20.356 Takipçi

Nihayet Dergi zengin içeriğini artık dijital yüzüyle de okuruna ulaştırıyor! Dinleyici olan sizleri Nihayet ve GZT'yi takip etmeye çağrıyor. Yazarlarımız, Doğu’dan ve Batı’dan sesleri başka yerlerde bulamayacağınız içeriklerle ele alıyor. Standartları tartışırken gözden kaçanları “özel dosyalarla” gündeme getiriyor, okuma önerileri sunmayı da ihmal etmiyor. Niteliğin Egemenliği, Kayıtlar, Hayat Memat, Çizgi Hikâye, Kültür Atlası, Türkiye’den-Dünyadan kitaplar ve her ay merak uyandıran dosya konuları… Sizi size anlatan bölümler farklı kalem, çizgi ve fotoğraflarla derginiz Nihayet’te!

Semih Kaplanoğlu: Kâbe’yi ilk gördüğümde bu filmi yapmayı niyaz ettim

Semih Kaplanoğlu: Kâbe’yi ilk gördüğümde bu filmi yapmayı niyaz ettim
Semih Kaplanoğlu: Kâbe’yi ilk gördüğümde bu filmi yapmayı niyaz ettim

Yaptığı insanı merkeze alan filmlerle adını duyuran yönetmen Semih Kaplanoğlu, son filmi Buğday ile bu kez insanın iç yolculuğuna odaklanıyor. Başarılı yönetmen, 5 yıl sürede tamamladığı filmin süreciyle ilgili olarak “Hac’da, o mahşeri kalabalıkta, Kâbe’yi ilk gördüğümde bu filmi yapmayı niyaz ettim” diyor.

İçindekiler
 Kaplanoğlu ile hem sınırları aşan yeni filmi Buğday üzerine konuştuk.
Kaplanoğlu ile hem sınırları aşan yeni filmi Buğday üzerine konuştuk.

Bugüne kadar anlattığı insan hikâyeleriyle uluslararası başarılara imza atmış ödüllü bir yönetmen Semih Kaplanoğlu. Son filmi Buğday, Adana Film Festivali’nde “En iyi yönetmen ödülü” aldı. Ancak sahnede, yıllardır kendini “muktedir” olarak gören “ayrıcalıklı (!) sınıf” tarafından ötekileştirilmeye maruz kaldı. Kaplanoğlu ile hem sınırları aşan yeni filmi Buğday üzerine konuştuk hem de lümpen sınıfın kibrince oluşturduğu müesses nizamı, kültürel iktidarı ve bu kutuplu oligarşinin karşısında nasıl duruş sergilenmesi gerektiği üzerine durduk.

Buğday, şimdiye dek çektiğiniz en yüksek bütçeli film. Felsefik, estetik, fütüristik ve teknik açıdan diğerlerinden ayrışıyor. Bu filmle yönetmenliğinizin hangi evresindesiniz?

Bunu ben söyleyemem. Hem estetik ve senaryo hem de prodüksiyon boyutunda bu büyüklükte bir filmi yapmak, neredeyse imkânsız bir hayali gerçekleştirmekti. Filmin aynı zamanda yapımcısıyım. Yalnızca yönetseydim Buğday bu kadar bütünlüklü bir iş olmayabilirdi. 5 yıl boyunca kalabalık ekiplerin, gündemlerin, değişen mevsimlerin, iklim ve kıtaların arasında ne istediğimi bir an unutmadan ve yalnızlığımı koruyarak Buğday’ı tamamlamaya çalıştım.

Şimdiye dek o hayalin ne kadarını gerçekleştirdiniz?

Yüzde seksen gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Hem yurt dışında hem yurt içinde her izleyici grubundan çok olumlu geri dönüşler alıyoruz. Mesela son Londra’daki gösterimlerde biletler önceden tükenmişti ve filmden sonra seyircilerle çok etkileyici soru cevap seansları oldu.

İNSAN OLMAYA DAİR BİR HİKÂYE ANLATMAYA ÇALIŞTIM

Buğday gibi bir film yapma fikri hangi düşünceden doğdu?

Buğday, Adana Film Festivali’nde “En iyi yönetmen ödülü” aldı. Ancak sahnede, yıllardır kendini “muktedir” olarak gören “ayrıcalıklı (!) sınıf” tarafından ötekileştirilmeye maruz kaldı.
Buğday, Adana Film Festivali’nde “En iyi yönetmen ödülü” aldı. Ancak sahnede, yıllardır kendini “muktedir” olarak gören “ayrıcalıklı (!) sınıf” tarafından ötekileştirilmeye maruz kaldı.

Uzunca bir süredir günümüzde yaşadığımız pek çok sorunun altında manevi ve dünyevi bilginin birbirinden kopuk, birbirlerine değmeyen iki ayrı bilgi olduğu yanılgısı yatıyor diye düşünüyordum. Ve bu hâlin hayatımızı fakirleştirdiğini gözlemliyor, tecrübe ediyordum.

“Bu durum insana kendinin ve eşyanın hakikatine ulaşma çabasına de set çekmiyor muydu? Sinema görüntüye dayalı bir sanat mı? Yoksa ham maddesi zaman olan bir sanat mı?” gibi sorularla boğuşuyorum.

Biz her türlü bilginin tek bir kaynaktan geldiğini ve ayrışmaz bir şey olduğunu yeniden anladığımızda ancak bildiğimizi sandığımız şeylerin aslında eksik yönleri olduğunu ve hatta insanla ilgili hiç bilmediğimiz şeyleri göreceğiz diye düşünüyordum.

Vizörünüzün odağında genellikle “insan hikâyesi” var. Buğday’ın diğerlerinden farkı, sadece insanı değil “insanlığı” anlatması mı?

Bilmem. Ben her filmimde insanlığa “insan olmaya” dair bir hikâye anlatmaya çalıştım. İlla bir fark arıyorsak Buğday, Kehf suresindeki Hz. Musa ve Hz. Hızır(as) kıssasından ilhamla oluştuğundan insanlığa hitap ediyor, diyebilirsiniz.

Neden özellikle Kehf suresi?

  • Kur’an-ı Kerim’in Kehf suresindeki Hz. Musa ve Hızır(as) kıssası sanırım bu düşüncelerin, soruların, sorgulamaların en mükemmel dile getirildiği ve temellendirildiği kaynaktır. Sure ile ilgili birçok tefsir ve bizim geleneğimizden birçok yorum okudum. Hac’da, o mahşeri kalabalıkta, Kâbe’yi ilk gördüğümde bu filmi yapmayı niyaz ettim.

LONDRA’DA FİLMİ ÇİFTÇİLER İZLEDİ

Filmde iklim değişikliği, açlık, mülteci sorunu, gıda genetiği, ırkçılık gibi pek çok meseleye gönderme yapıyor. İzleyenlerden size en ilginç gelen geri dönüş ne oldu?

  • Londra’da filmi izleyen çiftçiler vardı. İçlerinden biri “Bu film, tabiatın ve tarım yapan insanların bir çığlığı. Sizler sadece şehirlerde oturup tüketiyorsunuz. Biz her gün toprakta neler olduğunu ve nasıl kirlendiğini, verimsizleştiğini, iklimin nasıl değiştiğini ve ürünlerimizin nasıl tahrip olduğunu görüyoruz. Hayatlarımıza lütfen dikkat edelim” dedi.

Film sadece estetik ve felsefik açıdan değil, yaşadığımız hayata dair sorumluluk taşıyan, neler olduğunu anlamaya çalışan insanlar için de bir şeyler ifade ediyor. Bu benim için çok değerli. Çünkü ben bu filmi bu kaygılarla yaptım. Ben de bu dünyada yaşıyorum, kaygılanıyorum, sorumluluk hissediyorum, yaşadığımız sorunların hakikatini anlamaya çabalıyorum.

Hz. Musa ve Hz. Hızır(as) kıssası bilenler için bir tazelenmeydi, bilmeyenlere ne söyledi?

Modern hayatın sorunlarına kadim bir kıssanın perspektifinden bakmak seyirciye taze bir bakış olarak geliyor. Bu karakterlerin yolculukları ve sınırlanmamış bilginin mahiyeti hakkında da konuşuluyor.
Modern hayatın sorunlarına kadim bir kıssanın perspektifinden bakmak seyirciye taze bir bakış olarak geliyor. Bu karakterlerin yolculukları ve sınırlanmamış bilginin mahiyeti hakkında da konuşuluyor.

Buğday bu röportajı yaptığımız ana kadar bir iki gösterim dışında hep yurt dışında gösterildi. Saraybosna, Köln, Londra, Sao Paulo... Şimdi de Tokyo’ya doğru yola çıkıyorum. Şu ana kadar filmi kıssadan dolayı ya da kültürel/dinî arka plandan dolayı anlamadığını söyleyen kimse pek çıkmadı. Film kıssa özelinde pek çok konuya değiniyor. Modern hayatın sorunlarına kadim bir kıssanın perspektifinden bakmak seyirciye taze bir bakış olarak geliyor.

Bu karakterlerin yolculukları ve sınırlanmamış bilginin mahiyeti hakkında da konuşuluyor. Varlığın bilgisi ve insanlığın bu bilgi ile ilişkisi hakkında da! Özetle Doğu’da, Batı’da, her yerde insanların manevi bir sorgulama ve arayış içinde olduğunu gördüm. Buğday’ın hikâyesi ile bu sorular ve arayış örtüştü sanırım.

BÜTÜN İNSANLIK SINAVDA

Filmin dili İngilizce. Türkçe değil de İngilizce olmasını belirleyen ne oldu?

İlginizi çekebilirHandan İnci: Tanpınar üzerine çalışmak Türkiye üzerine çalışmaktır

Dilin İngilizce olması filmin hikâyesinden kaynaklanıyor. Ülkemizde de tüm okullarda İngilizce eğitimi var. Zaten bir 20-30 yıl sonra dünyaya bu dilin hâkim olacağı söyleniyor. Film geleceği anlattığı için de dili İngilizce. Ben sadece bu gerçekliği aktarmak adına bunu yaptım. Ayrıca herkesin konuştuğu tek bir dil anlaşmamıza yeterli mi, yeterli olacak mı? Bunun cevabı da filmde.

Filmin psikolojisi bir yönüyle pesimistlik içerirken, bir yönüyle ümidi koruyor. Gelecekle ilgili tasavvurunuzda ümitvar mısınız?

Dünyanın gittiği yön çok da hayırlı değil. Biz nesnelerin, bitkilerin ve hayvanların fıtratıyla oynamaya başladığımız andan itibaren hayatlarımızı ve geleceği de bozmaya başladık.

Özden ve kökten koptuğumuz, özü ve kökü bozmaya başladığımız durumda aslında kendi mevcudiyetimizi de zedeliyoruz. Geleceğimiz, ufkumuz ve hayallerimiz zedeleniyor.

Bütün insanlığın bir sınavda olduğunu düşünüyorum. Savaşlar, iklimsel değişim, aşırı tüketim. Bütün bunlar aslında bizim yaratılışımızdan, özümüzden kopmamızla ve hakikat bilgisini unutmamızla alakalı. İçeride ne oluyorsa dışarda da o oluyor. Ama her zaman umut var, Müslümansak buna iman etmemiz lazım.

SAHNEDEKİ OLAY FAŞİST BİR ÖTEKİLEŞTİRİLMEYDİ

Bugüne kadar 28 uluslararası ödül kazandınız. Adana Film Festivali’nde de filminizin başarısından ötürü ödüle layık görüldünüz. Buraya kadar her şey normal. Adım adım gidelim. Meltem Cumbul anons etti, siz sahneye çıktınız, elinizi uzattınız ve mukabele etmedi. O an aklınızdan geçen ilk şey neydi?

Başlangıçta çok da dert etmedim, bir kabalık olarak nitelendirdim. Ama beş dakika sonra sosyal medyada ve ertesi gün basında çok örgütlü bir iftira ve karalama kampanyası başlatıldı. O andan itibaren bunun başka bir şey olduğunu, sahnedeki olayın faşist bir ötekileştirme hamlesinin ilk adımı olduğunu anladım!

Sahnedeki olayı mitleştirmeden onu meydana getiren durumu konuşalım istiyorum. Özellikle bu tip bir şövanizm ve kültürel magandalıkla ilk ne zaman tanıştınız?

Bir süredir özellikle Türkiye’den birileri yurt dışında pek çok yerde hakkımda çeşitli iftiralar ve ötekileştirmeye yönelik faaliyetlerde bulunuyorlardı. Ben bunları muhatap oldukları kişilerden örneğin festival yöneticilerinden, benim filmlerime destek olan fon yöneticilerinden, ortaklarımdan epeydir duyuyordum.

Yaptıklarınız dünya ölçeğinde karşılık buluyorsa ve bu kişilerin Gezi gibi, çeşitli imza kampanyaları gibi etkinliklerine, düşüncelerine katılmıyorsanız, yani sürüye dâhil olmuyorsanız bu işler başınıza geliyor.
Yaptıklarınız dünya ölçeğinde karşılık buluyorsa ve bu kişilerin Gezi gibi, çeşitli imza kampanyaları gibi etkinliklerine, düşüncelerine katılmıyorsanız, yani sürüye dâhil olmuyorsanız bu işler başınıza geliyor.

Bunların kimler olduğunu da biliyorum. Burada yüzüme gülenler, projelerine katkı sağladığım arkadaş, dost sandığım ve bir zamanlar birlikte çalıştığım kişiler birçoğu...

Meltem Cumbul’u temsil olarak ele alırsak aslında sakil tavrıyla “Sen bizden değilsin” demeye çalışıyordu. Bu “sen bizden değilsin”cileri rahatsız eden şey ne? Kendilerinden olmayanların başarısı mı? İdeoloji mi? Yoksa hepsi birden mi?

Yaptıklarınız dünya ölçeğinde karşılık buluyorsa ve bu kişilerin Gezi gibi, çeşitli imza kampanyaları gibi etkinliklerine, düşüncelerine katılmıyorsanız, yani sürüye dâhil olmuyorsanız bu işler başınıza geliyor.

Kalıplaşmış bir ezber var: İşleriniz ödül alıyor, yurt dışında 40’a yakın ülkede filmleriniz dağıtılıyorsa siz mutlaka kendi ülkesine, kültürüne muhalif olmalısınız! Hayır. Ben vatanımı, bizi biz yapan değerleri, milletimi ve geleneğimizi seviyorum!

Taassuba varan rijit görüş nereye doğru evrildi?

  • Gezi’de ortaya çıkan barbarlığa karşı çıkınca ve özellikle 15 Temmuz’da milletin iradesinin yanında yer alınca bu saldırıların dozu daha da arttı. Ülkemi sevmemin bedelini ödetmeye çalışıyorlar! Adana’daki olay ve arkasından gelenler çeşitli topluluk ve cemaatlerin organizasyonu bence!

MESLEKTAŞLARIM KÜLTÜREL OLİGARŞİDEN KORKTU

Sizi tanımayan bir kesim de saf değiştirdiğinizi düşünüyor...

Aslında ben hep bu fikirdeydim.

Düşüncelerinizden dolayı bedel ödediğinizi düşünüyor musunuz?

Ben kendi inançları doğrultusunda film yapmaya çalışan bir yönetmenim. Yaptığımız iş sınırları her seferinde aştı. Bu yaşadığım olayla bunların hepsi gün yüzüne çıkmış oldu. Özellikle sosyal medya ve bir kesim yazılı basında yaşadığım linçe, ötekileştirmeye sessiz kalan sinema örgütlerinin ve sevgili meslektaşlarımın sözünü ettiğim kültürel oligarşiden ne denli korktuklarına da şahit oldum.

Korkularla ve kültür komiserleri ne der, Berlin, Cannes, Venedik seçicileri hakkımda ne düşünür kaygılarıyla sanat yapılamaz. Çünkü her şey geçer, geriye yaptığınız iş kalır, o da kalırsa!

Bu cephenin size “Partili yönetmen veya yandaş” demesi ağır gelmiyor mu?

Tabii ki… Ben hiçbir partiyi temsil etmiyorum. Partili bir sanatçı değilim. Ben ülkemin sanatçısıyım. Ait olduğum yer kendi kültürüm. Bir yerden bir yere transfer olmadım. Merak ediyorlarsa 15 yıl önceki röportajlarımı okusunlar...

Bir dönem AK Parti iktidar olabilir ama muktedir olamaz meselesi çok tartışıldı. Peki kendini ayrıcalıklı gören kesimin sahiplendiği “kültürel iktidar” ne kadar muktedir?

Bir sorun varsa o da şu; başkasının düşüncesine ve inancına tahammül edemeyen kültürel oligarşinin giderek artan tahammülsüzlükleri. Bu kültürel oligarşiyi meydana getirenler ve onlarca yıldır sefasını sürenler üretemez duruma düştüler.

  • Ülkenin dinamiklerine ve dönüşümüne körleştiler. Sadece ülkenin mi? Dünyanın da! Dünyayı yönetenlerin açtığı savaşları, neden oldukları açlığı, GDO teknolojileri ve bu sayede yok edilen canlı türlerini ve ortaya çıkan hastalıkları, aşırı tarım nedeni ile yok olan ormanları ve toprakları, temiz su kaynaklarını gasp edenleri eleştirdiklerini duydunuz mu? Avrupa’da 10.000 mülteci çocuk kayıp! Nerede küresel adaletsizlik ve düşmanlaştırma varsa bu arkadaşlar hep sus pus! Bu körleşmeye rağmen hâlâ istiyorlar ki sinemayı da sadece kendileri yapsın, romanı da sadece kendileri yazsın, müziği de sadece kendileri bestelesin! Yurt dışında da sadece bu sürünün bir örnek ve vasat işleri Türkiye’nin kültürünü temsil etsin!

Ötekileştirilmeye karşı reaksiyon gösterme yarışı yeteneklerimizi kısırlaştırıyor, donduruyor bir yanıyla da. Takılıp kalmamak gerekiyor belki de...

Kesinlikle... Bu tip durumlarda savunma mekanizmamız devreye giriyor. Sürekli ötekileştirilmeyi konuşuyoruz. Önemli olan, dünyaya hitap edecek işler yapmak. Kimin ne dediği umurumuzda olmamalı. İstedikleri kadar ötekileştirsinler, savunmalar üreterek vakit kaybedemeyiz.

YETERİ KADAR TEFEKKÜR ETMİYORUZ

Kültüre hizmet konusunda neler yapmamız gerektiğine dair kafamız karışık. İstenilen başarı, nitelik bir türlü sağlanamıyor. Bu yetersizliğin en temel sebebi “kültürel ufuksuzluk” mu?

Kültürel havzalarımızı -Çin sınırından Balkanlar’a- birleştirecek bir Ahmed Yesevi sinema fonu oluşturabiliyor muyuz? Türkiye’yi genç sinemacılar için bir cazibe merkezi kılabiliyor muyuz? Bunları yaptığımızda ancak kültürel iktidarları sarsabiliriz

Milli ve yerli olma hadisesi. Bu konuda yeterince sanat eğitiminde, yayınında, halka ulaştırmada özveri ve çaba gösteriyor muyuz? Hayır. Bu iş, yoğun bir çaba gerektiriyor. Sanatçılar tek tek özgür ve bağımsız bir şuurla ancak üretebilirler. Bir projenin ya da makinanın parçaları olamazlar. Gönülle yapılır, bu iş ne ücretli bir iştir ne de politik bir hamlenin ya da düşüncenin aygıtıdır.

Yeteri kadar çalışmıyoruz, yeteri kadar tefekkür etmiyoruz. Dertlenmiyoruz. Bir derdin yoksa olmuyor. Herkes daha çok para kazanma, mevki kazanma peşinde. Politikacıların ve yöneticilerin de çok daha büyük ve kapsayıcı düşünmesi gerekiyor.

Kültürel havzalarımızı -Çin sınırından Balkanlar’a- birleştirecek bir Ahmed Yesevi sinema fonu oluşturabiliyor muyuz? Türkiye’yi genç sinemacılar için bir cazibe merkezi kılabiliyor muyuz? Bunları yaptığımızda ancak kültürel iktidarları sarsabiliriz.

SİNEMADA BİZE AİT DİLİ KEŞFETMELİYİZ

Müslüman yönetmenlerin “Müslümanca” çekmek istedikleri filmler iyi niyetli ancak estetikten yoksun ve mesaj bombardımanına tutan, gerçeklikten kopuk filmler oluyor. Neden o eşsiz hikâyeleri anlatma zorluğu yaşıyoruz?

Bir defa bu kişinin birikimine ve uğraştığı sanatta kazandığı maharetine bağlı. Bu tür hikâyeleri anlatmak birçok yönden beslenmeyi; sabır, yoğun tefekkür ve düşünmeyi gerektiren bir süreç.

  • Bize ait bir dil var. Bir defa bunu keşfetmemiz lazım. Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Niyazi-i Mısrî, İbnü’l-Arabî, Ümmî Sinan, Gazalî ve adını anamadığım yüzlerce arifin ortaya koyduğu büyük bir kültür birikimimiz var. Biz gözümüzü ve gönlümüzü buraya çevirirsek, oradaki dili ve estetiği sindirebilirsek, filmlerimiz bütün o eksikliklerden veya fazlalıklardan azad olacaktır.

Hikâyeleştirme üslubumuzu dışarıdan gelen anlatma teknikleri ile değil, kendi kaynaklarımızla oluşturmamız gerekiyor. Bize ait olmayan yerlerden aldığımızda oturmamışlık, eksiklik veya fazla altını çizmek oluyor. Hâlbuki filmin gönüllerde oynaması gerekiyor. Mesele film dilini var olan gönül diline dönüştürmek.