Anlat(a)mayan anlatı: Postmodern öykü

Roman şiirleşme sürecine edebiliği yakalamak amacıyla girerken, öykü zaten kendisi bir düzyazı şiir olarak ortaya çıkmıştır.
Roman şiirleşme sürecine edebiliği yakalamak amacıyla girerken, öykü zaten kendisi bir düzyazı şiir olarak ortaya çıkmıştır.

Modern öykünün babası olarak görülen E.A. Poe’nun yanında Gogol’ün öykülerinin de imgeselliğe baş vurmaları, yine türün önemli temsilcileri olan Çehov ve Mauppasant’ın insanın kendisi ve toplumla olan mücadelesini “bilen” değil “bilmeyen” bir tavırla anlatması, öykünün “bir başka lisan”la konuştuğunun ve şiirselliğinin kanıtları olarak yorumlanabilir.

Bir edebi tür olarak öykü postmodernist teknikle kaleme alınabilir mi ya da postmodern bir öyküden bahsedebilir miyiz? Bir başka deyişle postmodern edebiyat adlandırmasında öykünün yeri var mıdır? Bu soruların edebiyat dünyasında çoğunlukla evet olarak cevaplandırıldığını biliyoruz. Alırız elimize cetveli, pergeli ve her türlü alet edevatı ölçüp biçmeye başlarız.. Metinlerarasılığı, parodiyi, pastişi, üst kurmacayı bulduğumuzda rahat bir nefes alır ve postmodern öykümüzün şemasını çıkarmanın hazzını yaşarız. Çünkü yazarımız postmodern öyküsünü söz konusu teknikler eşliğinde yazmış; labirentine yol levhalarını yerleştirmiş, eleştirmenimiz ve okuyucumuz ise çıkışı bulma oyununa katılarak metnin ortak yazarı olma çabasına girmiştir. Artık metnin süreksizliği, bitimsizliği, anlam yokluğu ve çokluğu, bir şey söylemeyen ve niyeti de olmayan sözlere yapılan vurgular; özneliğini yitirmiş protagonist kahramanlar öyküyü postmodern yapmaya yetip de artmıştır. Neyse sözü uzatmayalım ve kendi kanaatimizi en baştan söyleyelim. Söz konusu teknikler bir metni roman yapmaya yeter, fakat öykü, tür olarak buna müsait değildir. Zira öykü türü düz yazı olmasına rağmen romana değil, şiire daha yakındır.

Artık burjuva gerçekçiliği için tek “gerçek”, gözlem ve deneye dayanmaktadır.
Artık burjuva gerçekçiliği için tek “gerçek”, gözlem ve deneye dayanmaktadır.

Bu anlamda postmodern şiirden bahsedemeyeceğimiz gibi postmodern öyküden de bahsedemeyiz. Bu yaklaşımımızı kuramsal bir çerçeveye oturtmak için postmodernizmin ortaya çıkışındaki şartları hatırlamak gerekir. Bilindiği gibi roman, burjuva akılcılığının ve onun ortaya çıkardığı modernitenin ürünüdür. Basit bir dille söylemek gerekirse, “romans, efsane, masal, destan” gibi modern öncesi dönemlere ait olan edebi türlerin olağanüstü olay ve kahramanları konu almasından dolayı reddedilmesi sonucunda ortaya çıkan roman, “gerçeklik”i “beş duyu”ya hapseder. Artık burjuva gerçekçiliği için tek “gerçek”, gözlem ve deneye dayanmaktadır. Daha sonra James Joyce, V. Woolf, W. Faulkner, F. Kafka gibi moderniteye, bir başka deyişle aklın egemenliğindeki edebiyata karşı çıkan yazarların bilinçakışı gibi yeni teknikleri kullanılması, grameri bozmaları, kronolojik zaman yerine iç zamana yolculuk yapmaları geleneksel gerçekçi romandan bir kopuşu, kaçış olarak yorumlanmalıdır.

  • Söz konusu bu değişimin temelinde ise Aydınlanmanın ve modernizmin değerlerinin Nietzsche, Freud, Einstein gibi isimler tarafından aşındırılması ve “gerçek”in mutlak olmadığı, dilin gerçeği değil, ancak gerçeğin bir temsili olabileceği ile ilgili teorilerdir. Yalnız dikkat edilirse yalnızca roman ve romancılardan bahsediyoruz, zaten şiir yukarıda da belirttiğimiz gibi doğası gereği akılla bağını her zaman gevşek tutmuştur. Söz gelimi bir romanda bardak yalnızca bardakken, şiirde başka bir şeydir. Tabi şöyle de diyebiliriz; romanda da çoğu söz ve eylem sembolik değer taşıyabilir. Bu itiraza da roman zaten bu özelliğini şiirden almıştır cevabını verebiliriz. Aksi takdirde romanın bir kayıttan ne farkı kalır! Bırakın romanı, romans, masal, menkıbeleri dahi edebi kılan özellikler şiire has söyleyişler, semboller, imgeler değil midir? Dolayısıyla edebilik bakımından en saf türün şiir olması tesadüf değildir.


Yukarıda modernist edebiyatın Joyce, Woolf, Faulkner örneğinde romandan şiire geçiş olduğunu söylemiştik. Bu nedenle onların metinleri geleneksel okuyucu romandan uzaklaşmış ve roman ölüyor mu tartışmaları başlamıştır. İşte tam bu noktada postmodernizm imdada yetişmiş ve romana suni teneffüs yaparak hayata döndürmüştür. Modern öncesi dönemin sanat değeri düşük romans ve menkıbe dinleyici ve okuyucusu nasıl ki, yüksek sanat ürünü olan şiirle bağ kuramamışsa, modern dönemin okuyucusu da benzer bir biçimde şiirselliği önceleyen modernist metinler karşısında aynı çaresizliği yaşamıştır. Edebiyatın düşük bir türü olarak doğan roman neyse ki postmodern aşıyla yeniden diriltilmiştir. Fakat bu yeni doğan roman, “hybrid”, yani melezdir. Yüzey yapıda geleneksel roman okuyucusunu tatmin ederken, derin yapıda modernistlerin seçkin tavrını sürdürmeye çalışmaktadır. Gerçekliğin iyice belirsizleştiği, dünyada anlatılacak hiçbir şeyin kalmadığı, ancak yazma serüveninin anlatılabileceğinden hareketle ortaya çıkan postmodern anlatı teknikleri, geleneksel okuyucu ve seçkin okuyucu ayrımının ortadan kalkmasına neden olmuştur. Zaten postmodernizmin ana düşüncesi de her türlü hiyerarşinin ortadan kaldırılması, hatta daha da ileri gidelim yazarın ölmesi, okuyucunun yazarlaşması değil midir!

Şimdi gelelim öyküde böyle bir gelişim çizgisi olup olmadığına. Öyküyü romandan çok şiire yakın tutarken yazar ve okuyucunun öyküye yaklaşımından hareket ettiğimizi söylemeliyiz. Daha en baştan geveze ve yığınlara hitap eden bir tür olan romanla arasına bir mesafe koyan öykünün genel nitelikleri hakkında şunlar söylenebilir: Olay ve kahramanlar hakkında her şeyi bilmemize imkan olmadığı için hayal gücünü uyandıran bir anlatım; ortaya çıkan belirsizlikler, ve eksiklik hissi nedeniyle okuyucunun muhayyilesinin devreye girmesi; kronolojik zaman var gibi görünse de yakalanmaya çalışılan bir “an”ın, iç zamana dönüşmesi; günlük dilin yetersizliğine dayanan yoğunlaştırılmış imgesel bir anlatıma başvurulması. Görüldüğü gibi zaten öykü, düzyazı bir şiire dönüşmüş ve romanla farkını ortaya koymuştur. İster olay, ister durum özellikleri taşısın, öykü şiirin imkanlarını kullanmaktadır diyebiliriz.

Çehov ve Mauppasant
Çehov ve Mauppasant

Modern öykünün babası olarak görülen E.A. Poe’nun yanında Gogol’ün öykülerinin de imgeselliğe baş vurmaları, yine türün önemli temsilcileri olan Çehov ve Mauppasant’ın insanın kendisi ve toplumla olan mücadelesini “bilen” değil “bilmeyen” bir tavırla anlatması, öykünün “bir başka lisan”la konuştuğunun ve şiirselliğinin kanıtları olarak yorumlanabilir. Roman şiirleşme sürecine edebiliği yakalamak amacıyla girerken, öykü zaten kendisi bir düzyazı şiir olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla neden öykü yazmayı tercih eden bir yazar, postmodernist edebiyat tekniklerine başvurmak zorunda kalsın! Metinlerarasılık, üst kurmaca, parodi, pastiş gibi teknikler gerçeği teke indiren ve dahası onu yansıtabileceği inancında olan romanın ayaklarının yere basmasını sağlamıştır. Geleneksel gerçekçi roman daha önce de belirttiğimiz gibi aydınlanmaya iman etmiş bir çağın, modernist ve postmodernist roman ise bu değerlere eleştirel yaklaşan bir çağın ürünüdür. Postmodernist anlayış akıldışının yeniden keşfiyle fantastik, büyülü gerçekçi metinleri ortaya çıkarırken bir yandan da metinlerasılık yöntemiyle gelenekle bir bağ kurulmasını sağlaması roman için olumlu bir gelişmedir.

Halbuki şiir ve öykü biçime önem verdikleri ve imgesel anlatımı tercih ettikleri için Aydınlanmanın gerçeklik anlayışına ve insan doğasının anlaşılabileceği düşüncesine itirazı daha en baştan yapmışlardır. Bu nedenle günümüz öyküsünün fantastik, büyülü gerçekçi metinlere yönelmesi, metinlerasılığı ve üstkurmacayı öne çıkararak metni bir yapboza çevirmesi, labirent oluşturması, öyküyü “insansızlaştırma”sı, öykücünün romancı tavrına bürünmesinden başka bir şey değildir. Poe ve Gogol’ün dünyası zaten olağanüstü değil midir? Çehov’un insanları, insanın bir nesne haline geldiğinin sembolleri değil midir? Romancıların kocaman ciltler halinde anlattığı insanlık hallerini, öykü okuyucusu bir ima ile bile anlamaz mı? Dolayısıyla öykücü, “simulakr”ı, insanın “cyborg” haline gelerek nesneleşmesini, postmodern tekniklere başvurarak anlatmak yerine okuyucusunun estetik duyarlılığına güvenerek “insan”lı metinler kaleme aldığında çağdışı bir öykü yazmış olmayacaktır, öykünün kendisi zaten pre-postmodernist özellikte doğmuştur.

Yüksek edebiyat ürünü olan şiirin öyküye yakınlığının bir kanıtı da her iki türün de edebiyatın iç kalesi olan dergilerde boy göstermesidir. Romanlar tefrika olarak gazetelerde yayımlanırken ve yığınlara yani edebiyatla bağını estetik anlamda kuramamış olan okuyuculara seslenirken, şiir ve öykü dergilerde kendisini gösterir. Yalnız bu demek değildir ki roman edebiliği yakalayamaz. Buradaki temel argümanımız okuyucuların edebi türlerle kurduğu bağda gizlidir. Dostoyevski ve Balzac gibi sanatçılıkları tartışılmaz ve “ermiş” diye nitelendireceğimiz romancıların okuyucusu aynı zamanda popüler romanları da okuyabilirken, Ahmet Haşim ya da Baudelaire okuyucusunun her metni şiir olarak kabul etmeyeceğinden hareketle bu yorumda bulunduğumuzu söylemeliyiz. Öykü okuyucusunun da benzer tavrı göstereceğini söylemekte mahzur görmüyorum. Söz gelişi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı, ilgili ilgisiz her türlü okuyucuya hitap ederken, “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”, “Yaz Yağmuru” öyküleri, ancak edebiyatla bağını estetik değerler üzerine inşa edenler için ilgi çekici ve değerlidir.

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı ile “Korkuyu Beklerken” öyküsünün “öyküsü”nü de örnek olarak verebiliriz. Her iki yazarın romanlarının da edebi kıymette olmadıklarını söylemediğimizi belirtmek bile lüzümsuzdur. Fakat ister geleneksel ister modernist ister postmodernist olsun roman, öyküye nazaran “ödünç kelimeler”e daha sık başvurur. Modernist ve postmodernist roman zaten bu nedenle bir takım tekniklerle elden geldiğince dili aşmaya çalışmıştır. Halbuki anlatı öyküye dönüştüğünde Tanpınar ve Atay örneğinde olduğu gibi, romanın kurtulmak istediği burjuva gerçekçiliğini kendiliğinden yok saymaktadır. Metinlerarasılık, parodi, pastiş ve üst kurmacaya ihtiyaç duymadan, “belirsizlik, bitimsizlik, eksiklik”, “gerçeğin sorgulanması”, “nitelikli okur arayışı”, ilk modern öyküden bu yana “öykü”nün temel özelliği olduğu için günümüz öykücüsünün postmodern arayışa ve anlatıma başvurmasının gereksizliği görüşünü ileri sürdüğümüz bu yazıyı Borges’in öyküleri üzerine bir kaç kelam ederek bitirelim.

Borges’in Çin mitolojisinden aktardığı “düş gerçeğin ta kendisidir” sözü sadece bir metinlerarasılık sanılmamalıdır.
Borges’in Çin mitolojisinden aktardığı “düş gerçeğin ta kendisidir” sözü sadece bir metinlerarasılık sanılmamalıdır.

Zira Borges metinlerinin postmodern anlayışın en güzel örnekleri olduğuna dair yorumları biliyoruz. Borges öyküsünün günümüz öykücülerini heyecanlandıran metinlerarasılık ve fantastik özelliği, her ne kadar postmodernist kuramlarla açıklansa bile Borges’in Çin mitolojisinden aktardığı “düş gerçeğin ta kendisidir” sözü sadece bir metinlerarasılık sanılmamalıdır. Borges’in gerçeklik anlayışı hakikaten de “düş”ün ta kendisidir. Onun mitolojiye sığınması, düşsel varlıklardan bahsetmesi, bırakın postmodernist, modern öncesinin, yani mitik dönemin gerçeğine olan inancıdır. Bir başka deyişle onun öyküleri, postmodernistlerin fantastik, büyülü gerçekçi metinlerinin “mış gibi”sinden çok, mitik dönemin düşsel mantığına olan inancıdır. Borges bu çağın Şehrazat’ı, Homeros’udur. Metinlerarasılığı da aşan samimi bir duyarlılığı içermesi bakımından oyun peşindeki postmodernist anlayıştan uzaktır. Bu nedenle G. Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık romanıyla büyülü gerçekçi bir tavır sergilerken postmodernizmin gerçeklik anlayışından faydalanmıştır.

Bu sayede politik, sosyolojik tezlerini, geleneksel gerçekçi romanın reddettiği bir tarzda dile getirebilmiştir. Bu yönüyle modernizmin hurafe olarak nitelediği romans, menkıbe, efsane dünyasından yararlanan Marquez, bir romancı olarak postmodernist edebiyatın büyülü gerçekçi kanadının ortaya çıkmasında büyük rol oynarken, yukarıda belirttiğimiz gibi bir başka Latin Amerikalı Borges ise, geçmişin aşağı edebiyat türü diyebileceğimiz romans, menkıbe, efsanelerinin yerine yüksek kültür ürünü olan mitleri, romanlaştırmak yerine öyküleştirir. Borges’in menkıbe dünyası yerine “mit”leri tercihinin ve kendisinden önceki bütün bir edebiyatı tek bir kitap olarak görmesinin postmodernizmin metinlerarasılık tekniğinden çok sözlü kültürün “anonimlik” özelliğini andırdığını kabul ettiğimizde gerek klasik gerek Borgesvari öykünün, “üstkurmaca”, “metinlerarasılık”, “parodi”, “pastiş”e uygun olmadığını görebiliriz. Borges’in labirentleri hiç de postmodernistlerin oyun alanına benzememektedir. Onun labirentinin çöl olduğunu hatırladığımızda oyunsuluk korkuya evrilir.

İnsanlığın mitlerde ortaya konulan kadim korkuları, küçük insanın öykülerine çevrildiğinde “öykü” ortaya çıkabilir. Metinlerarasılık ve üstkurmaca gibi teknikler yalnızca insansız ve meselesiz öyküler ortaya çıkarmıyor, aynı zamanda başka eserlerin hoyratça ve kolayca yağmalanmasına da neden olarak basit bir matematiğe indirgeniyor. Halbuki öykü defalarca vurguladığımız gibi Poe’dan başlayarak, sun’i yöntemlere başvurmadan, bir türlü yakalanamayan “an”ın peşine düşerek, başlangıçsızlığı, bitimsizliği, süreksizliği içermesiyle bizi zaten yazarlaştırır. Bu anlamda son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Nasıl ki şiirde akım anlamında dahi “realizm” olmadığından hareketle postmodern şiirden bahsedemezsek, öykünün macerasının da romandan farklı geliştiğini kabul etmek suretiyle benzer bir yargıda bulunabiliriz.