20.356 Takipçi

Nihayet Dergi zengin içeriğini artık dijital yüzüyle de okuruna ulaştırıyor! Dinleyici olan sizleri Nihayet ve GZT'yi takip etmeye çağrıyor. Yazarlarımız, Doğu’dan ve Batı’dan sesleri başka yerlerde bulamayacağınız içeriklerle ele alıyor. Standartları tartışırken gözden kaçanları “özel dosyalarla” gündeme getiriyor, okuma önerileri sunmayı da ihmal etmiyor. Niteliğin Egemenliği, Kayıtlar, Hayat Memat, Çizgi Hikâye, Kültür Atlası, Türkiye’den-Dünyadan kitaplar ve her ay merak uyandıran dosya konuları… Sizi size anlatan bölümler farklı kalem, çizgi ve fotoğraflarla derginiz Nihayet’te!

Yürümenin tarihi

​Edebî bir etkinlik olarak  yürümenin tarihi
​Edebî bir etkinlik olarak yürümenin tarihi

Yürümenin genel tarihi, binlerce kitapta, şarkıda, caddede ve serüvende bölük pörçük izine rastlanan, yazıya dökülmemiş gizli bir tarihtir. Yürüme, çoğu zaman, sadece pratik amaçlıdır; iki nokta arasında düşünmeden yapılan bir ulaşım hareketidir. Yürüyüşü bir araştırmaya, törene, bir meditasyona dönüştürmek yürümenin özel bir alt kümesidir. Yine de yürüme ve düşünce veya diğer anlamıyla felsefe neredeyse etle kemik gibi birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görülür. Kanıtlar sıralanmaya başlandığında Antik Çağ felsefesinde Sofistlerden Aydınlanma Çağı düşünürlerine ve bugüne kadar uzar liste. Bu yazı boyunca birbirine ezelden bağlıymış gibi gözüken yürüme-düşünme birlikteliğini sorgulamaya, tarihine kısaca bir göz atmaya çalışalım

“Yalnız Gezerin Hayalleri”

Yine de yürümenin tarihiyle ilgilenen bir yazı için Rousseau’yu bir kenara koymak doğru olmaz, gerçek bir yürüme tutkunudur o; yürüme, gündelik yaşantısının önemli bir parçası olduğu gibi bir esin perisidir de onun için.
Yine de yürümenin tarihiyle ilgilenen bir yazı için Rousseau’yu bir kenara koymak doğru olmaz, gerçek bir yürüme tutkunudur o; yürüme, gündelik yaşantısının önemli bir parçası olduğu gibi bir esin perisidir de onun için.

Yürümeye dair konuşma ve yazı kayıtları hayli eski dönemlere değin uzanıyor olsa da bugünkü algıladığımız biçimiyle yorumlanmaya başlanmasını Aydınlanma Çağı’nın romantik düşünürü J. J. Rousseau’ya borçluyuz. Emile’den Yalnız Gezerin Hayalleri ve dahi İtiraflar’ına kadar yürümeye dair düşünce parçaları vardır onun yazdıklarında. Diğer yandan ilginçtir, bu kitaplar arasında yürümeyle ilgili bir monografi zannedebileceğimiz Yalnız Gezerin Hayalleri’nde yürüme ile ilgili düşünceler en az yer tutar; isminde yer alan ifade tümüyle soyut bir alana kaymıştır sanki.

Bu hem yürümeye dair hem de yürümekle alakası olmayan kitapta, Rousseau, yürüme sırasında düşündüklerinin bir dökümünü yapmaya girişmiştir. Yine de yürümenin tarihiyle ilgilenen bir yazı için Rousseau’yu bir kenara koymak doğru olmaz, gerçek bir yürüme tutkunudur o; yürüme, gündelik yaşantısının önemli bir parçası olduğu gibi bir esin perisidir de onun için.

Rousseau, yürümeye başlama ve dönüşme hikâyesi olarak birkaç olayı birlikte anar. Geç vakitlere kadar şehrin dışında oyalandıktan sonra geri döndüğünde şehir kapılarını kapalı bulur. Henüz on dokuz yaşındaki bu genç, her şeye sırtını çevirir ve yürümeye başlar. Sonrasında hapishanedeki bir arkadaşını her gün ziyaret etmek için evinden hücreye kadar yaptığı 20 kilometrelik yürüyüşler takip eder bu anlatıyı. Tüm bu seyahatlerin düşündürdüklerini şöyle ifade eder:

  • “Tabiri caizse, başka hiçbir zaman, tek başıma ve yayan yaptığım seyahatlerdeki denli çok düşünmemiş, var olduğumu o derece şiddetli hissetmemiş ve o kadar çok şey deneyimlememiştim. Yürüyüşte, düşüncelerimi harekete geçiren ve onlara hayat veren bir şeyler var. Bir yerde kalırsam, kafam neredeyse hiç çalışmıyor; zihnimin işe koyulması için bedenimin hareket halinde olması gerekiyor. Kırları görmek, birbirini takip eden hoş manzaralar, açık hava, kuvvetli bir iştah ve yürümekle güçlenen sağlığım, hanların huzur dolu havası, bir şeylere bağımlı olduğumu bana hatırlattı – işte bütün bunlar ruhumu özgürleştirmeye, düşüncelerimin daha cüretkâr olmasına yarıyor; ben de onları, hiçbir korku ya da kısıtlama hissetmeksizin, istediğim gibi birleştiriyor, seçiyor ve kendime mal ediyorum.”

İfadelerindeki romantik tını, doğanın her şeye şifa olduğu yönündeki telakkiden daha fazla dikkat çeken şey “düşünme”yi yürümekten bir an olsun ayırmamasıdır Rousseau’nun. Kendi tecrübesine dönük metinlerinde bunu tekrar tekrar görmek mümkündür. Ama bu konuda düşünürken mevzuyu burada bırakmaya niyetli değildir, tarihi de bu romantik bakışla yeniden yazmaya girişir.

İtiraflar’da şöyle söylemişti: “Yalnızca yürürken derin düşüncelere dalabiliyorum. Durduğum zaman, düşüncelerim de duruyor; zihnim yalnızca bacaklarımla birlikte hareket ediyor.
İtiraflar’da şöyle söylemişti: “Yalnızca yürürken derin düşüncelere dalabiliyorum. Durduğum zaman, düşüncelerim de duruyor; zihnim yalnızca bacaklarımla birlikte hareket ediyor.

İtiraflar’da şöyle söylemişti: “Yalnızca yürürken derin düşüncelere dalabiliyorum. Durduğum zaman, düşüncelerim de duruyor; zihnim yalnızca bacaklarımla birlikte hareket ediyor.” Yürümenin bilinçli bir kültürel faaliyet olarak görülmesi Avrupa’da yalnızca birkaç yüzyıl öncesine dayanır ve bu tarihin başlangıç noktasında duran kişi de Rousseau’dur.

Bu tarih, çeşitli kişilerin on sekizinci yüzyılda yaptıkları yürüyüşlerle başlamış fakat bunların daha edebiyatsever olanları, yürümenin izini, o dönemde alışkanlıkları hayranlıkla yüceltilip yanlış temsil edilmiş Antik Yunan’a dek sürerek yürümeyi kutsamaya çalışmışlardı.

“Yürüyerek Düşünüyorum”

Üstelik Thelwall’ın kitabı 1793 yılında piyasaya çıktıktan sonra, antik dünya mensuplarının yürüyerek düşündüğü herkesçe kabul görene dek, daha benzer birçok iddiayı başkaları da öne süreceklerdi.
Üstelik Thelwall’ın kitabı 1793 yılında piyasaya çıktıktan sonra, antik dünya mensuplarının yürüyerek düşündüğü herkesçe kabul görene dek, daha benzer birçok iddiayı başkaları da öne süreceklerdi.

John Thelwall, devasa boyutlarda, tumturaklı bir kitap olan Peripatetik’i yazarak bu yapay geleneği Rousseauvari romantizmle birleştirmiş ve “Antik bilgelerin sadeliğine hiç değilse bir yönümle benzediğim için böbürlenebilirim: Derin düşüncelerin peşinde, yürüyerek düşünüyorum.” Üstelik Thelwall’ın kitabı 1793 yılında piyasaya çıktıktan sonra, antik dünya mensuplarının yürüyerek düşündüğü herkesçe kabul görene dek, daha benzer birçok iddiayı başkaları da öne süreceklerdi.

Yürümeye dair bu felsefi merakı tetikleyen en önemli unsurlardan biri de şüphesiz yürüyen filozofların varlığıdır. İlk akla gelen isimler Jeremy Bentham ve John Stuart Mill elbette. Thomas Hobbes’un yürürken aklına gelen fikirleri çabucak not edebilmesi için, mürekkep hokkası yerleştirilmiş bir bastonu bile vardı. Emmanuel Kant, akşam yemeğinden sonra Königsberg’in çevresinde yürüyüşe çıkardı –ancak onunki yalnızca spor mahiyetindeydi çünkü düşünme işini, sobanın yanına oturup pencereden dışarı, kilisenin çan kulesine bakarak yapardı.

Diğer yandan Hegel’in yürüyüş yaptığı rivayet edilen Heildelberg’teki Philosopheweg [Filozof Yolu] Kant’ın günlük gezintileri sırasında yanından geçtiği Königsberg’deki Philosophen-damm [Filozof Barajı] ve Kierkegaard’nun sözünü ettiği Kopenhag’daki Filozofların Yolu gibi yerler bugün de ziyaret noktası olarak çok sayıda meraklının ilgisine mazhar oluyor.

Tabii yukarıda zikrettiğim isimler, yürüme üzerine felsefi metinler inşa eden kişiler değil ancak bu konuda yazanların sıkça örnek olarak kullandığı referanslar. Felsefi yürüme veya yürüme-düşünce birlikteliğini vurgulayan yazının Rousseau’yla başladığını öne sürmemin bir nedeni de, içinde derin düşüncelere dalıp gittiği koşulları tüm ayrıntılarıyla belgelemeye değer gören ilk kişi olmasındandır. “Derin düşünce” ile “düşünce”yi birbirinden ayırt etmek gerekiyor belki de tam burada. Çünkü doğa yürüyüşünün aslı serbest çağrışımlara dayalı düşünce silsilesini doğurmaz özünde.

Diğer yandan Hegel’in yürüyüş yaptığı rivayet edilen Heildelberg’teki Philosopheweg [Filozof Yolu] Kant’ın günlük gezintileri sırasında yanından geçtiği Königsberg’deki Philosophen-damm [Filozof Barajı] ve Kierkegaard’nun sözünü ettiği Kopenhag’daki Filozofların Yolu gibi yerler bugün de ziyaret noktası olarak çok sayıda meraklının ilgisine mazhar oluyo
Diğer yandan Hegel’in yürüyüş yaptığı rivayet edilen Heildelberg’teki Philosopheweg [Filozof Yolu] Kant’ın günlük gezintileri sırasında yanından geçtiği Königsberg’deki Philosophen-damm [Filozof Barajı] ve Kierkegaard’nun sözünü ettiği Kopenhag’daki Filozofların Yolu gibi yerler bugün de ziyaret noktası olarak çok sayıda meraklının ilgisine mazhar oluyo

Uzun yürüyüşler yapanların tecrübelerine dayanarak bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten “peripatetik” diyebileceğimiz yürüme tutkunları da biraz da yürümenin kendiliğinden ötürü tercih ederler bunu. Sırt çantası ile daha önce katetmediğiniz bir yerde yürürken Rousseau’nun dile getirdiği gibi romantik düşüncelerle sarmalanmazsınız. Böyle bir yürüyüş tümüyle içe dönük bir eylemdir; çağrışım gücü düşük, tümüyle fiziksel bir adımlar silsilesi.

Bu adımlar silsilesinden devam ederek Ortaçağ’daki yürüyüşçülere yakından bakalım.

Hac yolculukları

Toprağa bağlı yaşayan Ortaçağ insanını tahayyül etmesi hayli güç. Hele ki böyle birinin yaşadığı yerden kalkıp gitmesi için bir neden bulabilmek -göç dışında- neredeyse mümkün değil. Yine de Hıristiyan geleneğinde önemli bir yer tutan hac yolculukları, yürüyüşün kelime anlamını bulabilmemiz için bize önemli bir ipucu sağlıyor.

Hac yolculuğu bir seyahatin alabileceği en temel şekillerinden biridir; bir şeyin -bu şey insanın kendi dönüşümünden ibaret olsa dahi- peşine düşüp maceraya atılmak, bir amaca doğru yol almaktır. Dünyevi bir amaçla yürüme genellikle -rekabetçi ve zor olsa da- bir oyun gibi algılanır ve bedeni daha rahat ettirip verimli hâle getirmek için araç gereç ve farklı teknikler kullanır.

Oysa hacılar, dünyayı gezme fiilinin kaynağı olan travail kelimesindeki çalışma, eziyet çekme ve doğum sancısı anlamlarını çağrıştıran bir şekilde, çoğunlukla yolculuklarını zorlaştırmaya gayret ederler. Ortaçağ’dan bu yana, kimi hacılar yalın ayak veya ayakkabılarının içinde taşlarla ya da oruç tutarak veya çile çektiren giysiler içinde seyahat etmişlerdir.

İlginizi çekebilirKitlesel öğretim çözüm değil, isteyen başarır!

Hıristiyan hacılardan söz ediyoruz elbette, söz konusu Müslüman hacılar olduğunda “çileci” yürüyüşün mevzubahis olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

Hacı için yürüme eylemine iliştirilmiş “anlam”, yürümenin kendisinden daha önemlidir. Nihayetinde sürecin kendisi kadar yolun sağaltıcı tarafı, varılmak istenen yer ve ulaşılmak istenen manevi arınma ana gayelerdendir.

Ortaçağ’dan Yeniçağ’a hac yürüyüşleri sayısız inanmış tarafından tekrarlanmış olsa da “anlamlı” yürüyüşe farklı bir form vermiş, buna fazladan bir anlam daha eklemiş bir eylemi zikretmemiz gerekiyor. Bu da politik hac yürüyüşüdür.

Politik hac yolculuğunun mucidini Gandhi sayabiliriz: 1930’da gerçekleştirdiği 200 mil uzunluğundaki ünlü Tuz Yürüyüşü’nde kendisi ve ülkenin iç kesimlerinde yaşayan çok sayıda insan, İngiliz kanunlarını ve İngiliz vergilerini protesto etmek amacıyla kendi tuzlarını üretmek üzere denize yürümüşlerdi.

Şiddeti terk etme, eylemcilerin değişimi zorla gerçekleştirmesi değil, bunu kendilerini ezenlerden talep etmeleri anlamına gelir ve güce sahip olmayanların güçlülerden değişim koparması için olağanüstü bir yöntem olabilir.

Nitekim Gandhi de şiddetsiz yürüyüşünde bunun mümkün olduğunu göstermişti. Açtığı yoldan ilerleyen nispeten yakın tarihli yürüyüşüler, politik yürüyüşü gösteri yürüyüşü olarak yeniden canlandırdılar. Yürüme artık bir yerden bir yere ulaşma eylemini değil fizik ötesi talepleri göstermenin bir yolu oldu.

Martin Luther King Jr. ve Malcolm X tarafından gerçekleştirilenler ve daha günümüze kadar uzanan politik yürüyüşlerle “bir yere” değil ama “bir şeye” ulaşmış oldular.

Bugün kansere, lösemiye karşı duyarlılık yürüyüşleri, grev yürüyüşleri veya herhangi bir meselede yapılan politik yürüyüşlerin tamamı, hac yolculuğunun yeni sürümleri ya da onun günümüze uyarlanmış biçimleridir. Tabii önemli bir farkla: Hac yolculuğu rica eder, gösteri yürüyüşüyse talep eder.

Yürüyüşün düşünce ile irtibatı kaçınılmaz olarak bu tip anlamlı yürüyüş duraklarıyla kesişiyor. Gelin biz tekrar yolculuğumuza kaldığımız yerden, doğanın ta kendisinden devam edelim.

Romantik bir eğilim olarak doğadan zevk almak

Eleştirmen John Barrell, 18. yüzyılda yazılan kitapları konu edindiği bir metninde, romantik olmayı zarifliğin bir alameti olarak gösteren kurgu karakterleri tahlil ederken, “Diyebiliriz ki, on sekizinci yüzyıl İngiltere’sinde doğadan zevk almak, bu zevkin resim, yazı ve benzerleriyle ifadesinden oldukça farklı bir biçimde, görgü sahiplerince önemli bir uğraş ve neredeyse başlı başına bir sanat dalı olarak addediliyordu” diye belirtiyor. Bu dönemde kişinin doğadan uygun şekilde zevk aldığını sergilemesi, en az iyi şarkı söylemek veya kibar bir dille mektup yazmak kadar kıymetli bir sosyal beceri addediliyordu.

Günümüz okurları için, doğa merakı kadar pitoreskliğe yapılan vurgu ve doğa turizminin varlığı gayet sıradan şeyler gibi görünse de, bunların hepsi 18. yüzyılda icat edilmişti.

İlk başlarda, yürüme tesadüfi gerçekleşen, en iyi manzarayı bulmak için yer değiştirirken yapılan bir şey gibiydi. Fakat yeni yüzyılda yürüme artık kimi turistik gezilerin ana bölümlerinden birini oluşturuyor, yürüyüş turları ve dağ tırmanışları da başlıyordu.

Christopher Morley 1917 yılında şöyle yazmıştı: “İnce bir sanat olarak yürümenin on sekizinci yüzyıldan önce pek revaçta olmadığını düşünmüşümdür. Büyükelçi Jussurand’ın ünlü kitabından öğrendiğimize göre, on dördüncü yüzyılda çok sayıda seyyah yayan olarak yollardaymış ama bunların yurt dışında bulunmasının sebebi hareket meditasyonu ve manzaranın verdiği zevkler değilmiş… Bir genelleme şeklinde ifade edecek olursak, ritmik şekilde ayağı kaldırıp ötekinin önüne koymaktan alınan haz için yapılan doğa yürüyüşlerinin Wordsworth’ten önce çok nadir görüldüğü doğrudur. Bacaklarını felsefenin hizmetine veren ilk kişinin o olduğunu düşünürüm hep.”

Wordsworth’ten önce zorunluluktan ötürü çok sayıda insan seyahat ediyorduysa da, bunların pek azı eğlence amacıyla yürüyordu ve bu nedenle de tarihçiler eğlence amaçlı yürümenin yeni bir mefhum olduğunda hemfikirler. Aslında, seyahat amacıyla olmasa da, yürüme çoktan önemli bir etkinlik olmuştu. Wordsworth’ün yaya öncüllerinin pek azı umumi yollarda seyahat etmişlerse de, pek çoğu bahçelerde ve parklarda gezinmişlerdir.

Kendisi bir şair olan Wordsworth, 1795’te kız kardeşi ile taşındığı bir kır evinin etrafında gerçekleştirdiği çok sayıda keşif yolculukları ile bilinir. Bu yolculuklarından birinde gittiği Göller Bölgesi üzerine bir gezi rehberi yazacak kadar heyecanlanmıştı.
Kendisi bir şair olan Wordsworth, 1795’te kız kardeşi ile taşındığı bir kır evinin etrafında gerçekleştirdiği çok sayıda keşif yolculukları ile bilinir. Bu yolculuklarından birinde gittiği Göller Bölgesi üzerine bir gezi rehberi yazacak kadar heyecanlanmıştı.

Kendisi bir şair olan Wordsworth, 1795’te kız kardeşi ile taşındığı bir kır evinin etrafında gerçekleştirdiği çok sayıda keşif yolculukları ile bilinir. Bu yolculuklarından birinde gittiği Göller Bölgesi üzerine bir gezi rehberi yazacak kadar heyecanlanmış ve burada tarihçeyi kitabında şöyle özetlemişti: “Son altmış yıl zarfında,” diye yazmıştı 1810 yılında, “Süs bahçeciliği ismiyle anılan bir uygulama İngiltere’de yaygınlaşmaya başlamıştı. Bu sanata duyulan hayranlığa uygun şekilde -bazı durumlarda da ona karşı gelmek için- doğanın belirli bazı bölümlerine karşı merak geliştirilmişti. Seyahat edenler de, ziyaret ettikleri yerleri kentler, üretim atölyeleri ve madenlerle sınırlamak yerine -o güne kadar yapılmamış bir şeyi yaparak- doğanın şekil verdiği şeylerin yüceliği ya da güzelliğiyle öne çıkan… gizli saklı kalmış yerleri arayarak adanın dört bir yanını dolaşmaya başlamışlardı.”

Çadırın, baston, kaban vs.

Her yolculuğun bir bedeli vardır. Sıradan kişiler için çoğu zaman fiziksel olan bu bedel, yürüyüşçüler düşünür olduğunda fikir tarihi açısından geri döndürülemez okumaları beraberinde getiriyor anlaşılan. Tabii yürümeyi daha hasarsız atlatmanın yolları da yok değil. Doğa sporları için araç-gereçler tam da bunun için ortaya çıkmıştır.

Morris Marple’a göre, De Quincey ilk kez çadırla yürüyüş turuna çıkan kişidir; Galler Bölgesi’nde geçici olarak ikamet ettiği ilk zamanlarında para harcamamak için bir çadırda kalmıştı. Doğa sporları araç ve gereçleri sanayisinin başlangıcı da burada, Wordsworth ve Robert Jones’un kıta Avrupası’na yapacakları seyahat için terziye özel olarak diktirdikleri kabanlarda, Coleridge’in yürürken kullandığı bastonlarda, De Quincey’nin çadırında ve Keats’in tuhaf seyahat kıyafetindedir.

Buraya kadar bir husus dikkatinizi çekmiştir zannediyorum: Zikrettiğimiz yürüyüşçülerin neredeyse büyük bir kısmının yazar olması. Bu, yürüme yazınını doğuracak bir şeydi elbette.

Yürümeye dair yazılanlar

William Hazlitt, yürüme üzerine ilk deneme yazısını kaleme alan kişidir.
William Hazlitt, yürüme üzerine ilk deneme yazısını kaleme alan kişidir.

William Hazlitt, yürüme üzerine ilk deneme yazısını kaleme alan kişidir. 1821 tarihli “Yola Çıkmak” isimli denemesi, özel olarak yürüme üzerine yazılmış ilk makaledir ve kendinden sonra doğada yürüme ve yürüme edebiyatı parametrelerini belirlemiştir. Fakat bu yazı, Wordsworth’ün temsilcisi olduğu geleneği devam ettirmektense yürüme edebiyatında yeni bir tür başlatmıştır; yürümeyi bir uğraştan ziyade hoşça vakit geçirmek için yapılan bir şey şeklinde betimler. Makalesinin büyük bölümü, yürüme ve düşünme arasındaki ilişki üzerinedir.

Kısa makalesinde Vergilius, Shakespeare, Milton, Coleridge, Wordsworth ve Rousseau gibi isimler ve onların kitaplarına değinir. Belli ki bu kitaplar, doğada yürürken ne gibi bir deneyim (hoş, iç içe geçen düşünceler, alıntılar ve manzaralarla dolu) yaşaması gerektiğini ona izah etmiş, Hazlitt de o deneyimi yaşamayı başarmıştı.

Bir tür dinî ritüeli andıran bu deneyim sanki zikrettiğimiz isimlerin yazmış olduğu kutsal metinlerin çerçevesine çıkamaz gibidir. Yürüme üzerine yazılan ilk müstakil metin, kaçınılmaz olarak ardıllarını da aynı yoldan sürüklemiştir. İlerleyen yıllarda bu konu o derece dokunulmaz bir hâl almaya başladı ki, “Tropik Bölgesindeki Wordsworth” başlıklı bir denemede Aldous Huxley, “Ellinci kuzey enlemi dolaylarında, son yüzyıl veya ona yakın bir süredir, doğanın ilahi ve insanı ahlaken yücelten bir şey olduğu tartışılmaz bir gerçek şeklinde algılanır. İster kendileri akıl etmiş, isterse bir başkasından esinlenmiş olsunlar, sadık Wordsworthçüler için -ki aklı başında insanların çoğu bugünlerde Wordsworthçüdür- kırlarda yürüyüş yapmak kiliseye gitmekle, Westmoreland dolaylarında bir gezi ise Kudüs’e yapılacak bir hac yolculuğuyla eşdeğerdedir” diyerek ironik bir üslupla bu görüşü eleştirmişti.

Biraz geri dönüp yürüme üzerine yazılmış olan metinlere baktığımızda yine aynı şey karşımıza çıkıyor: yürüme ve düşünme arasındaki ilişki. Sanırım doğrudan bu konuya değinmenin vakti geldi.

Düşüncenin metaforu olarak yürüme

Solnit, Yürümenin Tarihi kitabının ilk satırlarına yürümeyi özellikle fiziksel bir eylem, adelelerin hareketi olarak tanımlayarak başlarken aslında her zaman zihinde tutulması gereken bir şeyi de vurguluyordu
Solnit, Yürümenin Tarihi kitabının ilk satırlarına yürümeyi özellikle fiziksel bir eylem, adelelerin hareketi olarak tanımlayarak başlarken aslında her zaman zihinde tutulması gereken bir şeyi de vurguluyordu

Tek başına yürüyen biri, etrafındaki dünyanın hem içinde hem dışındadır; yaşama bütünüyle katılmaz ama sadece bir seyirci de değildir. Seyirci olmamayı seçen yürüme üzerine yazanlar, ana malzeme olarak kullandıkları felsefi metinlerde geçen yürümeye dair ibareleri, bir metafor olarak değil yürüme felsefesinin ta kendisi saymışlardır.

Bu kısmın altını çizmekte fayda var zira her geçen gün “yürümenin felsefesi” gibi adlarla rafları dolduran kitapların çoğu aslında düşünmenin bir metaforu olarak yürümeye dair kitaplardan oluşuyor.

Tabii ki reddedecek değilim: Zihin de bir tür doğa parçasıdır ve yürümek de onu katetmenin bir yoludur. Yeni bir düşünce, çoğunlukla, doğanın zaten hep orada bulunan bir unsuruymuş gibi gelir bize; düşünmek, üretim değil de bir yolculuktur sanki. Yani, yürüme tarihi bir yönüyle somutlaşan düşünmenin tarihidir…

Özünde birleştiğimiz bir şey var yine de: Yürümede birey tümüyle yalın ve en arkaik anlamıyla yani fiziksel hâliyle ortaya çıkıyor. Zaten çoğu yürüme felsefecileri bu ifadeleri yorumlama yarışına kaptırmıştır kendini.

Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır. Eğer yaşam bir yolculuksa, o zaman gerçekten yolculuk yaptığımızda, ulaşmaya çabaladığımız hedefler, kaydettiğimiz ilerlemeler, gözle görülür başarılar sayesinde metaforlar eylemlerle birleşir ve yaşamlarımız elle tutulur hâle gelir. Ve evet, dünyayı keşfetmek, düşünceyi keşfetmenin en iyi yollarından biridir ve yürürken bu âlemlerin her ikisinde birden yol alırız.

Yürüme yazınını tek kalemde bir kenara koymak yerine daha orta bir yerde buluşabileceğimizi söylüyorum aslında: yürümenin en saf hâlinde. Yürümeyi asıl değerli kılan manzaraları, düşündürdükleri, karşılaştırmalarıyla saf olmayan hâlleridir.

Gezgin beden aracılığıyla zihin ve dünya arasında bağ kuran ve aklın kendi kendisiyle fazla meşgul olmasını engelleyen şeylerdir bunlar. Yukarıda zikrettiğimiz isimler ve kitaplar, yürüme mevzuunun ne denli kaygan bir zemin olduğunu gösterirler bize. Yürüme, genellikle hep başka bir şey hakkındadır – yürüyenin kişiliği, karşılaşmaları, doğa, başarı.

O derece ki, bazen yürümekten başka her şey için yürünür. Yine de, tüm bu şeyler -yürüme denemeleri ve gezi kitaplarından oluşan klasik eserler- bir araya geldiklerinde, dolambaçlı yollar izlese de anlamlı olan yürümenin iki yüzyıllık bir nedenler tarihini oluştururlar.

Solnit, Yürümenin Tarihi kitabının ilk satırlarına yürümeyi özellikle fiziksel bir eylem, adelelerin hareketi olarak tanımlayarak başlarken aslında her zaman zihinde tutulması gereken bir şeyi de vurguluyordu bana kalırsa: yürümeye nasıl bir anlam verirsek verelim, fiziksel bir eylem biçimi olduğunu unutmamak gerekir.

İLGİLİ HABERLER