Yüzü olmayan kötülüğün hesabı sorulabilir mi?

Siyasi gerçekliği insan cihetinden ele almak insana ilişkin bir konumlandırmayı gerekli kılıyor.
Siyasi gerçekliği insan cihetinden ele almak insana ilişkin bir konumlandırmayı gerekli kılıyor.

Avustralya Genelkurmay Başkanı kurumsal kimliğin temsilcisi olarak organize bir kötülük karşısında özür diliyor. Reelpolitiğin o yalınkat belirlenmişliği ve kanıksanmış kabul edilmişliği, bu donuk özrün karşısında elimizi kolumuzu bağlıyor. Oysa insan olarak kalmam ve kendim dışındaki insanların esenliği ve selametini düşünebilmem ancak onların tek tek fertler olduğunu kabul etmem ve onlara karşı sorumluluğum olduğunu bilmemle mümkün.

Kasım ayının sonlarında sosyal medyanın gündemine bir video düştü. Videoda Avustralya Genelkurmay Başkanı Angus Campbell, “barışı korumak adına” Afganistan’da bulundurdukları askerlerden yirmi beşinin karıştığı ve nihayetinde tutuklu otuz dokuz sivil Afganın kasten ve işkence ile katledildiği bir dizi olay tespit ettiklerini söyledi. Bu olaylar 2003-2016 yılları arasında yaşanmıştı ve Savunma kuvvetleri müfettişlerinin hazırladıkları detaylı rapora göre, faillerin bu olayları savaş halinde ve istemeyerek yaptıklarına dair hiçbir emare yoktu. Raporda üst düzey bir komutanın “öldürmeye alışmaları için” acemi askerlere sivilleri vurma emri verdiği de yer alıyor.

Angus Campbell
Angus Campbell

Peki neden Avustralya Genelkurmayı böyle bir araştırma yapma gerekliliği duydu? Çünkü sivillerin katledilmesine ilişkin belgeler medyaya sızdırılıyor ve bunun üzerine Genelkurmay, olayın aslını incelemek üzere bir soruşturma başlatmak durumunda kalıyor. Campbell sonuca dair açıklamaları paylaştığı videosunda Afganistan halkından, Avustralya askerleri adına “içtenlikle” özür diledi ve maktullerin ailelerine tazminat ödeneceğini söyledi.

Durumu özetleyen bu açıklamalara bakıldığında siyaset bilimi ve uluslararası hukuk açısından bir izah getirilebilir ve yapılan açıklamanın siyasi bir karşılığının olduğu söylenebilir. Ancak bu yazıda insan hayatına kasteden, onu bu dünyadaki mevcudiyetinden koparan yalın kötülük ve bunun sorumluluğunun kurumsal olanı aşan; bireye tekabül eden yönüne değinmek istiyorum.

  • Genelkurmay başkanı kurumsal kimliğin temsilcisi olarak organize bir kötülük karşısında özür diliyor. Reelpolitiğin o yalınkat belirlenmişliği ve kanıksanmış kabul edilmişliği, bu donuk özrün karşısında elimizi kolumuzu bağlıyor. Oysa insan olarak kalmam ve kendim dışındaki insanların esenliği ve selametini düşünebilmem ancak onların tek tek fertler olduğunu kabul etmem ve onlara karşı sorumluluğum olduğunu bilmemle mümkün.

Campbell çok normal ve sıradan bir şekilde açıklama yapıyor. Tıpkı Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı’nda belirttiği o sıradan ve kanıksanmış tavrı bütünüyle kuşanmış bir biçimde. Bu tavra ilişkin söylenecek her söz, siyasi jargonun duvarına çarpıyor: Mevcut siyasi çerçeve ve gerçeklik böyle bir açıklamayı makul görüyor. Hatta bir Genelkurmay Başkanının böyle bir açıklama yapmasını şeffaflık olarak bile görüyor. Peki bu dünya üzerinde yaşayan bir insan, kötülüğün orada bir yerde kendisine böylesine toplu halde temas etmesini kanıksamış bir biçimde varlığını nasıl devam ettirecek?

Kötülüğün Sıradanlığı
Kötülüğün Sıradanlığı

Campbell’in kolektif bir bilinçle kurum adına üstlenip özür dilediği bu örgütlü suçun tekabül ettiği bir adalet biçimi yok. Burada yine uluslararası siyasetin kuralları devreye girecek ve bunun mevcut dünya sistemi içerisinde elbette zaten beklenmemesi gerektiğini söyleyecek. Tam da bu nedenle bu katı düzen içinde sorumlu bir özneye yer yok. Bir grup asker bir grup sivili öldürdüğünde kurum adına özür dilenir, tazminatlar ödenir ve mesele kapanır.

Barış gücü olarak Afganistan’da bulunan ABD ve müttefikleri içerisinde olan Avustralya’nın böylesi bir olayın tekrar etmemesi için hiçbir teminatı yok. Zira bizatihi orada bulunuşları, böylesi olayların sürpriz olmaması anlamına geliyor. Bu durum ise insan olmak ve iyi bir yaşamı hak etmek bakımından kendilerine eşit düzlemde insan olarak görmedikleri bir halka yaptıkları muamelelerin bir adım sonrası olarak görülebilir. Böylesi bir kategorik kabulün “öldürmeye alıştırma olarak” sivil mahkumları denek olarak kullanmaya kadar gitmesi, örtük kabullerin üstü açıldığında hiç de şaşırtıcı değil.

Siyasi gerçekliği insan cihetinden ele almak insana ilişkin bir konumlandırmayı gerekli kılıyor. Canlılığı bakımından bitki ve hayvanlarla ortak olan insan, kendisine özgü akletme melekesiyle diğer canlılardan ayrılır. İradeli olarak hareket etmek bakımından insan ve hayvanda bulunan öfke gücü, kendi gayesi itibariyle galip gelmek ister.

Bunun hayvan için mutlak bir galibiyet ifade etmesinde bir sorun yoktur. Zira zulmün kendinde anlamı, öfke gücü açısından bir yetkinliktir. Ancak insan söz konusu olduğunda hiçbir ilke dikkate almaksızın mutlak öfke tatmini, zulmün bir kötülük fiili olarak ortaya çıkması anlamına gelir. Çünkü insan, maddesine indirgenemeyecek şekilde akletmesiyle hayvanlardan ayrılır. İnsan düşünen ve buna bağlı olarak akli iradeye/ihtiyara sahip bir varlık olduğu için öfkenin kendindeki anlamının tezahürü olarak zulüm, ondan etkilenen mazlumlar için mutlak bir kötülük olarak tezahür eder. İnsan olmasaydık, öfkenin ve galip olma arzusunun hiçbir ilke kabul etmeyen tatmini makul karşılanabilirdi. Oysa akleden bir varlık olmamız sadece insana karşı değil başta insan olmak üzere tüm canlılara karşı bizi sorumlu kılar. Öfke, bizim dışımızda olan bir başkasının canına, hakkına yöneldiği her adımda zulüm ve kötülük olarak kendisini gösterir. İşte tam da bu yüzden normalin olanca sıradanlığında ifade edilip özür dilenen bir örgütlü kötülük karşısında insan oluşumuzu kaybetmememiz ve biricik bir acıya muhatap olduğumuzu farketmemiz gerekir. Çünkü yüzü olmayan bir kötülüğün hesabı sorulamaz ve kanıksanıp tekrar etmesi olasıdır. İdrak eden bir varlık olma bilinci ise her defasında muhatap olacağı bir yüzü talep etmeyi gerektirir.

Öfke, bizim dışımızda olan bir başkasının canına, hakkına yöneldiği her adımda zulüm ve kötülük olarak kendisini gösterir.
Öfke, bizim dışımızda olan bir başkasının canına, hakkına yöneldiği her adımda zulüm ve kötülük olarak kendisini gösterir.

Peki bu örgütlü kötülüğün “istenmeyen bir sonuç” olarak ortaya çıkmasını engellemek için neler yapılmalı? Böylesi durumlarda ilk başvurulan tıpkı Avustralya Genelkurmayı’nın yaptığı gibi geçici çözümler üzerinden bir söylem ve teşhire müracaat etmektir. Oysa gerçek bir pişmanlık ve adalet tesisi ancak bu sonucu ortaya çıkartan uluslararası hukuk mekanizmalarının ve bunların altında yatan insan anlayışının değişmesi ile mümkün olacaktır. Böyle bir teorik çerçeve geliştirme imkânı ise ancak pratikte bu teoriyi geliştirmeye zorlayacak adımlar atmakla olacak. Bunun yolu da yapılan kötülüğün sıradan bir ifadesine dönüşen temsili, gerçeğe tekabül eden ve bir daha böyle bir hadisenin meydana gelmeyeceği teminatını veren yapılar inşa etmekten geçiyor.