"POSTUMUZU SERDİK!". POST ÖYKÜ, 2014'TE BU SLOGAN İLE MATBAANIN YOLUNU TUTTU. ÖYKÜYÜ MERKEZİNDE TUTAN DERGİ; KURMACA METİNLER, MAKALELER, İNCELEMELER VE RÖPORTAJLARI DA SAYFALARINA ALIP, İKİ AYDA BİR SATIŞ ŞUBELERİNİN RAFLARINDA YERİNİ ALIYOR. ŞİMDİ, SİZ BU KAYDI DİNLERKEN POST ÖYKÜ, DİJİTAL DÜNYADA DA YENİ BİR ÖYKÜYE İMZA ATIYOR. ATÖLYELER, İLGİNÇ DOSYALAR VE YAZARLARIN MUTFAĞINDA OLUP, BİTENLER! TÜM BUNLAR VE DAHA FAZLASI SAYFALARDAN EKRANLARINIZA TAŞACAK! POST ÖYKÜ VE GZT'Yİ SOSYAL MEDYA MECRALARI ÜZERİNDEN TAKİP ETMEYE BAŞLAYIN.

20.356 Takipçi
POST ÖYKÜ HAKKINDA

Aykız

Gece karanlık, ay bulutludur. O zaman ayın çengeline oturan kız görünmez.
Gece karanlık, ay bulutludur. O zaman ayın çengeline oturan kız görünmez.

Annesiz bir kız varmış, su taşırmış sırıkla, geceleri ağlarmış, soğuktan hıçkırıkla: “Ey güzel ay, ey kutsal, ne olursun beni al! Buraya gel suya dal, eş yap beni göğe sal!” dermiş kız, haykırırmış, hep aya yalvarırmış, imdada çağırırmış, sesi göğe varırmış. Çok soğuk bir geceymiş, kız yine suya gitmiş, ay da gece gökteymiş, kız için yere inmiş. Ay hemen kızı almış, ta evine götürmüş, ay her dolun oldukça bu kız ayda görünmüş.

İçindekiler

Ninemle dedemle birlikte yaşlanmış bir evdeyim. Annem bir plazada çalışıyormuş. Bir gün oradan çıkmayıvermiş. Eve dönmemiş. Babam hayata kahretmiş. Nereye gitmiş? Bir Allah biliyor! Dedem almış getirmiş beni evine. Bizim eve n’oldu, bir daha hiç bilemedim.

Dedemgilin evinde yılların ağırlığı vardı. Her şey yorgundu. Derin bir sükut her zaman.

Tül perdeyi aralar, pencereden dışarıya bakardım. Dışarısı aydınlıktı. İçerisi loş. Dışarıda bir hareket, bir gençlik, bir coşku. İçeride bir loşluk, bir ihtiyarlık, bir hüzün.

Ninem güngörmüş kadındı. Anlardı. Yanımdaki kanepeye oturur, gel kızım, derdi. Eliyle başımdan tutar, müşfik bir şekilde dizine yatırır, sarı, uzun, bukleli saçlarımı okşar, elini alnıma koyar, hep soğuk elini alnımda hisseder, damarları görünen şeffaflaşmış ellerinden hayatın ritminin yavaş yavaş çekilmeye başladığını duyar, alnımda hissettiğim serinliğin onun ellerinden mi yoksa benim alnımdan mı geldiğini ayıramaz olurdum. İşte o zaman, sana derdi, bugün ne anlatayım; bana derdim bugün Aykız’ı anlat. Annesiz bir kız varmış, su taşırmış sırıkla, geceleri ağlarmış, soğuktan hıçkırıkla: “Ey güzel ay, ey kutsal, ne olursun beni al! Buraya gel suya dal, eş yap beni göğe sal!” dermiş kız, haykırırmış, hep aya yalvarırmış, imdada çağırırmış, sesi göğe varırmış. Çok soğuk bir geceymiş, kız yine suya gitmiş, ay da gece gökteymiş, kız için yere inmiş. Ay hemen kızı almış, ta evine götürmüş, ay her dolun oldukça bu kız ayda görünmüş.

Gece karanlık, ay bulutludur. O zaman ayın çengeline oturan kız görünmez. Kız görünmeyince burnumun direği sızlar. Kendimi daha bir yalnız, daha bir ıssız hissederim. Ninem bunu bilirdi. Öyle gecelerde etrafımda fır dönerdi. N’apsa n’etse bilemezdi. Ben yanındayım aykızım, derdi. Deden şimdi yatsıdan gelir. Dedem öksüre aksıra çıkar merdivenleri. Gelişi bir şenlik olurdu benim için. Kısa süren bir şenlik. Çünkü kış geceleri erken iner ve bitmezdi, sabah olmazdı. Onlar televizyondaki dizilere dalar, ben de dip odada ders çalışırdım. Ders çalışırken ne zaman sandalyeden kalksam, kanepeye uzansam, gözümü diksem pencereye, hep ninem gelir ve görürdü beni. Ben hep yakalanırdım. Yakalanınca, seni haylaz, diye azarlardı beni. Sonraları yurtta da çok azarladılar beni. Dövdüler. Isırdılar.

Çimdiklediler. Yurtta sonraları… Bildim yurtta bir sonum yoktu. Kaçtım. Gidecek bir evim yoktu zaten. Dedemi alınca melekler, ninemi huzurevine beni de yurda götürdüler. Sonrasını bilemedim. Sen, dedi dedem, hiçbir şey bilmiyorsun, kahve bile yapamıyorsun. Elimdeki tepside duran iki fincana baktım. Kahverengine bulanmış bir suydu sanki fincanlardaki. Hadi sen iç, dedi dedem, bir ceza olarak. İçtim. Kahve bile yapamıyordum. Kızdım kendime. Sen, dedi, bak öyle uzaklara, uzaklara... seni gelsin ay alsın, gelsin melekler alsın… Bekle! Hayatın ne kadar acımasız olduğunu öğrendiğinde hep bunları hatırlayacaksın, ama o zaman bir deden olmayacak.

Ninem, bağırma çocuğa derdi, söylenip durma! Gel kızım, derdi, beni eteklerine sarardı, göğsüne saklardı. Korkuyorum, derdim. Korkma, derdi. Korkardım. Hani, derdim sen anlattıydın: Ay her dolunlaştıkça, kurtlar, ayılar yermiş; ay azıcık kaldıkça, kurtlar, ayılar gidermiş. Ay gider bir ay yatar, yarasını sararmış. İyileştikçe çıkar, yine gökte parlarmış. Ayı, kurtlar yakalar, iyice bir yolarmış, ay yine gidip yatar, yarası kan dolarmış. Bu kadar yara içinde bir ay, nasıl gelsin beni alsın, derdim. Cevap vermezdi. Sadece bir bebekmişim gibi sırtımı tapışlar, sırtımı tapışlar, sırtımı tapışlar… gözlerim kapanır, elim ayağım yana düşer, gece uzar, sabah olmaz, korku dolu rüyalarla baş edemezdim.

Uzun bir koridordaydım. Yurda giriyordum. Kollarımda iki görevli. Çocuk sesleri çınlıyordu her yerde. Yerdeki karoların yeşili mavisi birbirine giriyordu. Sesler birbirine giriyordu. Az yürüdüm, yerler yeşil mavi karışımı bir renk oldu. Sesler sadece bir çınlamaya döndü. Ayaklarım yerden kesildi. Ben de karıştım renklere, seslere, uzayıp gittim o koridorda. Ninemden bildim, aslında uzayıp gittiğim göktü. Bütün göklere yerden açılırmış bir kapı; bir büyük direk dipten, olmuş kapının sapı. Derler Kutup yıldızı gökteki bu kapıdan aydınlatırmış bizi, nur verir üst yapıdan. Şamanlar kartal olur bu kapıyı aşarmış, Tanrıya yoldaş olur şeytanları basarmış. Öyle olmadı. Ranzaya torba gibi atıverdiler beni. Oda şeytan dolu. Gülüşler, kahkahalar, hakaretler…

Sindim kaldım ranzamda, dertop oldum, uçayım, kaybolayım, ay gelsin beni alsın istedim. Kalakaldım ranzamda. Dedem kulağıma fısıldadı; hayat işte, dedi, hayat böyledir! Beni şimdi, dedim, kimler sarıp sarmalasın. Çırılçıplak kalakaldım buz gibi odalarda, tek kişilik ranzalarda. Güneş sıcak, ay soğukmuş; uzansam güneş yakar, ay dondururmuş. Yeryüzünde yaşarmış büyük güçlü bir hakan. Güzel bir kızı varmış, bayılır mı her bakan? Hakan demiş: “Kızıma, lâyıktır ayla güneş, insanoğlu neyime, nasıl olsun ona eş!” Almış kızını koymuş küçük bir çöpten eve; ayla güneşi tutmuş, indirmiş gökten yere, ayın sabrı kesilmiş, az bakmış pencereden, yemekler buz kesilmiş, fırlamış tencereden. Han’ın sözüne kanan güneş kapıdan bakmış, gökyüzüne uzanan alevler evi yakmış. Hakan demiş: “Güneş ve ay insanların neyine; kendini bir insan say dön kızım sen evine!” Tamam, dedim, dede, döneceğim evime.

Döndüm evimize. Kapıyı genç bir adam açtı. Ay yüzlü. Gülümsedi. O zaman, artık genç bir kız olduğumu hissettim. Yeni tomurcuklanmış göğüslerime kan yürüdü. Bir sızı sonra. Sonra salondan bir kadının kikirdek sesi geldi. Kimmiş aşkım? Bulutlandım birden. Dolunayın önünden geçince bulutlar… Bir karanlık… Kurtların uluması sonra… Bir korku... Dizlerimin bağı çözüldü. Keçeleşmiş saçlarımdan, tırnaklarıma sızmış lekelerden… öyle işte! Çözüldüm. Kapı yüzüme kapandı. Salonda kikirdemeler.

Gittim yine o pastanenin ızgaralarına. Kıştı. Soğuktu. Geceler uzundu. Pastanenin ızgaralarından sızan ılık bir hava beni sarıp sarmalıyordu. Bir zamanlar delikmiş nedense gök kubbe; dondurmuş hiç dinmemiş rüzgarın soğuk sesi. Yakut adlı Türklerde kahraman bir er varmış, ne var diye göklerde, gezegenlere varmış. Kubbesini sert göğün gezegenler delmiş; soğuklar öğün öğün yeryüzüne gelmiş. Bu er çok kurt avlamış deriler hazırlamış; otuz eldiven yapmış, ta göklere fırlamış. Er gökleri kapamış, soğuğu yenmiş, inmiş. Sıcak günler başlamış eski soğuklar dinmiş. Bir pastanenin ızgarasında soğuklar dinmiş, gözlerim kapanmış, bitmek bilmez rüyalarda korku.. ve nefes nefese uyanmıştım. Par par eden güneş değilmiş; güneşin düştüğü rugan bir ayakkabı dürtüyormuş kabalarımı. Bildim, gelen Er değildi. Pastaneci eşikteydi; çok önceleri dedesine telefon ederdik, gelirdi, alırdı. Şimdi kaç zaman geçti, ne dedesi kaldı, ne ninesi, sabah geldim buradaydı, ondan sizi rahatsız ettik komserim.

Bu kaçıncı dediler, iki kolumda iki adam. Uzayıp giden koridor değil bir tüneldi sanki, bir karanlık, bir sessizlik… Öncekilere benzemiyordu. Demir parmaklıklardan geçtik, demir kapılar açıldı. Burada akıllanırsın dediler. Ben hep akıllıydım zaten, dedim. Biri gitti, biri kaldı. Ben şimdi, senin aklını başından alırım dedi. Beni ranzaya itti. Yatak çok sertti. Sırtım acıdı. Kemerini çözdü, fermuarını açtı. Yer ile gök imişler ta ezelden akraba; ayla güneş demişler: “Ah bunlar da ne kaba!” Hücum edip almışlar ayla güneşi gökten; yerde zindan yapmışlar hapse koymuşlar kökten. Zalimmiş yer nedense, onları hep ezermiş, iyi kalpli gök ise kendini hep üzermiş. Gök hemen kirpi olmuş, göklerden yere inmiş; yerle bahse tutuşmuş, bahiste yeri yenmiş. Demiş: “Bana bir at ver ayna gibi çok parlak”; yer aramış, denemiş, mızrak, at bulamamış; güneşle ayı vermiş, daha çok tutamamış.