Siyasi bir Black Sails okuması

Black Sails
Black Sails

2014’ten 2017’ye dek çekilen ve yönetmen koltuğunda Michael Bay’in oturduğu Black Sails görsel zenginliği, senaryo tekniği, çalışılmış karakterleri ve gerçekçi tavrı ile göz dolduran bir korsanlık dizisi. Karizmatik kahramanımız Kaptan Flint’in yürek yarası geçmişi, ihtirasları ve adalet arayışı hem psikolojik hem de tarihî-sosyolojik alanlarda Black Sails’i ön plana taşıyor. Ancak burada, bu baş döndürücü Karayip hikâyesine yalnızca siyaset bilimi ve tarih nazarından bakacağım. Thomas Hobbes’un doğal durum kavramı, Herfried Münkler’in imparatorluk modeli, Norbert Elias’ın “medenileşme süreci” ile Alexander Wendt’in kültür ve etkileşim üzerine fikirleri kılavuzumuz olacak. Bu değerlendirmede uzun ve oldukça entrikalı kurgusundan ötürü mutat olduğu üzere dizinin kapsamlı bir özetini veremeyeceğim.

  • “Gözlem yukarıdan değil, göz hizasından yapılır”
  • Wim Wenders, Der Himmel Über Berlin

Black Sails'te neler oldu?

Karayip Korsanları'nın yanında Teletubbyler gibi kaldığı bu haşin hikâye Florida açıklarındaki Nassau Adası'nda ve 18. yüzyılda geçiyor. Bir renk cümbüşü halinde Avrupalı asilzadeler, muhtelif korsan grupları, zenci köleler, kadınlar ve erkekler adada hakimiyet mücadelesi vermektedir.

Final veremeden iptal edilmiş de olsa Black Sails buna rağmen mevcut bölümleriyle tahlil için yeterli malzemeyi bol bol vermekte.
Final veremeden iptal edilmiş de olsa Black Sails buna rağmen mevcut bölümleriyle tahlil için yeterli malzemeyi bol bol vermekte.

Adada korsanlardan gelen kara para korsanlık faaliyetlerini örgütleyen İngiliz asilzadesi Guthrie ailesi tarafından aklanmaktadır. İspanyol gemilerinin taciz edilmesinden dolayı İngiltere buna sessiz kalmaktadır. Guthrieler para aklamakta, genelev sahibesi şehirdeki dükkanları işletmekte ve tecrübeli korsan Hornigold ise adadaki hisarı elinde tutmaktadır. Silah, para ve meşruiyetin bu elitte temerküzüyle adada İngiliz emperyalizminin göz yumduğu adı konmamış bir devletçik oluşmuştur, adanın zenginlikleri Kraliyet ve mahalli elit arasında dağılmaktadır. Eski bir İngiliz deniz subayı olan Kaptan Flint ada halkını hiçe sayan materyalist sömürü sisteminden usanmıştır ve Nassau Korsan Cumhuriyeti'ni (1706-1718) diriltip başına geçmek istemektedir. Flint ve adamlarının bu proje için sermaye toplama amacıyla bir İspanyol hazine gemisine saldırmasıyla adada statüko biter. Adada İngiliz garnizonu kurulur, İngiltere ve İspanya yerliler, korsanlar ve kölelere karşı anarşiyi/doğal durumu bitirecek son bir savaş için kuvvetlerini birleştirirler. Final veremeden iptal edilmiş de olsa Black Sails buna rağmen mevcut bölümleriyle tahlil için yeterli malzemeyi bol bol vermekte.

Hobbes ve Münkler: Merkez ve Çevre Arasında İmparatorluk Oluşumu

Çoğu kişinin malumudur ki, Thomas Hobbes'a göre insan kötü tabiatlıdır ve “insan insanın kurdudur.” Teşkilatlı şiddet tekelinin yer almadığı siyasi uzamda insan “doğal durum” içindedir, doğal durumda ise insanlar sosyal normlar nisbetinde değil güçleri nisbetinde hareket ederler. Sosyal normların inşa edilmediği bu ortam (uluslararası ilişkiler bağlamında) “anarşi”, kaos ve Durkheimcı bir kavram olarak anomali ile karakterizedir. Devlet/imparatorluk meşruiyetini norm inşa edip norma uygun nizam sağlayarak ve doğal durumu bitirerek kazanır.

  • Münkler'in imparatorluk modeli ise merkez-çevre ilişkisi ve iktidarın/gücün sınıflandırılmasına dayanır. İmparatorluğunun tam manada gücünün yettiği yerler merkezken kısmen hükmedilen yerler çevredir. Çevre maddi olarak merkeze bağlanır ve zaman içinde merkeze dahil olur. Münkler'e göre iktidar askeri, ticari, siyasi ve ideolojik olarak dörde ayrılır.

Nihai olarak ideolojik iktidarın çevrede tesisiyle merkezin çevre üzerindeki tahakkümü sona erer ve çevre bu iktidarları kendi bünyesinde üretmeye başlar (mesela tımarlı sipahilerin taşrada yetişmesi ve taşrayı koruması). Bu maddi bağlanma ise kurumsallaşma ile mümkündür. Merkez, eliti ve bürokrasisi bunu sağlayamadığında geriye merkez parçaları değil koloniler kalır. Kolonilerde veya imparatorluk dışında bulunup merkezin normlarına uymayanlar ise (bir Osmanlı belgesinin ifadesiyle) “hal-i vahşet ve bedeviyette” (doğal durumda) yaşayan barbar ötekilerdir. Barbar öteki, varlığı itibarıyla imparatorluğa karşıdır ve ünlü Meloslular Diyaloğu'na atfen imparatorluk Atina'da, barbar ise Melos'ta ifade bulur. Kısaca özetlenirse, Tukidides'in Peloponez Savaşları Tarihi'nde yer alan Meloslular Diyaloğu'nda Atinalılar, Spartalılar ile akraba olan Meloslular'ı kuşatmış ve kendi iyilikleri için teslim olmalarını istemişti. Melos ise kuru rasyonalizmle değil kimlik asabiyesiyle düşünerek bunu reddetmişti. Atina, Meloslular'ın norm dışı davranışı karşısında hayrete düşmüştü.

Elias ve “medenileşme süreci”nin siyasi vechesi

Norbert Elias gündelik mikro etkileşimlerden devletlerin yapısal etkileşimlerine dek her çaptaki etkileşimin tedricen tarihi normların bugünkü formlarını inşa ettiklerini, bugünün normlarına atfen medenileşmenin “süreç” meselesi olduğunu öne sürer. Bu tez bağlamında Elias'a göre modern (ya da erken modern) devlet de böyle bir sürecin çıktısıydı.

14. yüzyıldan itibaren (en azından Avrupa'da) gücün feodal entitelerden merkezdeki kralın akmaya başladığı ve 16. yüzyıldan itibaren merkez oluşturduğu kurumlarla iptidai anlamda da olsa çevrede hakimiyetini sağlamıştı , böylelikle devlet baskı ve şiddet tekelini bünyesinde toplamıştı.

Wendt: kültürün ve etkileşimin etkisi

Uluslararası ilişkilerde inşacı teorinin başlıca temsilcilerinden Alexander Wendt siyasi failin davranışının ve sosyal normların/türlerin “inşai” olduğunu öne sürer. Platonik “ideler dünyası” ve dolayısıyla ideler dünyasına ait kat'i hakikatler aslında yoktur. Bilimde özcülük problemini ortadan kaldıran bu düşünceye göre tarihi, sosyal, siyasi, beşerî vb. olgu ve normlar tarih içinde sosyal olarak inşa edilmişlerdir.

Wendt'in vurguladığı kültür unsuru ve Elias'ın vurguladığı medeniyet unsuru Black Sails evrenindeki radikal dönüşümün itici kuvvetidir.
Wendt'in vurguladığı kültür unsuru ve Elias'ın vurguladığı medeniyet unsuru Black Sails evrenindeki radikal dönüşümün itici kuvvetidir.

Görece kısa vadeli olan (devlet vb. siyasi) fail davranışı da failin benimsediği kimlik nisbetinde yaptığı gözlemler ve girdiği etkileşimlerle inşa edilmektedir. İnşa sürecinin itici kuvveti etkileşimdir. Faillerin birbirini “benzer birimlere” dönüştürme amaçlı sistemik etkileşimi sonucu oluşan kültür zamanla içselleştirilerek kimliğin parçası haline gelir ve fail üzerinde belirleyici olur. Failler arasındaki etkileşim gibi fail ve kültür arasındaki etkileşim de kültür üzerinde etkileyici olur. Elias'a göre feodal “çevre”nin kan kaybetmeye dönemlerin sonuna, 16. yüzyıl dolaylarına kadar “Hobbesçu” bir etkileşim (anarşi) kültürü görülmekteydi. Bu kültür oldukça “realist”tir, her fail kendi başının çaresine bakar ve her fail acımasızca birbirine karşıdır. Fakat 16. yüzyıldan günümüze dek hâkim olan yaklaşım Lockecu kültürdür. Bu kültürde düşmanlık temasının yerini rekabet almıştır, egemenliğe saygı ilkesi hakimdir ve tehditler varoluşsal olmaktan çıkmıştır.

Bunlara ilaveten Wendt'in inşacı yaklaşımında düşünceler ve kimliksel ihtiyaçlar arzuları, arzular menfaat algısını, menfaat algısı da gücü algısını inşa eder. Bu kısımda zikrettiğimiz tüm etkileşimler ise Wendt'in tabiriyle bir “nihai materyalizm”e tabidir yani idealist telakkiler fiziki ve maddi sınırlarla mahduddur.

“Thieves and Beggars, Never Shall We Die”: Black Sails'i nasıl okumalı

Tüm olay zincirinin ilk halkası Nassau ile İngiltere'nin ilişkisinde yatmaktadır. Bu noktada Münkler'in imparatorluk inşası teorisi ve nihai materyalizm ilkesi akla gelmelidir. Elias'ın merkezileşme konseptine uygun olarak İngiltere sürekli olarak Nassau'yu ve genel manada Amerikalar'daki mülklerini ideolojik aygıtlar tesis ederek merkezileştirmeye çalışmaktaydı. Ancak 18. yüzyılın fiziki imkânları düşünüldüğünde bu mümkün olamamaktaydı. İngiltere ana karası küçük bir sahil imparatorluğu (talasokrasi) olduğunda ötürü, İspanyol kolonyalizm modelinin aksine “mestizo” elitleri aracılığıyla tam bir sahiplenme politikasını değil kıtadan gönderilen sınırlı sayıdaki memurla temsil yolunu seçti. Ancak bu, Münkler'in Roma merkezli analizine bakarsak, çevre öncelikli olarak askeri varlıkla kontrol altına alınıp sonrasında yeni kimliğin içselleştirilmesi gerektirmekteydi. İngiltere'nin İspanyollar'a karşı kolonilerde silahlanmayı serbest bırakması ise kendi aleyhine dönmüş ve merkezileşme adına durumu daha da kötüleştirmişti. Örnek bir koloni olarak Nassau yozlaşmış bir elit, hırsızlık mallarını kanuni kisveyle satabilme yetkisi, silahlanma serbestisi ve “kendini savunma” amaçlı emrine sunulan hisarla nihai materyalizme paralel yozlaşmış bir doğal durumun ve korsanlığın doğması için ideal şartlara sahipti.

Black Sails
Black Sails

Zenci köleler, korsanlar, sermayedar tüccarlar ve farklı milliyetlerle pek çok sosyal türün olduğu bu uzlaşmaz siyasi ortamda üstüne üstlük merkezin etkileşim çabaları akim kaldığında, emperyal ideoloji ve kimlik de içselleştirilemediğinde Nassau'da kültürel mütekabiliyet unsuru ortadan kalkmıştı. Fakat öte yandan Nassau'nun bu direnişi de İngiltere'nin çabaları gibi sosyal olarak inşa edilmişti. Nassaulular bağımsızlık ihtimalini merkezi içselleştirmekten önce tutmuş, menfaatlerini bu arzu paralelinde inşa etmişlerdi. Kültürel mütekabiliyetin ortadan kalkmasıyla Nassau “medeni dünya”ya ait ayrıcalıkları kaybetmişti, İngiltere için bu koloni ile olan ilişki ham bir “artı değere el koyma” ilişkisine dönüşmüştü. Bu barbarların merkez kültür ve normlarını tanımayarak sürdürdükleri sözde “anomali” yaşantısını, yani doğal durumu dindirmek için kullanılacak şiddet tekeli (yani İngiltere'nin askeri müdahalesi) meşrulaşmıştır. İngiltere'nin karşıt norma fırsat tanımamasıyla merkez-çevre ve İngiltere-Nassau ilişkisi Melos Diyaloğu'na benzer bir modele oturmuştur. Güçlü ve medeni Atinalılar/İngilizler “hal-i vahşet” üzere yaşayan barbar Meloslular'a/Nassaulular'a teslim olmayı dayatmaktadır. Ancak İngiliz garnizonunun baskılarını gören Nassaulular ile Korsan Cumhuriyeti'ni diriltmeyi kafaya koyan Kaptan Flint ve tayfası, tıpkı Meloslular gibi, sosyal olarak inşa edilen kimlikleri ve menfaat algıları sebebiyle bu “rasyonel seçimci” ve “realist” teklifi inşai düşüncelerle reddederler.

  • Kültürel mütekabiliyetin kaybolması düşmanlık ve dostluk algılarını yeniden belirlemiş, inşa diyalektiğinde kültürün yerini göstermiştir. Öncelikle, Nassau'nun korsanları, köleleri, zencileri, eşcinselleri, melezleri, “meşru tüccar”ları ve fahişeleri ve tüm vahşi barbar ötekileriyle “medeniyet”i (İngiliz/Atina kültürünü) reddedip doğal duruma inmesi hasebiyle İngiltere-Nassau ilişkisi Hobbesçu bir karaktere bürünmüş, mutlak düşmanlık noktasına gelmiştir.

Wendt'in vurguladığı kültür unsuru ve Elias'ın vurguladığı medeniyet unsuru Black Sails evrenindeki radikal dönüşümün itici kuvvetidir. Nassau-İngiltere ilişkisi bu sebeple “bozulduğu” gibi asırlardır Lockecu bir rekabet içinde olan İngiltere ve İspanya'nın ilişkisi de bu sebeple “düzelmiş”tir. Normalde İngiliz valisi İspanyol limana adım attığı anda en iyi ihtimalle esir alınıp fidye istenecekken asırlardır turnuva modeliyle sürgit ticari ve siyasi rekabet içinde olan bu iki imparatorluk, aralarındaki kültürel mütekabiliyet neticesinde barbar ve bedevi korsanların teşkil ettiği anomaliyi yok etme ve siyasi ekosistemdeki her faili “benzer birimler” haline getirme amacıyla güçlerini birleştirebilmiştir. Bu, kültürün belirleyici etkisiyledir.

Wendt'in inşacı bakışı öte yandan Nassau'nun “medenileşme süreci”nin sonundaki bizlere de “barbar” gelen ancak en az İngiliz müdahalesi kadar meşru olan ayaklanmasını anlama imkânı sunar. İngiltere maddi sorunlar neticesinde Nassau'da Münkler'in dört iktidar tipinden hiçbirini tam olarak kuramamıştır. Hal böyle olunca İngiliz idaresi en asayiş ve imar yoluyla maddeten, ne de ideolojik/medeni yolla manen meşrulaşabilmiştir. Bu halde, Nassaulular nezdinde İngiltere kolonilerle ilgilenmek, adaleti ve refahı sağlamak gibi egemenlik ilişkisinin temel icaplarını yerine getirmeyen; temel normlardan uzak, sofistike teknolojiye sığınan medeni bir barbardır. Maddi bedeli hiç gözetilmeden Nassau'dan sunulan teklif, tıpkı Atina-Melos meselesindeki gibi, “barbar” İngiltere'yi inşai/kimliksel telakkilerle savaşmaya icbar etmektedir. Bu uğurda zenci kölelerin gizli adası, Edward Teach'in gizli korsan adası, Nassaulu çiftlikler ve köleler, Nassau korsanları ve yerli halk aralarındaki ırk, statü, servet vb. farkları bir kenara koyarak barbar zorbaların sebep olduğu “anomali”yle mücadele etmek için birleşmiştir. Birbiriyle Lockecu rekabet ilişkisi kuran bu gruplar, yine kültürel mütekabiliyetin yıkılması sonucu, İngiltere ve İspanya ile Hobbesçu mutlak düşmanlık ilişkisi kurmuştur.

Ancak Nassau için son savaşa damgasını yine Wendt'in nihai materyalizmi vurmuştur. Flint ve tayfasının Korsan Cumhuriyeti projesi için sakladığı gizli hazinenin ifşa olmasıyla korsanlar fraksiyonlara ayrıldığı gibi Nassauluların birliğinin manevi sıkılığı İngiliz ve İspanyol maddi kuvveti karşısında kifayetsiz kalmıştır.

Bu tahlil neticesinde seyircinin kahir ekseriyeti ve de çoğu tarihçi tarafından maddi saiklerle yorumlanacak korsanlık ve emperyalizm gibi ideal mülahazalardan en uzak görülen meselelerin dahi sosyal olarak inşa edilmiş kültür, algı ve düşüncelere en az maddi saiklere dayandığı kadar dayandığı da görülebilmektedir.

Sonuç: tarihi tahayyülden uzakta...

Edward Teach (Kara Sakal), Jack Rackham ve Anne Bonny gibi gerçek korsanların hayatlarından ilham alan ve Robert Louis Stevenson'ın da Define Adası romanına dayanan Black Sails gerçekle dirsek teması içindeki bir hikâye. Kurmacanın burnunun gerçeğe değdiği bu hikâye, gerçeklik unsurunun zenginliği hasebiyle bir yandan tarihi tahayyülü (historical imagination) beslerken diğer yandan da tarihi ve siyasi tahlile kapı aralıyor. Görselliğiyle göz doldururken girift ve “plot twist”lerle dolu kurgusuyla da senaryo tekniğini üst sınırlara çekmekte.

Barbarlık, medenilik, ötekilik, merkez-çevre ilişkisi, kültürün etkisi, beşeri ilişkilerin inşai yönü gibi konularda tefekküre teşvik eden bu dizi aynı zamanda ülkemizde tarih-kurgu ve tarih-ekran ilişkisini de muhasebe etmeye itiyor seyircisini. Türkiye'de devlet merkezli Rankeci tarihyazımının ve sosyal konjonktürün tesiriyle “çevre” kendine tarihi kurgu söylemi içinde ya da popüler muhayyilede en ufak bir yer bulamamakta. Sosyal etiketlerin inşai yönü asla kabullenilmemekte ve iyi-kötü/kahraman-hain ikilemine sıkıştırılmakta. Oldukça yapmacık tarihi kurmacalarımız zihinlerimizi gıcıklamamakta ve ezberlerimizi gerçekle sınamamakta, ki tarihi kurguyu edebiyatçı için değilse de tarihçi için kıymetli yapan özelliği de budur. Bu noktada, çevreden, aşağıdan ve norm dışı düşünebilme açısından Black Sails tıpkı emsali yapımlar gibi örnek bir model sunuyor.