Toprağın sadık yâri : Âşık Veysel

Toprağın sadık yâri :  Âşık Veysel
Toprağın sadık yâri : Âşık Veysel

Âşıklık yani sazını, nağmesini sırtına vurup, diyar diyar gezip gönlündeki derde yeni hâldaşlar aramak yüzyıllardan beri süren bir gelenek. Anadolu’yu köy köy, kasaba kasaba dolaşan gezgin âşıklar zengin bir birikimin ve kültürün taşıyıcısıdır. Yola çıkan, çalıp söyleyen her âşık bu zincire hizmet eden yeni bir halka olur.

Âşık Veysel hasta olduğu vakitler kalbini dinlemek isteyen doktora itiraz eder, “Kalbimde gizli sırlar var” der. Âşık gönlünde gizli sırları ve sırtına vurduğu sazını tek yol arkadaşı, tek sırdaşı kabul eder.
Âşık Veysel hasta olduğu vakitler kalbini dinlemek isteyen doktora itiraz eder, “Kalbimde gizli sırlar var” der. Âşık gönlünde gizli sırları ve sırtına vurduğu sazını tek yol arkadaşı, tek sırdaşı kabul eder.

Âşıklar söyler çünkü gönülleri kendinden taşarcasına dertlidir. Âşıklar gezer çünkü dertli gönülleri bir yerde duramayacak kadar dardadır. Heybesi yoktur âşıkların ki ne saklasın heybede... Heybesi gönlüdür; azığı da yanığı da, sözü de sesi de onda saklıdır. Âşık Veysel hasta olduğu vakitler kalbini dinlemek isteyen doktora itiraz eder, “Kalbimde gizli sırlar var” der. Âşık gönlünde gizli sırları ve sırtına vurduğu sazını tek yol arkadaşı, tek sırdaşı kabul eder. Bakar dermanı yok derdinin, “Yenilmiyor efkârımız ne acep” deyip yola revan olur her defasında.

Âşıklık usta çırak ilişkisiyle büyür, gelişir. Âşıklar bulundukları mecliste o an gönüllerine geleni çalar söylerler. Sözü nağmeye uydurmayı, mızrabı saza vurmayı, sazın da sözün de edebini ustalarından yani kendinden önceki âşıklardan öğrenirler. Yani usta malı alıp satarlar.

Sazın sırdaşı: Âşık Veysel

Âşıklar arasında bir âşık var ki onun derdi daha başka dağlar gönlümüzü. Yedi yaşında çiçek hastalığından gözlerini kaybeden Âşık Veysel hususi bir yere sahiptir bu gelenekte. Yedi yaşında, görür iken görmez olmak, dün koşup oynarken artık elinde bir değnekle ve korkar adımlarla yürümeye başlamak, yeni ve zorlu bir dünyanın kapısından geçerek başka türlü bir hayatı tecrübe etmek Âşık Veysel’e herkesten başka bir hassasiyet kazandırır ve onu ayrı bir yere taşır.

Kendi hikâyesini anlatırken bu uzaklaşan günlerden, “Gördüğüm zamanların anıları, çiğdem topladığım yerler bir rüya gibi kafamda hayal hayal yaşar” diye bahseder.

Babası Karaca Ahmed, gönlünü eğlesin, ışığı sönen bu dünyaya aydınlık olsun ümidiyle kırık bir saz alır getirir oğlu Veysel’e. Ömrü köyünde, tarlasında geçen bu çiftçi baba ezbere bildiği bir sürü şiiri de bu saza yol arkadaşı eyler. Şiir ve nağme erken yaşta babası vesilesiyle girer Veysel’in karanlığına.


Babasının ezberlettiği şiirler hafızasında biriktikçe Veysel’in dünyası hem ışır hem büyür. Oğluna ezberlettiği ilk şiir bir tesadüf değil bir dert ortağıdır âdeta. Kul Abdal’ın şiiri “Takdirden gelene tedbir kılınmaz/ Ne kılayım çare ben şimden geri/ Yaram türlü türlü merhem bulunmaz/ İstersen merhemi çal şimden geri” diyerek başlar... Uzun süre saz çalmaya uğraşan, bir türlü bunda muvaffak olamayan Âşık Veysel’e saz çalmayı da iki âşık öğretir ve bir daha ne dilinden söz eksilir ne elinden saz. Artık ömrünün yoldaşı bellidir Veysel’in.

“Ölümü mübah bilirim yaşamak kadar”

 Bir sohbetinde “ölümü mübah bilirim yaşamak kadar” diyen Veysel, yalnız evlatlarını değil annesi ve babasını da peş peşe kaybeder.
Bir sohbetinde “ölümü mübah bilirim yaşamak kadar” diyen Veysel, yalnız evlatlarını değil annesi ve babasını da peş peşe kaybeder.

Babası sağlığında onu bir de emin bir ele, merhametli bir gönle teslim etmek ister ki ona kendisinden sonra baksın da gözü arkada kalmasın. Bu niyetle evlendirir Veysel’i. Veysel’in gönlü belki de hiç bu kadar şen olmamıştır fakat hayf ki şenlik kısa sürer.

İlk çocukları bebekken ölür. İkinci bir evlat gelir fakat bu defa karısı Veysel’i bırakıp başkasıyla kaçar. Çocuğuna tek başına, 2 yaşına gelene kadar bakar Veysel. 2 yaşında kızı da vefat eder. Bir sohbetinde “ölümü mübah bilirim yaşamak kadar” diyen Veysel, yalnız evlatlarını değil annesi ve babasını da peş peşe kaybeder. “Çırpınıp içinde döndüğü deniz” onu iyice içine çeker ama Âşık Veysel “Âşıklara gurbet bülbüle firkat/ Derdimi sorarsan dürülü kat kat/ Ey gönül derdinden etme şikâyet/ Yüce dağlar gurur duyar karından” diyerek derdi yutar, mızrabı sazına vurur.

İşte yollara düşmek bu acılardan sonra gelir. “Hayal bana yakın, yâr bana uzak” deyip dostu İbrahim’le, sırdaşı sazıyla köy köy dolaşıp çalar söyler. Nihayet üç ay sonra köyü Sivrialan’a döner ve annesinin adaşı bir hanımla, Gülizar’la evlenir. 6 çocuğu olur Âşık Veysel’in. Babasının Veysel için umduğu merhameti Gülizar ve evlatları ona gösterir.

  • 40 yaşına kadar usta malı söyleyen Âşık Veysel, Ahmed Kutsi Tecer’le tanışmasından sonra onun iltifatları, teşvikleriyle kendi şiirlerini yazmaya başlar. Şiir çoktandır birikmiştir Âşık Veysel'in içinde ama “Şiir içimden geliyordu fakat birinin kızına, gelinine mi âşık oldu, derler diye çekiniyordum” diye anlattığı korku, şiiri gönlüne hapsediyordu. Tecer ona hem bir âşıklık belgesi verdirmiş hem de şiir yazmak için yüreklendirmiştir onu. Bu tarihten sonra kendi şiirlerini söyleyip çalmaya başlar.

İlk şiirini Mustafa Kemal için yazıp, sazını sözünü alıp türlü zorluklarla üç ayda Ankara’ya varır. Mustafa Kemal’e çalıp söylemek ister fakat çektiği mihnetin karşılığı hırpani kıyafetlerinden, yamalı çarığından ötürü arkadaşıyla birlikte Ulus meydanına sokulmamak olur. Çünkü o dönem şalvarlı ve çarıklıların yani köylünün, halkın Ankara’nın meydanına girmesi orada dolaşması yasaktır. Âşık Veysel köyüne dönmeye karar verir fakat tren bileti alacak parası yoktur. Neyse ki şiiri bir gazetede yayımlanır, iltifat görür ve Mesut Cemil’le tanışıp radyoda çalıp söyleme imkânı bulur da bu vesileyle köyüne döner.

“Gözlerim olsaydı toprağı göremeyecektim”

Uzun zaman gezip söylemeye devam eder Âşık. Aynı zamanda köy enstitülerinde saz öğreticiliği yapar. 1946 yılında enstitülerdeki görevinden ayrılıp çok sevdiği köyünde yaşamaya başlar, geçimini de çiftçilikle sağlar. Kendi elleriyle kurduğu meyve bahçesine, bu çorak toprakta meyve mi yetişir, diye alayla bakan köylüye rağmen türlü ağaçlar diker. Çok geçmeden sadık yâri toprak ona karşılığını verir ve yetiştirdiği elmalar Âşık Veysel elması diye satılır.


50’li yıllar ve sonrası Âşık Veysel için feraha açılan kapıların habercisidir. Şiir kitapları, plakları, konserleri dünyasına ışık olur. Her yerden insanların iltifatı, hürmetiyle karşılaşır. Metin Erksan, senaryosunu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yazdığı Karanlık Dünya filminde onun hayatını anlatır. 63’te cumhurbaşkanı Cemal Gürsel misafir eder Âşık Veysel’i. Ardından 65’te bir kanun çıkarılarak kendisine 500 lira maaş bağlanması Âşık Veysel’in rahat etmesine vesile olur.

Hayattayken Esin Afşar, Hümeyra gibi dönemin popüler sanatçıları onun şiirlerini kendi düzenlemeleriyle söylerler. Âşık Veysel’e bu yorumları nasıl bulduğu sorulduğunda çok manidar bir cevap olarak Nasreddin Hoca’nın, “Hoca saz çalar. Hanımı, ‘Saz çalan, sazın sapında elini yürütür; senin elin bir yerde duruyor, bu nasıl iş?’ deyince Hoca, ‘Onlar benim tuttuğum yeri arıyor’ diye cevap verir” fıkrasını anlatır.

Âşık Veysel’e gözlerini açtırmayı da teklif ederler ama Âşık kabul etmez. “Çiçek gözümü almasaydı gerçek şair olamazdım, âşık da olamazdım. Eğer gözlerim olsaydı toprağı göremeyecektim, kıymetini bilmeyecektim, çiğneyip geçecektim” der.

Toprak ve saz gözleri karşılığı ona verilmiş iki kutsal emanet gibidir. “Görsem de geçti görmesem de geçti. Allah bana dünyayı karanlık etti ama beni de dünyaya tanıttı. Ben hâlimden şikâyetçi değilim” der. Belki bizim açık gözlerimizle göremediğimiz nice şeyi görür olmuştur Âşık Veysel. Biz görmek nimetini ziyan ederken gözleri görmeyen bir adam gördüklerine şükreder karşımızda. Olur da onu da göremeyiz diye, “Benim karanlık günüm yok, her günüm aydınlık içinde. O karanlıklar sizin gibi göremeyenler için” diyerek de tasvir eder aydınlığını bize. Bu, görmenin göz ile olmadığının da bir işaretidir bizim için. Allah, “Gözler kör olmaz lakin sinelerdeki kalpler kör olur” (22/46) der bir ayette. Âşık Veysel için de görmenin uzvu göz değildir hasılı.

Gözlerini açtırma teklifinden sonra sazını eline alıp söylediği şiiri de anmadan geçmeyelim bitirirken:

  • “Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kâfidir/ Görenler dar görür geniştir bana/ Sohbetim ülfetim bana kâfidir...”

1973’te 79 yaşında vefat eden Âşık Veysel, annesi koyun sağmadan dönerken yol üzerinde onu doğurup bir çarşafa sarıp hangi yoldan eve getirdiyse, öldüğünde aynı yolu takip ederek doğduğu yere defnedilmeyi ve çok sevdiği toprağa orada karışmayı vasiyet eder. Mart ayının karlı bir gününde, yine sazıyla birlikte bu defa dostlarının omuzlarında yola çıkar ve vasiyet ettiği şekilde başladığı yerde toprağa karışır.