20.356 Takipçi

Nihayet Dergi zengin içeriğini artık dijital yüzüyle de okuruna ulaştırıyor! Dinleyici olan sizleri Nihayet ve GZT'yi takip etmeye çağrıyor. Yazarlarımız, Doğu’dan ve Batı’dan sesleri başka yerlerde bulamayacağınız içeriklerle ele alıyor. Standartları tartışırken gözden kaçanları “özel dosyalarla” gündeme getiriyor, okuma önerileri sunmayı da ihmal etmiyor. Niteliğin Egemenliği, Kayıtlar, Hayat Memat, Çizgi Hikâye, Kültür Atlası, Türkiye’den-Dünyadan kitaplar ve her ay merak uyandıran dosya konuları… Sizi size anlatan bölümler farklı kalem, çizgi ve fotoğraflarla derginiz Nihayet’te!

Türkülerimi dağlarda unuttum: Türkçe Rap'in doğuşu

Türkülerimi Dağlarda Unuttum: Türkçe Rapin Doğuşu
Türkülerimi Dağlarda Unuttum: Türkçe Rapin Doğuşu

Rap hiçbir zaman ölmez, çünkü bir hikâyesi var.


Son yıllarda Türkçe rap ana akım müzik piyasasını ele geçirmiş durumda. Sosyal medya yoluyla kitlelere ulaşmanın kolaylaşması bu durumda önemli bir etken. Paylaşılan şarkılar günler hatta saatler içinde milyonlarca görüntülenmeye ulaşıyor. Önceleri kısıtlı kitleye sahip bir alt kültür olan bu müzik türü şimdilerde ülkenin dört bir yanında dinleniyor.

Rapin beklenmedik yükselişi, anlaşılma çabalarını da beraberinde getirdi. Bütün bunlar nasıl başladı? Türkçe rap bugünkü ışıltılı zamanlara gelmeden önce nerede ve nasıl doğmuştu? Sorulara cevap verebilmek için biraz geriye, 1960’lara gitmek gerekiyor.

Almanya'ya gelen Türk işçiler
Almanya'ya gelen Türk işçiler

Federal Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrası yeniden kalkınması için ciddi işçi gücüne ihtiyacı vardı. Farklı ülkelerden göçmenler Almanya’ya geliyordu. Dört yüz kişilik ilk Türk işçi kafilesi de Ekim 1961’de Almanya topraklarına ayak bastı. İki ülke arasında yapılan anlaşmada yaklaşık altı bin işçinin Almanya’ya getirilmesi düşünülüyordu ancak bu sayı kısa sürede yüz binlere ulaştı.

Türk işçinin getirdiği sucuğa gümrükte el koyan Alman polisi
Türk işçinin getirdiği sucuğa gümrükte el koyan Alman polisi

Misafir işçiler kabul edilmeden önce, insani olmayan biçimde topluca tepeden tırnağa kontrol ediliyordu. Yeterli oryantasyon verilmeyen bu insanlar geldikleri ülkenin yaşama biçimini, toplumunu ve kültürünü hiç bilmiyorlardı. Zaten “misafir” olarak getirildikleri ve bir süre sonra geri gönderilmeleri planlandığı için bu insanların Alman toplumuna alışması için politika yürütülmemişti.

Gelenler neredeyse hiç Almanca bilmiyorlardı. İşçiaileler şehirlerin ücra köşelerinde örneğin Berlin’de duvarın bitişiğindeki Kreuzberg’de, Frankfurt’un sınırı Offenbach’ta yaşıyorlardı. Öte yandan gelen işçilerin büyük çoğunluğu burada para biriktirdikten sonra memleketlerine dönüp ev veya tarla alma hayali kuruyorlardı.

  • Olabildiğince çabuk para biriktirebilmek için karı koca birlikte çalışıyorlardı. İşçiler çoğu zaman iki işte birden çalışıyor, ek mesailere kalıyorlardı. Çocuklarını yalnızca mesailerinden arta kalan kısa zaman içinde görebilen bu insanların sağlıklı bir aile yaşantıları olduğunu söylemek zordu.

Almanya'daki çalışan Türk işçiler
Almanya'daki çalışan Türk işçiler

Aileler çocuklarını korumak için mecburen “Mahallenin dışına çıkmak yok!”, “Alman arkadaş yok!” gibi kurallar koydular. İleride eşleri ve çocuklarıyla rahat bir hayat yaşamak için bütün bu koşullara bir iki sene dayanacaklardı. Ama seneler seneleri kovaladı, memleketlerine bir türlü dönemediler.

Türkiye’nin 70’lerden 80’lerin başına kadar süren darbelerin birbirini kovaladığı karmaşık politik ortamı nedeniyle dönüş tarihlerini sürekli erteleyen işçiler, Almanya içindeki yaşam şartları nedeniyle de hedefledikleri miktara bir türlü ulaşamıyorlardı.

  • 12 Eylül’den sonra aileler yavaş yavaş, Türkiye’ye dönmeme düşüncesine alıştılar. 1983 yılında “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” çıksa da Alman hükûmeti “misafir” işçileri ülkelerine geri göndermede başarılı olamayacaktı. Aileler karar vermişti: Anavatan karışıktı, çocuklar Avrupa’da okuyacaklardı.

Gurbetçilerin çocukları o dönemde Türkiye’ye dönmeyecekleri haberinin kendilerini sarstığını söyleyeceklerdi. Çocuklar bir anda yersiz yurtsuzlaşmıştı. Her sene izine gidip özlemi tazelenen “ev” artık ev değildi. Şimdiye kadar geçici olarak yaşadıkları yerlerse kalıcı hâle gelecekti -ama nasıl? Bir anda “Almancı” oluvermişlerdi. Okulda ya da sokakta Türklerden başka kimseyle konuşmuyorlardı. Alman toplumunun bir parçası değillerdi.

Türk ve Alman çocukları
Türk ve Alman çocukları

Zaten Alman toplumu da onları kendi parçaları olarak görmüyordu. İlk zamanlar göze batmayan durumlar Türk gençlerinin dikkatini çekmeye başlamıştı. Konuştukları kendine has yarı Almanca yarı Türkçe dilleri, yaşayış biçimleri ve kamusal alanlardaki davranışları küçümseniyordu. Hatta bu küçümseme saçlarının rengine kadar varıyordu.

Kimi zaman sözlü tacize maruz kalıyorlardı. Yaşadıkları sokakların duvarında “Türken Raus!” (Türkler Dışarı!) yazılarıyla karşılaşıyorlardı.

Almanya'daki Türkler sık sık sokaklarda “Türken Raus!” (Türkler Dışarı!) yazılarıyla karşılaşıyorlardı.
Almanya'daki Türkler sık sık sokaklarda “Türken Raus!” (Türkler Dışarı!) yazılarıyla karşılaşıyorlardı.

II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından örgütlenmeye başladığı düşünülen ve genel olarak “Neo Nazi” olarak adlandırılmaya başlanan ırkçı gruplar özellikle 60’ların sonundan itibaren etkinliklerini artırmaya başlamıştı.

Neonaziler
Neonaziler

Bu faşist örgütler zamanla Türk göçmen düşmanlığı da edindiler. Neo Naziler, sabahları işe giden Türklere içki şişesi atmaktan linç girişime kadar fiziksel saldırılara başlamıştı. 29 Mayıs 1993’te Solingen bölgesinde Türklerin yaşadığı bir ev Neo Naziler tarafından kundaklandı. Yaşları 4 ile 18 arasında değişen dört çocuk yanarak yaşamını yitirdi. Bu olay Türk gençleri için bardağı taşıran son damla oldu. Gençler toplanmaya başladılar.

29 Mayıs 1993’te Solingen'de kundaklanan Türklerin evi
29 Mayıs 1993’te Solingen'de kundaklanan Türklerin evi

Türk gençleri toplanıyor

Göçmenlerin yaşadığı, Almanya’nın çeşitli bölgelerinde zaten Türk çeteleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu çetelerden en etkilisi gurbetçilerin de en fazla olduğu Berlin Kreuzberg’teydi. Kendilerine “36 Boys” demişlerdi çünkü 36, memlekete mektup gönderirken kullandıkları posta koduydu. 1987 yılında kurulan 36 Boys, Solingen faciasından sonra Kreuzberg sınırlarını “Küçük İstanbul” olarak belirlemişti.

Kreuzberg
Kreuzberg

Geceleri nöbet tutuyor, sokaklarda geziyorlardı. Aileleri korumak için yola çıkan bu çete şiddete başvurmaktan çekinmiyordu. Neo Nazi gruplarla büyük sokak kavgalarına giriyorlardı. Çetenin üyelerinde Soner Arslan sonraları yapılan bir söyleşide şunları söyleyecekti.

36 Boys’u bilmeyen biri, bizim hakkımızda ‘Bunlar tehlikeli, her gün adam dövüyorlarmış’ diye düşünür. Ama hakikat öyle değil, biz burada kendi emniyetimiz için savaştık. Öyle bir noktaya geldi ki artık Neo Naziler bizi öldürüyor fakat Alman polisi, siyasetçisi, hiçbiri bir şey yapmıyor. Demek ki ‘Vakti geldiğinde bunları yok edeceğiz’ diye bizim hesabımız yapılmış. Ama ben burada doğdum büyüdüm, burası benim ülkem. Benim anam babam yaptı burayı.

Kendine özgü bir kültür oluşturmaya başlayan bu gençlerin yolu tuhaf biçimde rap müzikle kesişecekti. “Küçük İstanbul” Kreuzberg, Berlin Duvarı’nın dibindeydi ve Berlin Duvarı’nı korumakla görevli askerler Amerikalıydı. Bu askerlerin çocukları da sivil hayatın içine girmekte zorluk çekiyorlardı.

Almanca Türkler dışarı yazan duvar yazısı
Almanca Türkler dışarı yazan duvar yazısı

Almanların eğlence mekânlarına gidemeyen Türk gençleri Amerikalılarınkilere rahatça girebiliyorlardı. Bu mekânlarda çalan tek müzik türü de rapti. Kabus Kerim, “Toplumda hiçbir yere ait olamamanın burukluğu bizi Amerikalılarla bir araya getirdi” diyecekti. Türk gençler ve Amerikan gençler kader birliği yapmıştı.

İstanbul yazılı plaklar

Türk gençleri nihayet kendilerini ifade edebilecekleri bir alan bulmuştu. Türk rapinin kurucu babası kabul edilen Boe B, ilk Türk rap grubu “Islamic Force”u 1986’da kurdu. Grup Maxim, Nellie, Dj Derezon, Dj Cut’em T’den oluşuyordu. Boe B gruba daha sonra hapisten yeni çıkan 36 Boys çetesi üyesi Killa Hakan’ı da dâhil edecekti.

Killa Hakan

Islamic Force, İngilizce Rap yapıyordu çünkü henüz hiç kimse bu müzikte Türkçenin nasıl kullanılacağını çözememişti.

80’lerin sonundan beri konser veren grup, ilk plağı My Melody/İstanbul’u ancak 1992’de yayımlayabildi. İlk kıvılcım böylece çakılmış oldu. Türk işçilerin serseri görülen çocukları Almanya’da bir şeyler başarıyordu. Rap müzik tıpkı Amerika’da ilk ortaya çıktığı zamandaki gibi özgün bir kültürle birlikte geliyordu. Almanya’nın farklı bölgelerinde yeni rapçiler, DJ’ler, grafiticiler ve dansçılar çıkıyor, yeraltı mekânlarda bir araya geliyorlardı.


Almanya, neden getirildik buraya?

Nünberg merkezli King Size Terror grubu 1991 tarihli The World is Subversion albümlerinde “Bir Yabancının Hayatı” isimli bir şarkıya yer verdi. Alper Ağa, şarkının ikinci bölümüne “Almanya, neden getirildik buraya?” sözleriyle başlayarak ilk Türkçe rap yapan kişi olarak tarihe geçecekti.

Alper Ağa daha sonra Kabus Kerim’le birlikte Karakan grubunu kurdu ve “Defol Dazlak” şarkısını piyasaya sürdüler. Şarkı, “Defol dazlak gözüm görmesin seni!/ Sevmem zaten senin milletini/ Dilini, tipini, şu soğuk ülkeni” sözleriyle âdeta bir öfke patlamasıydı. Artık kabuk kırılmıştı ve her yerden yeni isimler çıkıyordu: Fuat, Erci E, Mic Force, Microphone Mafia, Karakan, Cinai Şebeke, Sert Müslümanlar. Hepsinin farklı stili ama ortak bir derdi vardı: Türkiye’de Almancı, Almanya’da yabancı olmak.

Cartel
Cartel

Almanya’nın farklı bölgelerini temsil eden Karakan, Cinai Şebeke gruplarıyla Erci E, Cartel’i kurmak için bir araya geldiler. Oluşan bu süpergrup aynı adlı Cartel albümünü 1995’te piyasaya sürdü. Albüm beklenmedik bir ilgi gördü. Kasetleri gurbetçiler yoluyla Türkiye’de de dağıldı ve bir milyon kopya satışına ulaştı. Cartel, İnönü Stadı’nı “Sen Türk’sün, Almanya’da!” sözleriyle inletti. İşçi çocukları artık “star” olmuşlardı.

Gurbetçi çocuğuyum ben!

Başlarda sadece İngilizce rap yapan Türk rapinin ilk grubu Islamic Force,Mesajadını verdikleri 1997 tarihli üçüncü albümlerinde nihayet sözleri Türkçe yazmışlardı.

  • İlk dönem Türkçe rapinin nasıl olduğunu anlamak isteyenlerin kesinlikle kulak vermesi gereken albümün Yunus Emre’den Tevfik Fikret’e sözler, türkülerden Barış Manço’ya melodiler içermesi o dönemin şartlarını düşününce bir hayli şaşırtıcı.

Mesaj, Almanya’daki Türk gençleri arasında ciddi sıkıntılar doğuran uyuşturucudan bahsediyor, ailelere “Onlar çocuklarınız, onları kırmayın!” diyor. “Yağma Sofrası” şarkısı Tevfik Fikret’in “Han-ı Yağma” şiirinden hareketle dönemin sosyopolitik yapısına bir taşlama sunarken, “Canlardır, Bu Dünya” gibi şarkılar da ırkçılığa, ayrımcılığa karşı kardeşlik vurgusu yapıyordu.

  • Diğer rapçilerin yaşadıkları yoğun baskıya bir refleks olarak verdikleri milliyetçi mesajlara karşılık Islamic Force’un “Hepimizin memleketidir bu dünya” çıkışı dikkate değer. “Gurbet” şarkısı ise yazı boyunca üzerinde durduğumuz duygu durumunu belki de en iyi şekilde özetliyor.

İçinde hiç umut barındırmayan şarkı, albümün genel yapısından bir hayli farklılık arz ediyor.

"Türkülerimi dağlarda unuttum” diyor Boe B,Gurbet hayallerimi öldürdü/ Vatanımdan biraz toprak kalmıştı elimde/ Onu da rüzgâr götürdü

Türkçe rapin doğuşu aşağı yukarı böyle. Uzun zamandan beri rapçiler ezilmiş işçi çocukları değiller. Bugün gelinen noktada artık yayımlanan albümler profesyonel ellerde pazarlanan, eğlence endüstrisinin ürünleri. Bazı şarkıların temaları biriktirilmiş çığlıklar değil, zaman geçirici eğlencelikler veya kısa süreli hevesler oldu.

Hâl böyle olunca, rapin giderek Poplaşması ve sonunda öleceği yorumları yapılıyor. 36 Boys çetesi üyesi Muci aynı fikirde değil: “[Rap] hiçbir zaman ölmez. Çünkü bir hikâyesi var. Gurbetçi çocukları, savaşmışlar aşırı sağcılara karşı. Bu hikâye, çok güzel bir hikâye...” Muci haklı gibi. Sizce?


İLGİLİ HABERLER