanları, mimarlar, STK temsilcileri… Devasa yapılar yapılmasın artık, şehir tıka basa doldu, nefes alacak boşluk kalsın biraz.