1'e 10

Memduh Şevket Esendal
Memduh Şevket Esendal

"Toplum meseleleri karşısında sanatçının durumu ve tavrı ne olmalıdır?" (Sunullah Arısoy, Memduh Şevket Esendal'la Bir Konuşma, Varlık Dergisi-383, Haziran 1952)

1- MEMDUH ŞEVKET ESENDAL:

"Toplum meseleleri... Yani sosyal meseleler demek istiyorsunuz... Efendim, bana göre iki türlü sanatkar vardır... Biri cemaatin önünde gider, biri cemaati arkadan takip eder. Cemaatin önünde giden sanatkar, o cemaate yeni bir dünya görüşü getirir. Bir cemiyet nizamı kurar. Şartlarını tesbit eder. Cemaate eserleriyle nasıl yaşamaları, nasıl çalışmaları gerektiğini söyler. Bu iş, aynı zamanda bir mütefekkir işidir de... Yabancı memleketlerde bu çeşit sanatkarlar vardır. Yeni bir dünya görüşü, yeni bir yaşayış nizamı getirmişlerdir, cemaatin önünde gitmişlerdir ve cemaati, getirdikleri dünya görüşüne uydurmuşlardır. Bu çeşit sanatkarlar az yetişir, güç yetişir. İşi zordur. Bir sanatkarın, cemaatin önünde gidebilmesi büyük iştir. Cemaati arkadan takip eden sanatkar, 'olan'ı tespit eder. Cemiyete ayna tutar. Cemiyetin nasıl bir gidişi, yaşayışı olduğunu gösterir, tarihe de, o cemiyet hakkında tesbit edilmiş müşahedeler bırakır. Bu da bir iştir.

Ama sanatkar cemaatin önünde mi gitmelidir, ardında mı? Bunun için bir şey söylenemez. O sanatkarın bileceği iş... Sanatkarın gücüne bağlı... İlle, sanatkar, cemaatin önünde gitmelidir, denemez. Arkadan takip etmelidir de denemez. Dense de doğru olmaz ki... Eğer sanatkar cemaatin önünde gidebilecek bir çapta ise, biz arkadan takip etmelidir de desek, o yine öne geçecektir... Bunun aksi de böyle... Mesela, Halit Ziya Bey merhum, Aşk-ı Memnu'da önde giden adamdır. O, şöyle bir koklayışta solup, sararacak çiçekler gibi genç, taze, narin, nazenin kızlar tahayyül etmiş, onları yaşatmıştı eserlerinde... Halbuki o devirde böyle, bir koklayışta solup sararacak kızlar yoktur, ama şimdi var! (...)"

2- AKİF HASAN KAYA:

"Toplum meseleleri ve sanatçı dediğimizde çok geniş bir perspektiften söz ettiğimizi hatırımızda tutalım. Bu yüzden vereceğim cevap çok kişisel olacak ve idealize ettiğim bir sanatçı profiline işaret edecektir. Genel olarak her sanatçı, yaşadığı zamandan bağımsız olarak eser ortaya koymaz. Yaşanan bütün sosyal meseleler her bireyi olduğu gibi sanatçıyı da etkiler. Eserlerinde bunu ne kadar işleyeceği bir tercih meselesi olsa da, etik ve ilkesel olarak durduğu yer olaya da bağlı değildir tam olarak. Sanatçının olaylar olmadan önceki tutumuyla olaylar olduktan sonraki tutumu arasında bir fark yoktur, olmamalıdır. Çünkü sanatçının sahip olduğu değerler, müktesebatı ve estetik bilinci ona zaten bir sabite sağlamıştır. Tam da bu sabite üzerinden sanatını icra eder. Elinde olan ve yaslandığı bu zemin, onu olaylar ve durumlar karşısında daha korunaklı bir konuma getirir. Hazır kıta olmasını önler, manipüle ve konsolide edilmesinin önüne geçer. Böylece icra ettiği sanat kıymetlenir. Bir olay gerçek olsun ya da olmasın, sanatçı ele aldığı meseleyi derinlikli bir dille anlatmaya mecburdur. Yalnızca inandırıcılığı artırmak, okuyucuyu gerçekliğe yaklaştırmak anlamında değil, sahip olduğu estetik bilinç de sanatçıyı derinlikli olmaya zorlar.

Tam bunları yazarken Suriyeli sığınmacılara ait ev ve işyerlerinin taşlandığına dair bir haber gördüm. Mesela burada ben, en başında, ilk harekette neden yanlış yapılarak kötülüğe meyledildiğine odaklanırım. Buradan doğan kötülüğün karşısındaki iyiliğe de pirim vermem. 'Etik radikal bir duruş'la başka bir çıkış arayarak her iki kavrama da üçüncü bir yol göstermeye çalışırım. İyilik ve iyi olan, kendi cephesinde kötülük var olduğu için, kötülüğe karşı olduğu için var olmamalıdır. Sanatçı bu anlamda verdiği eserle meselelere yeni başlıklar açar. Saflar belli olduktan sonra tavır almaz ve risk alarak göze sokulana bakmaz, tam tersine karanlıkta bırakılmaya çalışılan ne varsa yönünü oraya döner. Çünkü gerçeğin ortaya atılanda ve çok bağıranda değil; saklananda, susturulmaya çalışılanda ve bastırılanda olduğunun bilinciyle hareket eder diye düşünüyorum."

3- ARZU UÇAR:

"Edebiyatın bize bir şey öğretmesi, toplumun önemli sorunlarını yansıtması ve çözüm üretmesi gerektiği düşüncesine şiddetle karşı çıkanlardanım ben. Yaşadığı topluma yabancı bir yazar düşünemiyorum; yazar çevresinin, yaşadığı dünyanın ve içinde bulunduğu toplumun farkında olmalıdır elbette ama bu farkındalığı yansıtarak yazmak ve bu farkındalıkla yazmak farklı şeyler. Maalesef yaşadığımız dünya hep bir direniş içinde olmak durumunda bırakıyor bizi; yazar olsak da olmasak da. Düşünen, okuyan, tartışan her insan için geçerli bu. Fakat bu direnişi edebiyata yansıtırken toplumsal gerçekçi formülleri bir kenara bırakmalıyız, çünkü bu hataya düşmek çok kolaydır.

Tomris Uyar, Sevgi Soysal'ın Tante Rosa'sı için şunları söylüyor: 'Kahramanlarını yargılamaz, okuru sarsmak değil, sarsalamak ya da silkelemek derdindedir. Doğru varsayılan her şeyden kuşku duymamız adına yüksek sesle sorular sorar, yanıt yetiştirmeye çabalamaz.' Yazarın durumu ve tavrı tam da böyle olmalıdır bence. Hiçbir doğrunun diğerinin önüne geçmesine izin vermeden okurun anlam arayışını sürdürmesini, sürekli düşünmesini ve soru sormasını sağlamalı bir metin. Diğer türlüsü politik doğruculuğun tuzağına düşmek ve edebi olanın güzelliğini es geçmek olur."

4- BETÜL OK ŞEHİTOĞLU:

"Toplum meselelerinde, toplumsal meselelerde sanatçının işinin oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplum, içerisinde birçok değişken, sınıf, sorun, farklılık ve iç içe geçmişliği barındırıyor. Doğduğumuz toprakların, düşünce dünyamız ve eylemlerimizi büyük oranda etkilediği muhakkak. Sanatçı bu etkiyi, anlamlı bir bütün haline getirerek daha anlaşılır kılan, etiyle kemiğiyle, ruhuyla, yaşadıkları ve yaşamadıklarıyla içine doğduğu toplumun bir parçası olarak sözün sorumluluğunu üstlenen kişidir. Bu sebeple eserlerinde toplumu yansıtır. Toplumundan bağımsız olduğunu iddia eden sanatçı dahi en küçük toplumsal kurum olan ailenin ve aile bireylerinin arasına karıştığında toplumun kodlarını taşır, her seferinde onu yeniden inşa eder. Toplum ve toplum meseleleri sanatçıyı, bir deri gibi sarmıştır. Bu sebeple sanatçının toplumdan sıyrılma çabası varsa bile tam olarak gerçekleşemez.

Sanatçı, toplumsal meselelere de toplumsal gerçeklere de kayıtsız kalamaz. Tüm bu kuşatılmışlık içerisinde sanatçı toplum meseleleri karşısında samimi, gerçekçi ve şeffaf bir tavır takınmalıdır ki anlaşılabilsin. Tüm sanatsal faaliyetler, özellikle yazınsal türler dönemin, mekânın, insanların ruhunu yansıttığı için sanatçı bu bilinçle hareket etmelidir diye düşünüyorum. Elimizden çıkan her iş, imzamızı taşır. İmza ise kimliktir. Sanatçının kimliğini, var olduğu toplum ve var ettiği eser şekillendirir. Aslında bu durum karşılıklıdır. Toplumu ve eserleri de kimlik şekillendirir. Bir bütündür. Sanatçı, toplumsal meseleleri eserlerine katabileceği gibi katmamayı da tercih edebilir ancak araya mesafe koymanın tam olarak gerçekleşebileceğini düşünmüyorum."

5- GÜLHAN TUBA ÇELİK:

"Ben kendi adıma insandan söz ederken toplumdan da söz eden bir edebiyatın taraftarıyım. Kişisel özelliklerim, sosyokültürel çevrem ve keyif aldığım eserler üçgeninde şekillenen edebi zevkim, bu kanala daha yakın duruyor. 'Toplumdan da söz etmek' derken sıcağı sıcağına, anlık etkilenmelerle, hamasetle yapılan bir söylemi kastetmiyorum. Daha soğukkanlı bir resmi seviyorum ben. Okur olarak da yazar olarak da. Sokakta donarak ölen bir adam ya da pandemi şartlarında mesai yapan bir kadın elbette giriyor öykülerime. Bunları yazarken hayatın doğal akışı içinde, rutinin bir parçası olarak vermeye gayret ediyorum. Kimi görüyorsam, neyi yaşıyorsam, nelerin içinde mücadele ediyorsam ondan söz etmek daha değerli geliyor bana. Goriot Baba'yı, Taş Kentin Kroniği'ni, Miras'ı okurken kahramanları anlamlı kılan; içinde bulunduğu sosyal çevresi, o çevredeki arzuları ya da hayal kırıklıkları oluyor zaten. Dolayısıyla toplumsal çerçeveyi görmeden insanı da yakından göremiyorsun.

Belli başlı toplumsal olayların, meselelerin mümkün mertebe metne girmesinden tarafım. Bir aşk bir ihtilalin içinde daha anlamlı olur bazen, ya da saplantılı bir bağlılık pandeminin göbeğinde, ya da bir vazgeçiş 2020 yılında sokak ortasında donarak ölen evsiz bir adamın haberini izleyince. Arka planda soğukkanlı şekilde akan bir toplumsal meseleyi her zaman çok kıymetli ve dikkate değer buluyorum. Afganlar geliyor hemen onu yazalım, orman yangınları var şuna illa iki satır, sel oldu hadi bir mini öykü de buna... gibi bir bakışı sağlıklı bulmuyorum yalnızca. Copy paste paylaşımlardan, birazdan aklınızdan çıkacak zaman tünelinden, bir moda söylemden uzaklaşıp metin içinde daha ağır bir yerde durmalı toplumsal meseleler. Metnin sınırlarını, duvarlarını, zemin rengini oluşturmalı diye düşünüyorum. Kahramanın arzusuyla da kırgınlığıyla da bütünleşmeli. Görsel olarak değil; etkileriyle beraber, durumsal olarak yorumlanabilmeli. Toplum meselelerinin gelecek kuşaklara bu şekilde aktarılması bana daha sağlıklı geliyor."

6- HALE SERT:

"Dünyamız ısınıyor. Haritalarda ve zihinlerde çizilen sınırlar buharlaşıyor. Posthümanizme geçiş yaptığımız bu ara çağda makine insanlarla, yapay zekâ ve siborglarla 'insan' arasında kurulacak ilişkiler tesis ediliyor. Standartlaşmış, düzleşmiş ve biraz kabalaşmış bir dil, anlatım, gösterim egemenleşiyor. Her toplum bu süreçleri farklı hızlarda yaşasa da bizi bekleyen muhtemel gelecek, çölleşmiş bir dünya, yavan bir dil ve temsil. Günümüzde sanatçı, edebiyatçı yerel kimliğiyle, kültürel zenginliğiyle, nüanslarla eserini var kılmakla; egemen kolay anlaşılır, çevrilebilir, tüketilir bir üslubu benimsemek ve daha hızlı bir şekilde tüm dünyaya ulaşma tercihleri arasında sıkışmış durumda.

21. yüzyılın sanatçısının dille birlikte üzerinde düşüneceği, çözümleyeceği ve belki yön vereceği diğer mesele ise modern bireyin yalnızlığının sürekli, kendi üstüne kapanarak artması ve çığa dönüşmesi sonucunda, bu çığın altında kalan toplum diye bir birlikteliğin kalıp kalmadığı, kalmadıysa bundan sonraki yaşamda bunun yerini alacak oluşumları öngörmesi olabilir. Görünür, muhtemel boşluklar ütopyayla, distopyayla, extropyayla, fantastikle, bilim kurguyla doldurulmaya uygun görünüyor. Ulus devletler hala sosyolojik, kültürel farklılıklarını ve kendilerine has toplumsal çatışmalarını yaşıyor olsa da her birey gibi sanatçı da sanal kanatlarını takma ve global gökte uçma özgürlüğüne sahip.

Mavi gezegen son hızla bir tükenişe doğru giderken, küresel piyasada ünlenmiş sanatçılar çoktan bir uzay gemisinde yerlerini ayırtmış, geleceklerini burada ve başka bir gezegende garantilemiş görünüyorlar. Ulusal dillerinde, incelikli bir dili, girift bir üslubu kurup yaşatmaya çalışan yazarlar, sanatçılar ise grileşen gezegenin yüzeyine külden eserlerini, ısrarla bırakmaya uğraşabilirler. Fakat, muhtemel bir hüsranı bekledikleri düşünülse de talih onlardan yana dönebilir. Yapay zekâ, has sanat eserinin, romanın tüm algoritmalarını çıkaracak, daha iyilerini ortaya koyacak da olsa insanın iç yangınını yine o alevlerin içinden geçen kendine özgü duygu, düşünce dünyasıyla şarkısını söyleyen, öyküsünü yazan, resmini çizen sanatçı söndürebilir."

7- MURAT k. MURAT:

"Toplumsal meseleleri kendimize referans noktaları belirleyecek şekilde bir çerçeve içine almak ya da sanatçının, hatta sanatın nesnel bir tanımını yapmak ne kadar mümkün bilemiyorum. Hatta bu belirsizlikleri 'Eser üretme motivasyonunun neresinde bireysel, neresinde toplumsal meseleler vardır? Böyle sarih bir sınır çizilebilir mi?' gibi sorularla çoğaltmak mümkün. En nihayetinde sanatçı da, sayısız unsur, değişken ve dinamikle girift bir bütün olan toplumdan bir cüz, bir insandır. Dolayısıyla tanık olduğu, maruz kaldığı ya da öznesi olduğu her şeyden etkilenmesi kaçınılmaz. Dahası bu etkileşimin iki yönlü olduğunu da söylemek mümkün. Fakat sanatçının tüm yapıp etmelerini deyim yerindeyse perde ardından yöneten, onu belli bir mevziye konumlanmaya iten bir güdünün, bir dayatmanın ya da bir görevin, sanatın doğasına aykırı olduğuna inanıyorum.

Elbette tüm eserlerin kolektif bilinç ve bilinçdışının şekillenmesinde dolaylı bir etkisi vardır. Bunu biraz da dünyayı görme, tanımlama ve anlatma biçimimizin hikâyeler etrafında geliştiğini düşünerek söylüyorum. Bir roman, şiir, film ya da tablo, hasılı hangi eserde karşılaşırsak karşılaşalım; her hikâyenin muhatabında, derinlere gömülü bazı içsel dürtüleri harekete geçirme potansiyeli vardır. Bu sanatçının ihtiyari ya da gayriihtiyari tercihlerinden kaynaklanabilir. Öyle sanıyorum ki, bir eseri 'iyi' yapan unsurların en önemlilerinden birisi de budur. Ne ki, sanatçı veya eserden bu dönüştürücü vazifeyi doğrudan yüklenmesini beklemenin, ona taşıyamayacağı bir yük yüklemek olacağını da söylemem gerek. Sanatın bu tür bir gücü ya da görevi varsa bu ancak doğallıkla, kendiliğinden, daha soğukkanlı ve sakin bir tavırla ortaya çıkacaktır. Elbette sanatçı için bu tür bir farkındalık, bu iki yönlü etkileşimin ayırdında olmak hali elzemdir. Öte yandan kendine ve eserine haddinden fazla kutsiyet atfedip, kendisini bir parçası olduğu toplamdan ayrı ve daha yukarda tutmak ve toplumun gerçekliğinden kopmak sanatçı için çıkması zor bir kuyuya düşmek ya da düşmesi kolay bir kuleye çıkmak gibidir."

8- MUSTAFA APLAY:

"Önce şunu söyleyerek başlayayım. Toplum meseleleri karşısında sanatçının hiçbir duyarlılık göstermemesi ya da olaylara daima en berbat reaksiyonu vermesi sanatçılığına halel getirmez. O farklı bir konu. Ama işin insani boyutunu da yadsımıyorum elbette. Elimizde bir güç var ve biz bunu niye duyarlılıklarımız için kullanmayalım, değil mi? Peki ne yapacağız? Oyunlarla Yaşayanlar'ın Coşkun'u gibi 'Ey zavallı milletim, dinle' diye söze başlayıp toplumsal meseleler hakkındaki görüşlerimizi mi sıralayacağız? Bir esere yansıtılmaya çalışan politik-toplumsal fikirlerin eser için ne gibi tehlikeleri olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Şeytanlar ve meleklerden oluşan, yazarın sesinin fazla çıktığı toplumcu öyküler canımızı sıkıyor. Öykü, öykülükten çıktıktan sonra anlattığımız şeylerin de bir etkisi olmayacağı aşikâr. Hatta bazı durumlarda toplumsal duruma olumsuz bir etki dahi yapabilir bu metinler. Peki benim çözümüm ne? Ben bu sorunların yazarın sanatçı-deha kimliğiyle insan kimliğinin ayrılması sonucunda ortaya çıktığına inanıyorum. Bir tür 'sekülerizm' diyebiliriz belki buna. 'Bir sanatçı olarak görevimiz' diye başlayan her cümle sanatın kutsanması ve ironik şekilde toplumsal olandan ayrılması anlamına geliyor. Oysa hayat bir bütün. Ben masa başına toplumcu gerçekçi bir öykü yazmak için oturup 'görev'imi yaptıktan sonra günlük hayatıma dönmemeliyim. Bir hayat görüşüm olmalı, meselelere bakışım kendiliğinden belirmeli ve taşmalı. Bana kalırsa doğal ve sahici olan budur."

9- NİLÜFER ALTUNKAYA:

"Sanatçı, ışığı alnında ilk hisseden kişi olarak topluma karşı elbette ciddi sorumluluklara sahiptir. Çünkü sanat da yaşamın diğer alanları gibi bir dünya görüşü ile biçimlenir. Tarihin bazı keskin dönemeçlerinde dünyada olduğu gibi ülkemizde de sanatçılarımızın, özellikle yazarlarımızın bu bilinçle hareket ettiğini ve ağır bedeller ödediğini biliyoruz. Ben sanatçı ve toplum arasındaki etkileşimi iki taraflı yorumlamaya çalışırken yaşadığımız, içinde soluk alıp verdiğimiz toplumun bizleri ne kadar çok etkilediği gerçeğiyle yüzleşmekten yanayım. Mesela bir zamanların İtalya'sında sözünü sakınmak o kadar zorlu bir mücadele gerektiriyordu ki yazarların çoğu ironisi güçlü, gerçeküstü yöntemler kullanarak anlattılar hikâyelerini. Bedeli ne olursa olsun toplumsal meselelere karşı duyarsız kalabilmek gerçek bir sanatçı için oldukça zor olsa gerek.

Özellikle günümüzde öyle karmaşık toplumsal meselelerle yüz yüzeyiz ki psikolojik olarak bile üstesinden gelebilmek çok zor. Sanatçıyı bir aktivist olarak düşünmemeliyiz elbette ya da kaba bir ideolojinin savunucusu... Sanatçı zaten yaşadığı toplumun sosyal meselelerini kendi duygu ve düşünce süzgecinden geçirerek eserlerine yansıtacaktır. Bunun dışında elbette her toplumun, her insanın ortak paydası olan insani değerlerde buluşmak şeklinde bir tavır geliştirmek, politize olamadığımız sosyal koşullar için en iyi çözüm gibi geliyor bana."

10- ONUR CAYMAZ:

"Daha önce Varlık'ta, 1952 yılı yaz mevsimi başında, Sunullah Arısoy'un, hikâyecilik sanatında ustalarımdan saydığım Memduh Şevket Esendal'a sorduğu soru, bu kez benim karşımda. Büyük sorumluluk. Edebiyata hep böyle bir sorumluluk duygusuyla yaklaştım, eklemeliyim. O halde ben de kendi halımca cevap vermeye çalışayım. Toplum meseleleri karşısında sanatçının durumu... Bakalım. Bir kere sorunun standart bir cevabı olmadığını açıkça belirtmek gerek. Dönemin diktatörü Pinochet ile epeyce samimi olan Borges'in, ömrünün son otuz yılında hiç gazete okuyup radyo dinlemediğini söylemek de var cevabın bir ucunda; Melih Cevdet gibi 'uyuyamayacaksın, memleketin hali, seni seslerle uyandıracak' diye dizeler söylemek de... 'Telgrafhane' şiirinden söz ediyorum, kim okumadı ki gençken... Sanatçı denen kişiyi de çok uzun yıllar, bu şiirdeki gibi, gecenin içinde bir sis çanı olarak düşünüp durmuşumdur.

Memduh Şevket de sanatçı için iki tip getirmiş: 1) Toplumun (beyefendi cemaatın demiş) önünde giden, az sayıda ve öncü sanatçılar. 2) Toplumun arkasında gidip olanı biteni tespit edenler. Üstat "olan"ı da tırnak içine almış. Olan, olmuş olandır zira. Anlamak gideni ve gelmekte olanı diyordu ya Nâzım. Öyle.

İmdi, Borges'in hali ve Anday'ın sanatçıya biçtiği tutum var elimizde. Her ikisi de, Esendal'ın andığı tutumların biri gerisinde diğeri de ilerisinde kalıyor. Borges toplumun ne önünde, ne ardında. Olanı algılamaya çalışan tip de Telgrafhane'ye uymaz. Demek kavramlar, görevler, tanımlar zamanla değişiyor. Bugün toplumu uyarmak, sis çanı çalmak, olanı tespit etmek sanatçıdan çok aydın denilen kişinin görevi. Her sanatçı aydın olacak diye bir kaide yok, her aydın da sanatçı değil zaten. Gelgelelim aydınlar da bugün bildiri imzalamakla yetiniyor daha çok.

Açık konuşayım da rahatlayalım. Bugün Türk toplumunun (ya da cemaatının) önünde sanatçının herhangi bir değeri yok. Ayrıca kimse de yazdıklarıyla 'sis çanı olmak' gibi bir derdin peşinde değil. Fakat Halide Edip, 2. Dünya Savaşı'nın sonunda hemen Sonsuz Panayır'ı yazıp 'olan'ı biteni anlatmıştı. Büyük Kurtuluş'ta da Ateşten Gömlek, cepheden yazılmıştır. Bu bağlamda günümüzde çoğunluk tatlı bir şakadan fazla şey vaat etmeyen kimi eserlerle, örneğin Yakup Kadri'nin Panorama'sını, Orhan Kemal'in Gurbet Kuşları'nı, Adalet Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak'ını, Attilâ İlhan'ın Yaraya Tuz Basmak'ını karşılaştırmak, bu güzel insanlara ve kitaplara hakaret olur kanısındayım. Bitirelim: Toplum sorunları karşısında, bugün sanatçı, tuzla buz olmuştur efendim.."