Aslolan hikâyedir

Mahmut Sami Yıldız
Mahmut Sami Yıldız

Öykünün hacim olarak belli bir sınırı olduğunu sanmıyorum. Aslolan hikâyedir çünkü. Bana kalırsa her yazar, öyküsünün okur ile olan yoldaşlığını dert edinir kendine. Tedirgin edici olan, yolun uzun ya da kısa olması değil bu yoldaşlık bağının kurulup kurulamayacağıdır.

Sami merhaba. İlk kitabın hayırlı olsun. Heyecanını herkes gibi tahmin edip o faslı geçiyorum çünkü seni değil metni merkeze alarak sürdürelim istiyorum bu sohbeti. İlk sorum şu olacak. Öykü formunda metinler kaleme alıyorsun ama bir yandan da öykü formu için uzun sayılabilecek metinler bunlar. Bu seni tedirgin etmiyor mu? Öyküde uzunluk sence de bir risk değil mi?

Selamlar abi, çok teşekkürler. Öykünün hacim olarak belli bir sınırı olduğunu sanmıyorum. Aslolan hikâyedir çünkü. Hikâyeyi beden, kullanılan formuysa o bedene uyacak gömlek gibi düşünebiliriz. Ne bol ne de dar olmalı. Tastamam üzerine oturmalı. Kalıplaşmış, alışılagelen "kısa" öykü hacmine uydurmak için yazılan metni kısaltmak, olur olmadık kırpmak hikâyeyi sakatlıyor aslında. Bu durum tersi için de geçerli. Hikâye uygun değilse onu sakız gibi uzatarak uzun öykü, novella ya da roman elde edilemez. Bana kalırsa her yazar, öyküsünün okur ile olan yoldaşlığını dert edinir kendine. Tedirgin edici olan, yolun uzun ya da kısa olması değil bu yoldaşlık bağının kurulup kurulamayacağıdır. Kimi zaman yoldaşlık daha ilk paragrafta bozulur. Kimi zamansa yoldaşlar, yüzlerce sayfayı aşıp el ele ulaşırlar son cümleye. Mesele yolun uzunluğu değil okurun elini bir an olsun bırakmayacak yoldaşlar yazabilmek diye düşünüyorum.

Güzel bir noktadan yakaladın bence konuyu. Benzer düşünüyoruz diyebilirim. Uzun metinlerde formun bir önemi yok, okur ile yoldaşlık sanırım ritimle sağlanıyor. Doğru ritme kavuşmuş bir metin gerçekten keyifli oluyor. Buradan hareketle kitaptaki öyküne, "Sonsuz Ağaç"a dikkat çekmek istiyorum. Ana karakterin bir tablonun önünde başka bir karaktere bir hikaye anlatıyor. Öykünün dilinde başta beni rahatsız eden bir taraf oldu. Karakter hikaye anlatırken çok fazla öyküyü yazmış da sanki yazılı bir metni okuyormuş gibi duruyordu. Ama metin ilerledikçe bu rahatsızlığımın azaldığını fark ettim. Zannediyorum ritmin cazibesi rahatsızlığımı gölgeledi. Bu konuda ne düşünüyorsun? Öykü ve ritim çerçevesinde ne söylemek istersin?

"Sonsuz Ağaç"ı kurgularken esas imgenin yer aldığı ve zaman olarak yavaş akan bir dış hikâye ile bu hikâyenin kapsadığı, zaman olarak çok daha hızlı akan bir iç hikâye düşlemiştim. Bu sebeple öykünün içinde iki farklı ritim olduğu söylenebilir. İç hikâyedeki ritmin yüksek hızı ve merak unsuru okuru öyküye daha güçlü bağlıyor sanırım. Burada önemli olan ise bu iki farklı ritmi öykünün bütünündeki o biricik ahenkte eritebilmek. Nasıl ki form hikâyeye göre farklılık gösteriyorsa, hız ve ritim de farklılık gösterir. Bu konuda Calvino, Amerika Dersleri'nde öyküyü ata benzetiyor mesela. Katetmesi gereken mesafeye göre doludizgin ya da tırıs gider, hızını mesafeye göre ayarlar diyor. Öykü, ritim ve hız konusu daha iyi anlatılamazdı sanırım. Ayrıca konuyu daha derinlemesine irdelemek isteyenler için Ertuğrul Emin Akgün'ün Post Öykü'nün 3. sayısında yazdığı "Hız, Hızlanma: 19" başlıklı yazısını da yad etmiş olayım. Öykü-Ritim ilişkisi bağlamında epey iyi bir metindi. Sahi Ertuğrul niye böyle metinler yazmıyor ki artık? Sen biliyor musun Remzi abi?

Calvino gerçekten çok iyi özetlemiş. Ben de bu ritim bahsi üzerine düşündüğümde hep müzikle ilişki kuruyorum. İyi bir müzik kulağı olan öykücüleri tespit edip metinlerini bu bağlamda ele almak üzerine konuşmak gibi çılgınca bir fikrim var diyebilirim. Ayrıca Ertuğrul'a bence laf atma sen neden yazmıyorsun diye kontra yiyebilirsin.

Abi Ertuğrul'a laf atmadan hayat geçmez bunu biliyorsun. Bahsettiğin müzik ve metnin ritmi konusunu daha önce de konuşmuştuk seninle. Doctorow önermiştin ama okuyamadım hâlâ, affet...

Doctorow gerçekten iyiydi... Kitabın hemen hemen her öyküsünde tarihten bize emanet imgeler dikkatimi çekti. Seviyorsun maziden güç alarak hikaye anlatmayı. Bu tür metinlerde dili doğru kurmak gerekir, bunda herkes hemfikirdir diye düşünüyorum. Peki sence doğru dil dışında bu tarz metinlerin olmazsa olmazı başka nedir?

Sadece tarihi metinlerde değil, tüm öykülerde uygun dil kullanımı önemli. Çünkü yazar eline kalemi almadan, klavyeye uzanmadan önce öyküyü işitir zihninde. Her öykü başka bir sesle yankılanır. Maharet o sesi olduğu gibi esere geçirebilmekte. Sırtını tarihsel olaylara, sahnelere, imgelere yaslayan öykülerde dönem atmosferinin hissettirilebilmesi gerekiyor. Dil seçimi kadar metin içi gerçekliğinin sağlamlığı da bu atmosferi oluşturmanın olmazsa olmazı. Elbette tarihi bir gerçeklik kaleme almıyoruz, bizim işimiz kurmaca. Ejderha da yazabiliriz, cadı, cin, peri de. Fakat metin evvela kendine dürüst olmalı. Öykü çelişkilerle doluysa atmosfer yıkılır. Bunu önlemek için anlatılmak istenen dönemi iyice araştırmak, kullanılacak sahnenin muhteviyatını alabildiğine kavramak gerek diye düşünüyorum.

Bak ejderha dedin beni benden aldın. Yankı Ustası gerçekten kitaba ismini vermeyi hak ediyor. Bazı öyküler bitse de aslında bitmemiştir ve okurun zihninde devam eder ya Yankı Ustası bende farklı çağrışımlar yaptı. Bu sefer sonrasını değil öncesini merak ettim. Mesela ilk yankı ustasının hikayesini. Hiç düşündün mü bunu? İlk yankı ustası acaba bilge bir ejderhadan öğrenmiş olabilir mi yankı dinleme sanatını?

Abi hiç böyle düşünmemiştim ama sözün varlığı ile yankı ustalarının varlığı eş zamanlı olsa gerek. Masalcıların yani. Çünkü hikâye ile var oluyor insanoğlu. Hikâyecinin olmadığı bir insan topluluğu yoktur sanıyorum. Ve hikâyeci, ejderhadan öğrendim bu sanatı diyorsa öyledir. O topluluk bundan şüphe etmez. Bizim şimdi mit dediklerimiz o dönem insanlarının gerçeklikleriydi. Hikâye kurmaca olarak algılanmıyordu onlarda, kayıtsız şartsız inandıkları gerçekliklerdi. Velhasıl ejderhadan da öğrenmiş olabilir, Şahmeran'dan da. İlk masalcıyı bulup sormak, sonra da inanmak lazım.

Hadi bakalım, sorarsın belki bir öyküde de biz de okuruz keyifle. Evet Sami, sohbetin sonuna geldik diyebilirim; benim için keyifli oldu gerçekten. Bitirmeden önce hani adettendir bize bir şeyler öner demek. Kitap olur, yazar olur film olur ama ben senden biraz daha zorunu isteyeceğim. Şöyle kıyıda köşede kalmış 10 kişiden iki kişinin falan bildiği bir şeyler öner bize.

Abi eyvallah. Güzel oldu bence de. Bilen çok mudur az mıdır bilmiyorum fakat ilk aklıma gelen Jarmusch'un çektiği Only Lovers Left Alive oldu. Bir vampir filmi bu kadar mı güzel olur! Şarkı da yine bu film ile tanıdığım Yasmine Hamdan'dan gelsin o hâlde. Aleb. Kitap ise Morel'in Buluşu. Borges bu kitabı kusursuz olarak niteliyor. Yakın arkadaşının kitabı olduğundandır demiştim başta fakat okuyunca Borges'e biraz hak verdim açıkçası.